Yörünge Dergisi

"Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası"

Perşembe, Ekim 22, 2020

Çözüm Sürecinden “Cumhur İttifakı”na

Demokrasinin derinleştirilmesi, kangren olmuş meselelere el atarak çözüm aramak, seçim kazanmayı zora sokuyor, milliyetçi seçmenden uzaklaşmaya neden oluyordu. Bu nedenle 7 Haziran seçimlerinden sonra iktidar, özellikle devletin yerleşik gelenekleriyle, yani statükoyla zorlu bir dönüşüm kavgasına girmekten uzaklaşmaya başladı. Otoriter sistemle uzlaşmayı tercih eder hale geldi.

2000’li yılların başında Kürt sorununda barışçı çözüme yöneldiğimizde Türkiye’nin formatları değişiyor gibiydi. Devlet, belki de ilk kez, reddettiği kimlikleri kabullenme yönünde önemli bir adım atıyor, red ve inkar politikasının sona ereceği yönünde bir umut yaratıyordu.

Başbakan Tayyip Erdoğan’la Ağustos 2005 tarihinde bir grup aydın (Adalet Ağaoğlu, Gençay Gürsoy, Osman Kavala, Mustafa Karaalioğlu, Ali Bayramoğlu, Ahmet Hakan, Nuray Mert, Tayfun Mater, Hakan Tahmaz, Oral Çalışlar, Yücel Sayman, Yılmaz Ensaroğlu) Ankara’da buluştuk. 5 saate yakın süren görüşmede Kürt sorununda barışçı çözüm meselesi üzerinde duruldu. Başbakan, “Kürt sorunu” sözcüğünü alışılmışın dışında telaffuz etti. Kürt meselesinin bir sivil platformla devletin üst düzey yetkilileri arasında serbest görüş alışverişi denemesi olarak ele alınması ezber bozan bir gelişme sayılabilirdi.

Erdoğan, ertesi gün Ali Bayramoğlu, Taha Akyol ve beni Diyarbakır gezisine davet etti. Orada yaptığı konuşmada, devletin geçmiş Kürt politikalarını eleştirdi ve yapılanlar için ilk kez kitle önünde özür diledi. O gece uçakta bu gelişmelerin ışığında Erdoğan bize şöyle bir teklifte bulundu: “Sizlerle yaptığımız beyin fırtınası çok faydalı oldu. Buna benzer sivil platformlar oluşturarak, temel mesele 2000’li yılların başında Kürt sorununda barışçı çözüme yöneldiğimizde Türkiye’nin formatları değişiyor gibiydi. Devlet, belki de ilk kez, reddettiği kimlikleri kabullenme yönünde önemli bir adım atıyor, red ve inkar politikasının sona ereceği yönünde bir umut yaratıyordu.

Bir başka toplantıda Dersim katliamını eleştiren çarpıcı bir konuşma yaptı. Bütün bu süreç boyunca Tayyip Erdoğan’ın en büyük destekçileri, demokrat aydınların yanında, Cumhuriyetin iki köklü mağduru, dindarlar ve Kürtler oldu. Bu dönemde en dokunulmayan konular gündeme geliyor, Alevilik, Ermeni meselesi, Romanlar, azınlık vakıfları tartışılıyor, çalıştaylar düzenleniyor, beklenmedik çıkışlarla Türkiye, çok sesli, renkli bir görüntü veriyordu. Avrupa Birliği ile ilişkiler en iyi dönemini yaşıyor, çözülemeyen Kıbrıs meselesinde Türkiye çözüm üreten taraf oluyordu. Siyasi canlılıkla birlikte ekonomi de iyiye gidiyor, Türkiye bir büyüme ve zenginleşme yaşıyordu. Bu süreç bir doğal koalisyon yaratmıştı. Dindarlar, Kürtler, azınlıklar, demokrat aydınlar bu değişimin motoru olarak sürecin derinleşmesine katkıda bulunuyorlardı.

Muhalefet

MHP ve CHP, bu değişim döneminin muhalifleri olarak öne çıktılar. AB üyeliğine itiraz ve bürokratik yapının direnci, bu alandaki temel tartışma noktaları olarak dikkat çekiyordu. En büyük gerilim 2007 Cumhurbaşkanlığı seçiminde yaşandı. CHP, 367 krizini yaratarak Abdullah Gül’ün seçilmesini engellemek amacıyla Anayasa Mahkemesine başvurdu. Ardından TSK muhtıra yayınladı. Bu kriz, erken seçime ve Cumhurbaşkanlığı seçimininin halk oylamasıyla yapılmasını getiren bir referanduma yol açtı. Ardından yapılan seçimlerde AK Parti daha yüksek oyla seçimleri kazandı. Tam bu sırada AK Parti’nin kapatılması davası gündeme geldi.

Gezi Olayları ve 17-25 Aralık 2013

Ergenekon davaları, iktidar-Gülenciler blokunun, statükoya karşı hamlesiydi. Asker, yargı ve emniyet içindeki ulusalcı güçlere yönelik operasyonlar, muhalefetin direncini kırdı. 10 Eylül 2010 Anayasa değişikliği, iktidarın güçlenmesini sağlarken, bir başka gücün daha boy vermesini beraberinde getirdi. Muhalefet önce Gezi olayları üzerinden iktidarla bir hesaplaşmaya girişti. Ardından Fethullahçılar, Ergenekon operasyonlarından, HSYK içinde yeni elde ettikleri güçten yararlanarak, AK Parti iktidarıyla işbirliğini bozdular. Önce MİT Başkanına yönelik operasyonla başlayan süreç, 17-25 Aralık 2013 darbe girişimiyle zirve yaptı. Artık muhalefet güçleri içine Gülenciler de katılmış oldu.

İlk Kırılma: 7 Haziran Seçimleri

7 Haziran 2015 seçimleri, AK Parti iktidarı için bir dönüm noktası oldu. Kürt meselesinde atılan radikal adımların oylarının düşmesine neden olduğu saptamasında bulunan Erdoğan, milliyetçi oylara yönelik yeni bir strateji denemesine girişti. 1 Kasım’da tekrarlanan seçim bu eğilimini pekiştirdi. Zaman içinde değişimci görüşler aşındı. İktidar olmanın yarattığı muktedirlik duygusu öne çıkmaya başladı. İktidar partisi için, bir zamanlar değişimin ana mottosu olan “çözüm üretmek” artık gerilerde kaldı. Belki bu durumu şöyle yorumlamak daha doğru olur: Demokrasinin derinleştirilmesi, kangren olmuş meselelere el atarak çözüm aramak, seçim kazanmayı zora sokuyor, milliyetçi seçmenden uzaklaşmaya neden oluyordu. Bu nedenle 7 Haziran seçimlerinden sonra iktidar, özellikle devletin yerleşik gelenekleriyle, yani statükoyla zorlu bir dönüşüm kavgasına girmekten uzaklaşmaya başladı. Otoriter sistemle uzlaşmayı tercih eder hale geldi. Tabii bu durum, AB üyeliğinden, insan hakları duyarlılığına ve çoksesliliğe kapalı yeni bir dönemin başlangıcı oldu.

MHP ile İttifak Bir Tercih

15 Temmuz 2016 tarihindeki Gülenci darbe girişimi, değişim sürecinin sonunu getirdi. İktidarın güvenlik endişesi, otoriterleşmeyi kışkırttı. OHAL ve KHK’larla, muhalefeti de hedef alan bir baskı sistemi kuruldu.

MHP, 15 Temmuz’la birlikte muhalefet etmek yerine iktidarla işbirliğine yöneldi. AK Partinin yeni yönelimi de zaten MHP’ye yakınlaşmıştı. MHP, AK Parti’yle birlikte yeni dönemin en etkili aktörlerinden birisi haline geldi. Bir anlamda iktidar oldu. İktidar için MHP ile yapılan ittifak, uzun bir yolculuğun sonu gibiydi. Bu uzun yolculukta Türkiye’de statüko yerinden oynamış, olmaz denilen şeyler olmuş, zengin bir tartışma ve arayış yaşanmıştı. Reformlar döneminde MHP, karşıt pozisyonda durmuş, değişime direnen, demokratikleşmeye tepki gösteren bir yerden siyaset üretmişti. Zaman zaman 367 krizinde olduğu gibi çözüme destek veren çıkışlar yapmıştı. Ancak, kilit konularda tavrı hiç değişmemişti.

“Cumhur İttifakı” bu nedenle büyük ölçüde MHP damgasını taşıyor diyebiliriz. Ancak bu ittifakın kalıcı bir ittifak olduğunu söylemek gerçekçi değil. Çünkü, AK Partiyi AK Parti yapan ve büyüten, değişimci özellikleri oldu. Bir anlamda bu konuda epeyce birikim elde edildi. Tamamen tersi bir noktaya sıkışıp kalması o kadar da mümkün görünmüyor. Türkiye’nin önündeki meseleler, ototiterleşmeyle, OHAL’le halledebilecek sorunlar değil. Kürt meselesi önümüzde duruyor. Türkiye’de değişim isteyen, dışa açık siyaset ihtiyacı duyan ciddi bir potansiyel bulunuyor.

Son 20 yılda büyüyen ve Anadolu’da etkili bir güç haline dönüşen, AK Parti’nin omurgasını oluşturan orta sınıflar da otoriterleşmeden mutlu değil. Onların beklentileri çok sesli bir Türkiye. Bu nedenle, MHP’nin içe kapanmacı milliyetçiliği bu ihtiyaçları karşılayacak bir zihniyete büyük ölçüde kapalı. Yarın yeniden kritik meseleler çözüm için gündeme geldiğinde bu ittifak, ihtiyaçları karşılayacak bir potansiyel olarak zorlanacaktır.

Günler neler gösterecek şimdiden kestirmek zor. İzleyip göreceğiz.

Daha Fazla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir