Yörünge Dergisi

"Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası"

Salı, Ağustos 4, 2020

İktidarın Kültürle İmtihanı

Günü kurtarmaya yönelik yaklaşımlar siyaseti, bürokrasiyi ve birtakım simsarları memnun edebilir ama buradan kültürel bir mayalanma umut edilemez. Oysa kültürel-entelektüel meydan okumayı ve evrensel bir teklifi izhar ettirmek, Yeni Türkiye’nin en ayırt edici ontolojik şartlarından biridir. Buysa siyasal iktidar tarafından oportünist/pragmatik politikalara feda edilmeyecek kadar hassasiyetle üzerinde durulması gereken bir sorumluluk meselesidir.

Türkiye’deki kültürel hayatı ikili kutuplaşma ekseninde okumanın siyasi, ideolojik gerekçelerinin olduğu malum. Büyük ölçüde merkez-çevre ayrımıyla tanımlanan kutuplaşma olgusu, Peyami Safa’nın Fatih-Harbiye romanında olabildiğince gerçekçi bir temsil niteliği kazanmıştır. İki ayrı dünya arasında modern batı medeniyetinden kaynaklanan büyük farklar vardır. Ancak Fatih-Harbiye şeması günümüz Türkiye’sinde artık temsil kabiliyetini yitirmiş bulunuyor. Eski-yeni, geleneksel-modern, dini-seküler ikiliklerinin bugün tamamen namevcut hale gelmediğini fakat yeni bir muhtevaya büründüğünü, şekli unsurlardan öteye bir mahiyet değişiminin söz konusu olduğunu öncelikle ayırt etmek gerekir. Tespitimizi bir adım daha ileriye götürerek ikilikler arasındaki kalın çizginin giderek inceldiğini, tezatların nispeten azaldığını söylemek de mümkün. Buna rağmen sosyal ve siyasal hayatımız içersinde kültürel çatışmanın öneminden halen hiçbir şey kaybetmemesi de ilginçtir. Bilhassa siyasetin kültürel ayrışmaların etkisinde şekillenmeye devam etmesi, bizdeki kültürel asabiyetin gücünü bütün sarahatiyle ortaya koymaktadır. Ne ki kültürel asabiyetin başat olma vasfını teyit etmemiz halinde, yaşadığımız sürecin ne kadar paradoksal bir görüntü verdiğini fark etmemiz icap eder. Zira kalın çizgideki incelme nihai planda kültürel bir dönüşümle sonuçlanmaktadır. Bu dönüşümün sosyal, ekonomik modernleşmenin yanı sıra kültürel modernleşme yönünde gerçekleştiği ise son derece aşikar. Buna karşılık modernleşme sürecinin seküler boyutuyla ilgili olarak daha muğlak bir tabloyu görüyoruz.

Zygmunt Bauman’ın modernliğe atfettiği “muğlaklık/müphemlik” durumları, Türk modernleşmesini içine alan sekülerlik bunalımıyla pekala tarif edilebilir. Denebilir ki sekülerizm, Türk modernleşmesinin önündeki iflah olmaz bir gordiom düğümüdür. Modernleşme çerçevesindeki önemli atılımlara rağmen sekülerleşmeye gösterilen direnç, önümüzde ciddi bir muamma olarak durmakta. Tekçi, evrensel modernleşme ile sekülerizmden arındırılmış alternatif modernleşme arasındaki tezat veya gerilim, yaşadığımız zamanların giderek derinleşen bir problemi haline gelmiştir. Sekülerizmin modernleşme süreçlerinden tasfiyesi ne derece mümkündür sorusu, bugün cevabını yeterince veremediğimiz bir soru olmaya devam ediyor. En can alıcı sorulardan biri de bu iki modernlik biçiminin birlikte yan yana var olup olamayacağıdır. Modernleşme konusundaki aşırı iyimserliğimizse bizi adeta soruların üstüne yatmak gibi bir kolaycılığa sevk etmekte. Bu iyimserlik, pragmatik çözümler üretmedeki becerilerimize olan güvenimizle ilgili olabileceği gibi pekala cehaletimizden kaynaklanıyor da olabilir.

Kültürel Popülizmle Hesaplaşma Vakti

Açık söylemek gerekirse, gerek kültürel popülizm gerekse kültürel muhafazakârlık, sorunun tam olarak farkında olamayışımızın tabii sonuçlarıdır. Kültürel popülizm ile kültürel muhafazakârlık arasındaki bağın bir illiyet (nedensellik) bağı olduğunu burada söylemeden geçmemeli. Kültürel popülizm aslında kültürel muhafazakârlıktan beslenmekte olup yeteri düzeyde bir sahicilik ve değerlilik endişesi içermemektedir. Bunun için avam-havas, halk-aydın ayrımı üzerinden bir kültür hareketi oluşturmaya çalışmamız kabule şayan değildir. Ne yazık ki sağcı-muhafazakâr popülizm, bugüne kadar kendisini hep bu yolla var kılma ve ayrıştırma çabası içinde olageldi. En azından gelenek ve halk kültürüyle çatışmayı göze alabilecek zihinsel gayretler, marjda kalmaktan hemen hiç kurtulamadılar. Bugün ne Nurettin Topçu’nun “Hareket” fikriyatını ne de Nuri Pakdil’in “devrimci İslam”ını sulandırmadan ve pragmatizme tevessül etmeden sürdürebilen yüksek vasıflı bir düşünce ve kültür hareketinden söz edebiliyoruz. Popülizm kültürel, zihinsel bayağılaşmayı yanında getirmekle beraber kültürel muhafazakârlığa çok kolay teşne kılınabiliyor. Siyasal iktidar için bir güç kaynağı olmaya başladığında ise popülizm, kültürel muhafazakârlık üzerinde tam anlamıyla bir parazite dönüşmektedir.

Popülizmle kültürel muhafazakârlık arasındaki alışverişten güç devşiren siyasal yapı, göründüğünden daha kırılgan bir nitelik taşır. Bu alışveriş süreci sahih, yüksek kültürle beslenmediği takdirde kültürel dünyayı fasit daireye hapseder ve giderek kendi uzuvlarını yemeye başlar. Kültürel yenilenme ve atılım için makro planda daima sahih, üst (yüksek) kültürün gücüne ihtiyaç vardır. Bu yüzden kültürel muhafazakârlığın “kökü mazide bir ati”yi gerçekleştirebilmesi, popüler kültüre teslim olmamakla mukayyet bir “ibda” hareketinin sonucu olacaktır. Popüler kültürün asalakça yaşamaya olan mecburiyetini, onun bağımsız bir varlığa/varoluşa sahip olamayacak kadar özsüz, iğreti oluşuyla ilişkilendirebiliriz. Öyle ki popüler kültür adeta ‘var ama yok’ anlamında bir paradoksla mücessemdir.

Güçlü ve nitelikli olan karşısında her an bozguna uğramaya hazır vaziyettedir. Bu yüzden popüler kültüre kültür demek bile fazlasıyla iyi niyetli bir anlayış olacaktır. Bauman’ın “herkesin beğenisine ve anlama kapasitesine göre budanmış “kitle kültürü” kültür falan değildir; daha çok kültürün yıkılmasıdır, bir anti-kültürdür.” (Bauman 2000, 111) derken kastettiği de tam budur. Dolayısıyla popüler kültürü bir tür gölge-kültür olarak tanımlamamız yanlış olmaz. Kendi zeminini oluşturamayacak kadar -yerli veya yabancı- var olan bir kültüre bağımlılık gösterir. Yerli/yerel kültürden hareket etme zorunluluğu olmadığı için rahatlıkla yabancı bir kültürün taşıyıcılığını da yapabilmektedir. Kültürel yabancılaşma bu açıdan sadece münevver zümreyle sınırlı bir hadise olmaktan çıkmıştır.

Medya dünyası toplumu artık bütün katmanlarıyla yabancı kültürlerin etkisine açmış, bir bakıma kültürel yabancılaşma çok daha sıradan bir vakıaya dönüşmüştür. Yabancılaşma boyutuyla bu durum bizim açımızdan ne kadar tedirgin ediciyse yerli kültürün iğreti, içi boşalmış örüntülerle popüler kültür tarafından soğurulması da o denli tedirgin edici ve suni oluşumlardır. Söz konusu soğrulmanın birtakım kültürel, sosyal ritüellerle sınırlı kalmayıp entelektüel, zihinsel dünyayı içine çeken bir vakum alanına sahip olması, işin esas itibariyle en kritik, en vahim tarafıdır. Popüler kültür üst kültürü semirmekle kalmayıp onu aynı zamanda dejenere eder. Dahası Bauman’ın bahsettiği kültürel yıkımı vaki hale getirir. Lahbabi’nin ifadesiyle söylersek “Debdebe kültürü olarak kalan bir kültür tehlikelidir, çünkü sahte ve zararlıdır.” (Lahbabi 1980, 175).

Bugün üst kültürle alt (popüler) kültür arasındaki mesafeyi kapamak gibi bir sorundan bahsetmenin handiyse hiçbir anlamı kalmamıştır.

Sorun gerçek anlamıyla aslında bir kültür üretip üretmeme sorunudur. Bugün için daha ziyade kültürel muhafazakârlığın etkisi altında şekillenen popüler kültürün, önümüzdeki süreçte kültürel yabancılaşmaya daha fazla maruz hale gelmesi sürpriz olarak görülmemeli.
Modernlik öncesinin halk kültüründen farklı olarak belli bir iğretilikle (sahtelikle) zuhur eden popüler kültür, baskın bir üst kültür tarafından domine edilmeye her zaman teşne konumdadır. Milliyetçi ideolojinin burada yabancı kültüre karşı muhafazakâr-popüler kültürü ilanihaye koruyucu bir şemsiye görevi görmesini beklemekse epey bir safdilliktir. Ne milliyetçi reflekslerle ilgili tepkici ve içe kapanmacı psikolojiye ne de doğrudan popüler kültürün yüzeysel ve aldatıcı gücüne umut bağlamak doğrudur. Yazık ki muhafazakâr kültürün teminatı olabilecek bir halk kültürü de artık sosyal hayattan eni konu tasfiye olmuş gözüküyor.

Şu halde asıl mesele, popüler kültürün topyekün reddi değil hakiki anlamda atiyi şekillendirecek olan kültürel değerleri üretmektir. Popüler kültür bu değerler çerçevesinde kendi iklimini ve karakterini oluşturacaktır. Aslolan ise değerleri yaratmaktır. Kültür dediğimizde söz konusu değerleri tedarik edebilen, bununla terbiye edilmiş bir dünyayı anlarız. Terbiye etme gücü kültürün sahihliği ve sahiciliğine bir işarettir. Daryuş Şayegan’ın ifadesiyle kültür “İnsanın özünün, toplumsal sistemin, dini inançların ve felsefi görüşlerin üzerine kurulu olduğu ideallerle uyumlu hale gelmesi için terbiye” (Şayegan 2008, 167) edici işlevlere sahip birtakım anlam ve unsurlardan oluşur. Popüler kültür asalaklığı ve yüzeyselliği sebebiyle bu mahiyette bir ibdayı başaramaz. Olsa olsa ibda için lazım olan sosyal, kültürel motivasyonu verebilir.

Muhafazakârlığın Sonu

Bugün cari anlamıyla kültürel iktidarın nerede olduğu tartışılabilir. AK Parti iktidarının tamamen sandık gücüyle devamlılık gösterdiğini söylemek Türkiye gerçeklerini ıskalamamızla ilgili bir yanılsamanın sonucudur. ‘Mutlak iktidar’ı ise günümüz dünyasında artık söz konusu bile etmemek gerekiyor. Bir bakıma kültürel muhafazakârlığın ve bunun üzerinden gelişen popüler kültürün Türkiye’de hakim ve/veya etkin konuma geldiği, modern-seküler kültürün nispeten marjinalize olduğu kabul edilebilir. Başka deyişle kültürel iktidar artık daha parçalı, daha mozaik bir yapıya doğru evrilmiştir. Bunda siyasal iktidarın payı olduğu kadar, Eski Türkiye’nin merkez-çevre sosyolojisinde meydana gelen değişmenin, kültürel sosyolojiyi yeniden şekillendirmiş olmasının da önemli etkilerinin olduğu şüphesiz.

Kültürel alanda böylece daha demokratik bir iktidar realitesinden söz edilebilir. AK Parti’nin sosyolojik varlığı, kendisini kültürel dünyanın muhtelif uzamlarına (varoluş alanlarına) transfer etme başarısını iyi kötü göstermiştir. Fakat o, bu başarı gücünü daha ziyade sosyolojik dinamiklerden almakta, entelektüel ve kültürel yeterlilik bakımından hala şüphe verici gözükmektedir. Dahası AK Parti, kültürel popülizmin handikaplarını daha yeni yeni hissetmeye başlamış, kültürel muhafazakârlığın Türkiye realitesini ve siyasetini taşıma istidadında olmadığını sanki yavaş yavaş görme şansını yakalamıştır.

Ucube heykel söylemlerinin ucuz bir popülizm olduğu artık aşikardır. Bu itibarla, kültürel popülizmin sürdürülebilir nitelikte olmadığını anlamadığımız takdirde, kültürel demokrasinin aslında bir çözüm olmadığını da acı sonuçlarıyla tecrübe etmiş olacağız. Modern-seküler kültürün popüler kültür alanlarını işgal etmesi işten bile olmayacaktır. Bunu öngörememek bize sanıyorum pahalıya patlayacaktır.

Soru basit ama hayati: Yeni Türkiye’nin inşasında kültürün olmazsa olmaz bir yeri olacak mı? Eğer olacak cevabında samimiysek bunun popüler kültüre ram olmamış vizyon ve politikalarla temellendirilmesini, işin can alıcı noktası olarak görmek ve ciddiye almak zorundayız. Hepsinden önemlisi, kültür işlerinin ehil, ehil olduğu kadar da idealist kimseler tarafından yürütülmesi konusunda hassas ve dürüst olmak gerekiyor. Üst kültürle popüler kültür arasındaki korelasyonu doğru ve etkili bir şekilde kurup kuramayacağımız bu süreçte belirleyici, dolayısıyla hayati faktör olacaktır.

Vizyon, politika, ehliyet, idealizm: Yeni Türkiye siyasetinin kültürel problematiğinde bu bileşenler önemli bir yer tutmaktadır. Kültürel çalışmaların popülizme teşne hale getirilmesinde sözü edilen bileşenlerle ilgili zaafların her birinin ayrı ayrı rolü var.

Günü kurtarmaya yönelik yaklaşımlar siyaseti, bürokrasiyi ve birtakım simsarları memnun edebilir ama buradan kültürel bir mayalanma umut edilemez. Oysa kültürel-entelektüel meydan okumayı ve evrensel bir teklifi izhar ettirmek, Yeni Türkiye’nin en ayırt edici ontolojik şartlarından biridir. Buysa siyasal iktidar tarafından oportünist/pragmatik politikalara feda edilmeyecek kadar hassasiyetle üzerinde durulması gereken bir sorumluluk meselesidir.

Daha Fazla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir