İslam Fıkhı’nda Güncelleme Mümkün mü?

Değişen şey, fakihin vermiş olduğu zaman ve mekana dayalı hükmün, gerektiğinde yeniden zaman ve mekan şartlarına uygun hale getirilerek yenisi ile yer değiştirmesi ameliyesidir. Burada değişen şeriatın sabiteleri değil, içtihadi hükümlerdir. Yani değişim dinin özünde değil, fakihin görüş dünyasındadır.

“Mevrid-i Nassda İçtihada Mesağ Yoktur.” Mecelle, 14.

“Ezmanın Teğayyuru ile Ahkâmın Teğayyuru İnkâr Olunamaz.” Mecelle, 39.

Asırlardır bilinmesine ve fakihler tarafından gerektiğinde titizlikle işletilmesine rağmen, değişim konusunun yeniden toplum gündemine gelmesinin çeşitli sebepleri vardır. Öncelikle şu kadarını ifade edelim ki, insanların bir kaderi olduğu gibi, kavramların da bir kaderi vardır. İnsanların hazları ve elemleri olduğu gibi, kavramların da inişli çıkışlı devirleri vardır. Bunlar tarihin seyri içerisinde olağan şeylerdir. Olağandışı olansa, bunların kendi mecralarından soyutlanıp hiç de hak etmedikleri muamelelere maruz kalmalarıdır. Çağımızda böyle bir durumla karşı karşıyayız. İsmet Özel’in “zor zamanda konuşmak” kitap başlığından esinlenerek söyleyecek olursak, zor zamanda bir şeyin hakikatini ortaya koyabilmek için meseleyi iyi etüt etmek gerekir. Bugün maalesef baş döndürücü hızda yaşanan hayat bizlere bu imkânı tanımamakta; (çoğunlukla ne olduğunu bilmeden) tartıştığımız şeyleri çabucak tüketme israfını bizlere yaşatmaktadır.

Tağyir-Tebdil

Mecelle’deki tabiri ile ifade edecek olursak teğayyur değişim, dönüşüm demektir. Teğayyur kelimesi fiil kipinde (yüğayyiru) Kuran’ı Kerim’de de geçer: “Bu, bir topluluk iyi gidişini değiştirmedikçe Allah’ın da verdiği nimeti değiştirmeyeceğinden ve Allah’ın işiten, bilen olmasındandır.” (el-Enfâl, 53). Değişimi ifade eden daha başka kelimeler de vardır. Tebdîl onlardan bir tanesidir. O da teğayyura benzer bir anlam içerir. Ancak aralarında şöyle bir fark vardır: Tağyir, lafzın zahirine dayalı hükmün zamanla manada meydana gelen yeni duruma bağlı olarak değişmesini, tebdîl ise şer’î bir hükmün yerini bir başka şer’î hükme bırakmasını (kökten değişimini) ifade eder. Daha teknik ifade ile söyleyecek olursak tebdilden kasıt, nesihtir. İnsanın olduğu yerde zamana ve mekâna bağlı bir takım değişimlerin olacağını bütün aklıselim sahipleri kabul eder. İslam hukuku (fıkıh) da değişimi kural olarak kabul etmiştir. Bu kuralın işlevsel olduğu alan fıkıh olduğuna göre, o zaman fıkıh âlimlerimizin bu kuralı nasıl anladıklarına ve nerede kullandıklarına bakmamız gerekir. Değişim konusunda ancak onların bu sahadaki eserlerinden hareketle karar verebiliriz.

Günümüzde İslam toplumlarında cereyan eden hadiselerin içten ve dıştan kaynaklanan pek çok sebebi vardır. Kabul etmek gerekir ki Müslüman toplumlar modern dönemde kendilerine has güçlü bir sistem kuramamışlar, başkalarının etkisine maruz olarak yaşamışlardır. Bu da beraberinde toplumsal çelişkileri ve çarpıklıkları getirmiştir. Özellikle ortadoğu coğrafyası çok kültürlü ve çok devletli yapısıyla bunun için münbit bir zemin oluşturmuştur. Neticede bu coğrafya (petrol, doğal gaz, darbe gibi) sebebi ne olursa olsun, sık sık iç ve dış müdahalelere (kaos ve istikrarsızlığa) açık hale gelmiştir. Her bir olumsuzlukta ise fatura büyük ölçüde İslam’a mal edilmiş; İslam’ın asla tasvip edemeyeceği olaylar üzerinden maalesef İslam sorumlu tutulmuştur. Bu yazıda İslam hukukunun genel kaidelerinden ikisi dikkate alınarak, Müslümanların hayatında değişimin hangi alanlarda ve nereye kadar olması gerektiği hususunu biraz da sorgulayarak ele alacağız. Mecelle-i Ahkam-ı Adliye’nin baş kısmında yer alan bu iki genel kaide şu şekildedir: “Mevrid-i Nassda İçtihada Mesağ Yoktur” Md. 14. “Ezmanın Teğayyuru ile Ahkamın Teğayyuru İnkar Olunamaz” Md. 39.

Birinci kaidede “hükme delaleti kesin bir nassın mevcudiyeti halinde, söz konusu meselede içtihat ile hüküm vermek caiz değildir.” denilirken, ikinci kaidede “zamanın değişmesi halinde, örf ve âdete bağlı kalınarak verilen hükümler de değişir.” hükmü ifade edilmiştir. Bu kaideler içerik analizi yapılmadan yüzeysel bir okumaya tabi tutulacak olsaydı, birinci kaidenin “içtihat yolunu büyük ölçüde kapattığını”, ikinci kaideninse “her ne vakit başınız sıkışırsa zamansal ve mekânsal açıdan yeni bir durum değerlendirmesi yaparak yeni hale göre şekil alın” demek icap ederdi. Yani kaidelerden birincisinden bakarak İslam’ın donuk ve evrenselliğe kapalı olduğunu, ikincisine bakarak ise İslam’ın sürekli değişime açık çağdaş bir hukuk sistemi olduğunu söylemek mümkün olurdu. Oysaki hakikat hiç de yukarıda tasvir edildiği gibi değildir. Bunun böyle olmadığını anlamak için öncelikle İslam hukukunun (fıkhın) genel kuralları dendiğinde bundan neyin kastedildiğine, hangi alanlarda ve niçin bu türden kurallara ihtiyaç duyulduğuna bakmak gerekir. Aksi takdirde bağlamından koparılan bir kaide üzerinden dinin bütün sabitelerini ve hassasiyetlerini ortadan kaldıracak tarzda yorumlara gidilebilir. İçinde bulunduğumuz asırda tam da böyle bir hali yaşamaktayız. Zira pek çok kalem erbabı tarafından gündelik yazılarda bağlamından kopuk ve gelişi güzel olarak bu iki kaide bahse konu edilmekte, bu durum, toplum nezdinde de doğal olarak bir kavram kargaşasının yaşanmasına, meselenin eksik ya da yanlış anlaşılmasına sebebiyet vermektedir.

Bugün bildiğimizden oldukça farklı bir düzlemde gelişen ve hızla değişen bir dünyada yaşıyoruz. Buna günümüzde modern dünya denmektedir. Modern dünya gelenek karşıtlığı üzerine kurgulandığından, buradan beslenen zihniyet üzerinden insanın manevî dinamikleri yapaylaştırılmakta; amaç ve fonksiyonlarından uzaklaştırılmaktadır. Modern zihniyet, geleneğin kurduğu bütün kurumları ve kavramları yıkarak yerine kendi yozlaştırılmış dünyasını ikame etmektedir. (Guénon, 2012: 241 vd.). Bu yozlaştırılmış dünyada, bilgiye dayalı doğruluk ve kesinlik yerine zan ya da kanaate dayalı göreceli bir dünya inşa edilmektedir. Bu dünyada toplumun ve dinin yerleşik doğruları yerine kişinin kendine göre doğruları ortaya çıkmaktadır. Bu ise toplumsal çatışma ya da tahammülsüzlüğün en büyük nedeni olarak karşımıza çıkmaktadır. Oysaki şüphe var diye kesin ve yerleşik bilgiler terk edilemez. (Askerî, 1997: 98).

Modernite-Gelenek

Gerçekten de günümüzde en çok konuşulan sorunları alt alta sıralayacak olursak çevre, aile, şiddet, finansal kriz, yönetici-yönetilen ilişkileri ve çocuk sorunları gündemin ilk sıralarını işgal eder. Dikkat edilirse burada sıralanan sorunların neredeyse tamamına yakını doğrudan insanla alakalı gözükmektedir. Bu sorunların her birinin çözülmesi gerekir. Ancak dünyasını makinaların ve mekanikleşen bir hayatın işgal ettiği toplumlar insanî sorunlara nasıl çözüm üretecek? Gelenekte insanın tüm sorunlarına bir şekilde çözüm üretiliyordu ve insanların Müslümanca yaşamalarının yolları kendilerine gösteriliyordu. Fakat modern sorunların pek çoğu gelenek dışında oluşmuş, haliyle cevapları da geleneksel ilimlerde pek yer almamıştır. Hakikat şu ki modernite zaten geleneği dışlama esasına dayandığından çağımız insanına fıkıh merkezli makul çözümler dahi itici gelmektedir.

Bugün tartışmalar daha çok gelenekte yer alan fıkhi kavramların bağlamından ve anlamından koparılarak tağyiri ve tahrifi çabası olarak karşımıza çıkmaktadır. Mana boyutunu ihmal ederek mevcudiyetini madde üzerine inşa eden bir yapı, kısa sürede maddedeki değişmeye bağlı olarak farklılaşacaktır. Dolayısıyla geleneğin öngördüğü mana boyutunu ihmal eden modernitenin ürettiği değerlerin sürekliliği ve devamlılığı da olamayacaktır. Bugün çabuk bozulmanın ve erken yıpranmaların temel nedenlerinden birisi de budur. (Guénon, 2012: 251-252.) Modernitenin bu tutumu karşısında geniş anlamda geleneğin, dar anlamda ise gelenek üzerine inşa edilen ilim anlayışının büyük sarsıntılar geçireceğini tahmin etmek hiç de zor olmayacaktır. Zira yeni durum ile birlikte dinî ve derûnî olanın yerini modern ritüeller ve İslamî daireden beslenmeyen kulluk anlayışları almıştır.
Bu ise bir tür sapmadır. İslam ilim geleneğinde ise sapma değil, sisteme dâhil olma esastır.

İslam âlimlerinin insana, kâinata ve ilme bakışında takip ettikleri sistemin temelinde denge/adalet vardır. Onlar bir şeyin hakikatine vakıf olmak adına meselelere gelişigüzel değil, biri tümel (küllî) diğeri tikel (cüz’i) iki farklı boyuttan bakmışlardır. Bu bakış adalet açısından gerekli olduğu kadar, dinin sabiteleri ve değişkenleri açısından da gereklidir. Zaten onlar bu ayırımı yapabildikleri için “Ezmanın Teğayyuru ile Ahkâmın Teğayyuru İnkâr Olunamaz.” fıkıh kuralını üretebilmişlerdir. Üretilen bu kaide ana gövdeye dayalı hükümler açısından bir yok oluşun başlangıcı değil, aksine her çağda her daim var oluşun hukukî ilkesidir. Bu hususu biraz daha açacak olursak; İslam, insana ve kâinata beş tümel maslahat üzerinden şekil verir. Burada temel amaç zulmü ve şiddeti engelleyerek insanların din, can, ırz, mal ve aklını korumaktır. Âlimlerimizin ilimleri tasnif ederken de benzer saiklerden hareket ettikleri görülür. İslam âlimlerine göre ilimler bir açıdan dinî ilimler ve dünyevi (tecrübi) ilimler ayırımına tabi tutularak bu alanda değişimin adresi de işaret edilmiştir.

İlim dendiğinde bununla sağlam delile dayalı ve şüpheyi ortadan kaldıracak şekilde bir şeyin hakikatini ortaya koymak kastedilir. Böyle bir bilgiyi ise ancak âlim vasfına sahip kişi ortaya koyabilir.

İlmin zıddı cehalet olup, cahil tarafından gelişi güzel söylenen sözleri ifade eder. (Askerî, 1997: 81.) Bir şey vasıfları üzerinden anlatılıyorsa o takdirde tanımdan değil, ancak tasvirden söz edilir. Tasvir ise bir şeyin hakikatini değil, onun arızi yani geçici hallerini esas alarak bilgi sunar. (Askerî, 1997: 33.)

Konuya fıkıhtaki hükümler açısından yaklaştığımızda bu alandaki değişimin ilim (müsellem) olarak gelen bilgiler üzerinden değil, arızi özellik gösteren vasıflar üzerinden gerçekleştiği görülecektir. Esasında İslam âlimlerinin, müttefekun aleyh (yerleşik hükümleri) ve muhtelefün fih (içtihat zenginliği) üzerinden gerçekleşen oldukça dengeli bir ilim geleneği vardır ve öyle de olmak zorundadır. Aksi halde dinî hükümlerin sabitelerini ve değişkenlerini belirlemek mümkün olamayacaktır. Bugün maalesef gelenekli olmak olumsuz bir şey gibi gösterilmektedir.

Dünya ve ahiret saadeti ancak ilimle elde edilir. Dünyanın nizamı insanların gayretleri ile mümkün olabilir. Bu açıdan ilim üç ana fonksiyon icra eder: Zaruri: Yaşam için zorunlu yiyecek, içecek, giyecek ve barınacak yer temini gibi. Hacî: Ziraatta, dokumacılıkta temel ihtiyaçların üretiminde kullanılan aletler gibi. Tahsini: Üretileni tamamlayarak sanata dönüştürme gibi. Bütün bu aşamaların faydalı şekilde ve sanatsal bir değerde gerçekleşebilmesi için insanların doğru yönlendirilmesi gerekir. Bu ise iyi bir toplumsal idareyle, mütefekkir âlimlerle ve nihayetinde halkla âlimin irtibatını kuracak hatipler yoluyla gerçekleşebilir (Gazâlî, 1989: I, 40 vd). Bu üç alanda üretilen bilginin bir başka özelliği ise tecrübe yoluyla değişime ve gelişime açık olmasıdır. Zira tecrübe sayesinde insan hem tekrara düşmekten kurtulacak hem de her seferinde yeniden başa dönme döngüsünden azat olacaktır. Müslümanların ilim anlayışındaki tecrübe sadece deneysel alanla sınırlı değil, aynı zamanda ruhî olanı da kapsayacak genişliktedir. Bu sebepledir ki Müslümanlar hat sanatı, hitabet sanatı, süsleme sanatı yanında estetik çeşmeler, sebiller, hamamlar ve selatin camileri inşa ederek mekânlara da inançlarından kaynaklanan ruhu vermişlerdir. Bu alan ilmin fenne dönüştüğü alandır. Değişime ve eleştiriye açık bir alandır. Temel karakteri, sürekli yenilenme ve mükemmele ulaşma arzusudur.

İlmin ve eğitimin bu dünyaya dönük ferdî ya da içtimaî yönleri olmakla birlikte asıl amacı insanların kurtuluşunu, ebedî saadetini sağlama ve neticede uhrevî güzellikleri elde etmektir. İslam düşüncesinin merkezinde Kur’an yer alır. Müslüman âlimin temel görevi onun manasını en sahih bir şekilde anlamak ve başkalarına aktarmaktır. Esasında bütün İslâmî ilimlerin ortaya çıkış sebebi Kur’an’ı doğru bir şekilde anlamaktır. Anlam ise nazarî ya da amelî olabilir. Öyleyse burada anlamdan kasıt amelî olanı amelle, nazarî olanı ise akıl ve burhan yoluyla idraktir. Bu anlamda İslâmî ilimler kategorisi içerisinde yer alan aklî ilimler de naklî ilimler de doğrudan ya da dolaylı olarak Kur’an’ı açıklama görevini icra ederler. Bu halin muhafazası için öncelikle Kur’ân’ın sahih anlamını muhafaza etmek gerekir. Müslüman âlimlerin ortaya koymuş oldukları devasa lügatler bu amaca hizmet etsinler diye kaleme alınmışlardır. Bu yolla Kur’an’ın ıstılahları gelecek kuşaklara doğru bir şekilde aktarılarak, onların dillerinde ve kültürlerinde de bir İslamlaşma süreci başarıyla tamamlanabilmiştir. (Attas, 2003: 168 vd.)

Fıkıh Ahkamı-Fıkıh Usulü

Her iki kural da İslam hukukunun genel kaideleri arasında yer alır. Genel kaidelerin en önemli özelliklerinden birisi de genellik içermesidir. Bazı durumlarda bu kuralların istisnası olsa da istisnalar kaideyi bozmaz. Haliyle her hangi bir ortamda ya da bağlamda bu kaidelerin zikredilmiş olması, o alanda fetva verildiği anlamına gelmez, aksine genel zihniyeti hatırlatır. Genel kurallar fıkıhta iki farklı alanda karşımıza çıkar: Fıkıh ahkâmı ve fıkıh usulü.

Fıkıh usulü, fıkhın genel sistematiğine aittir. Daha yerleşiktir ve genellikle değişime/içtihada kapalıdır. Zira buradaki amaç sistemi/metodolojiyi belirlemektir. Yukarıda zikredilen iki genel kaide bu alan için söylenmiş değildir.

Fıkıh ahkâmı ise amelî hayatla alakalıdır. Amelî hayat içerisinde zamana bağlı olarak değişen hükümler olduğu gibi Hz. Peygamber’den itibaren değişmeksizin devam eden hükümler de vardır. Yukarıda zikredilen iki genel kaide bu vakıayı ifade için söylenmiştir. Öyleyse mevrid-i nass halinde içtihat edilmemesi ilkesi ve bunun yanında ezmanın teğayyuru halinde hükmün de değişeceği hususu, fıkıh ahkâmı (amelî/gündelik hayat) ile ilgilidir.

Bu iki kaide, İslam hukuk ilminin meselelere genel bakışını belirleyen Allah’ın iradesinin ve Hz. Peygamberin öğretisinin tarihsel olmadığı ve ana ilkelerin her çağda esas olduğu kuralına aykırı bir durum içermez. Sözü edilen ve günümüzde çokça zikredilen bu iki kural bağlamından koparıldığında, İslam hukuku açısından asla kabulü mümkün olmayan kapıların aralanacağı muhakkaktır. Nitekim uzmanlık alanı olsun ya da olmasın kimilerince çeşitli vesilelerle başta faiz, miras payları, tesettür gibi nasla düzenlenen ve üzerinde âlimlerce tarih boyunca ittifak edilmiş pek çok temel meselede dahi sınırları zorlayan sözler söylenebilmektedir. Bunlara tabii ki ehlince ve usulüne uygun söylenmediği için fetva dememiz mümkün değil. Öyleyse bu yazıda söz konusu edilen iki kaide usulle değil, fıkıhla ilgili kural olduğuna göre bunların fıkıh kitaplarında hangi bağlamda ve ne şekilde geçtiğine bakmak gerekir.

Örneklerine bakıldığında fıkıhta “ezmanın teğayyuru ile ahkamın teğayyuru inkar olunamaz” kuralı ile fakihlerin fıkıh sistematiğini kastedecek şekilde bir açıklama ya da örnekleme yapmadıkları anlaşılmaktadır. Bununla kastedilen şeyler daha çok gündelik hayatta cereyan eden hususlardır.

İslam hukuku âlimlerimiz içtihatlarını yaparken öncelikle ele aldıkları meseleyle ilgili hükmü açıklayıcı sarih bir nassın olmadığına bakmışlardır. Nassın varlığı halinde onun hükmü neyi gerektiriyorsa ona tabi olmuş, bu konuda bir de yerleşik kural geliştirerek “Mevrid-i Nassda İçtihada Mesağ Yoktur.” (Md. 14) diyerek, nassa aykırı bir içtihadın geçerli olamayacağını ifade etmişlerdir. Ancak aynı mezhebe ait fıkıh kitaplarında aynı hukuk sisteminden beslenen fakihlerin hatta Hz. Peygamberin açık uygulaması olmasına rağmen Hz. Ömer gibi büyük sahabilerin dahi tam aksi uygulamalarının varlığı da bir vakıadır. Fakihlerimiz bunun öze muhalefet ya da tutarsızlık olmadığını tespit etmişler ve hükmün zamana ya da mekâna bağlı değişik sebepler (illetler) üzerine bina edilmesi halinde, yeni duruma göre değişimin de kaçınılmaz olacağını kurala bağlamışlardır. Yani bu halde iken değişen şey, fakihin vermiş olduğu zaman ve mekana dayalı hükmün, gerektiğinde yeniden zaman ve mekan şartlarına uygun hale getirilerek yenisi ile yer değiştirmesi ameliyesidir. Burada değişen şeriatın sabiteleri değil, içtihadi hükümlerdir. Yani değişim dinin özünde değil, fakihin görüş dünyasındadır.

Gerçekten de temel fıkıh kaynaklarına baktığımızda “Ezmanın Teğayyuru ile Ahkâmın Teğayyuru İnkâr Olunamaz” kuralının yer aldığı hükümlerin daha çok gündelik yaşayışla, aile düzeniyle, alış verişle, piyasa düzeniyle, şahitlikle, mesleki tutumla, sanatkârın yaptığı işle ilgili şahsi ya da mali sorumluluğu ile alakalı olduğunu görürüz. Örneğin; acemi terzinin mala zarar vermesi halinde tazminle yükümlü olması, satılan malın teslim şekli, yeri ve zamanı, mahkemede şahitlik yapacak kişilerde aranacak şartlar, vakıf mallarının kiralama usulleri, gaspçının mal üzerinde kendi malıymış gibi masraf yaparak tasarrufa gitmesi halindeki durumu örnek verilebilir. Bunun yanında ibadet hayatı söz konusu olduğunda, namazlarda kıraatin uzun tutulup tutulmaması noktasında cemaatin camiye daha çok gelmesini temin gayesi ile kısa tutulması ve buna benzer gündelik hayata dair hususların zikredildiğini görürüz. Bugün buna modern hayatın kaçınılmaz olarak önümüze getirdiği daha başka hususları da ekleyebiliriz. Bunlar ciddi anlamda fıkhî tetkik ve çözüm gerektiren hususlar olup, magazin üslubuyla ele alınacak konular değildir.

Netice

Müslümanların amel dünyasını belirleyen ve Müslüman âlimlere özgü olan iki mühim ilim dalı vardır. Bunlardan birincisi Fıkıh usulüdür. Fakihler fıkıh usulünün kati/kesin kurallar içermesi gerektiğini düşünürler ve bu ilmi bu şekilde vasıflandırırlar. Onun bu şekilde vasıflandırılması hayatı ya da düşünceyi durdurma anlamı taşımaz. Tam aksine düşünce ve yaklaşımda göreceliği kaldırmayı amaçlar. Fıkıh usulü, hukuk üzerindeki tartışmaları en aza indirme amacını güder.
Oysaki günümüzde onun bu özelliği tam aksi bir istikamette gündem konusu yapılarak tartışmaların ve ihtilafların kaynağı gibi algılanmaktadır. Usul ilmimiz, aktüel ve siyasi tartışmaların bir nesnesi haline getirilerek gerçek fonksiyonu olan Müslümanların ameli hayatına çözüm üretme fonksiyonundan uzaklaştırılmak istenmektedir. Bu doğru değildir.

Günümüzde fıkıh usulü üzerinden yapılan tartışmalar genellikle teorik alanda cereyan etmekte, gerçek hayata dair çok az şeyler söylemektedir. Söylenen şeylerin geneli ise fıkıhtan üretilen hükümler olmak yerine, geçmişte mevcut çözümlerin tekrarı veya naklinden ibaret kalmaktadır.

Fıkıhtaki hükümlerin zaman değiştikçe yeni duruma göre şekilleneceği gerçeği, zaten Müslüman âlimlerin ortaya koyduğu genel bir kural olup, fıkhın ve içtihadın anlamını yansıtan bir ilkedir. İslam hukukunun sürekliliği ve evrenselliği de burada yatmaktadır. Ancak bu ilke asla bağlamından koparılmamalı; sahasının sistem değil, genellikle gündelik hayatla sınırlı olduğu gerçeği hatırdan uzak tutulmamalıdır. Bu kural modernizmin bir ilkesi değil, aksine gelenekli fıkhın her çağ için geçerli dinamizmidir.

Fıkıh usulü bize doğru düşünmenin ve doğru hüküm vermenin temel ilkelerini verirken, fıkhımız ve içtihat mekanizmamız da aynı alandaki farklı görüşlerin bir zenginlik ve çeşitlilik olduğunu gösterir. Bu çerçevede fıkıhta mevcut olan her hüküm sırf zaman değiştiği için değişmeyeceği gibi, zamanın değişimine bağlı olarak geçmişte verilen bir hüküm de sırf fıkıh kitaplarında böyle yazılı diye aynen sabit kalacak değildir. Her iki ilkemiz bunun ölçüsünü vermektedir.

Yararlanılan Kaynaklar:
Guénon, R. Niceliğin Egemenliği ve Çağın Alametleri.
Mecelle-i Ahkam- Adliyye.
Attas, Seyyid Nakip, İslam Sekülerizm ve Geleceğin Felsefesi.
Gazali, el- Mustasfa.
Askerî, el-Furûku’l-Lugaviyye,

Cevap Yazın