Yörünge Dergisi

"Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası"

Perşembe, Ocak 13, 2022

Tarihçi Prof. Dr. Halil BERKTAY: “Erdoğan İçin MHP İle İttifak Hayatî Önem Kazandı.”

Son beş yılda Türkiye’nin, Batı ve özellikle ABD ile yol ayrımlarının giderek çoğaldığını görüyoruz. Amerika’nın koyduğu sınırların dışında, daha bağımsız dış politika çıkışları İsrail, Filistin ve Gazze sorunuyla başladı.

Batı dünyasında yaşanan krizler üzerine yaptığımız söyleşilerde Tarihçi Prof. Dr. Halil Berktay; Batı dünyasında yaşanan krizlerin tarihsel kökenlerini, Batı dünyasına yönelecek eleştirileri ve alternatifleri, Batı’nın kültür dünyamıza etkilerini anlatmıştı. Söyleşi dizimizin son bölümünde bu tarihsel çerçeveden hareketle güncel siyaset üzerine konuştuk.

Önceki söyleşilerimizde Türkiye’nin ve Türkiye somutunda birçok Batı dışı toplumun Batı ile ilişkisinin daha ziyade kültür ve medeniyet boyutları üzerinde durduk. Bugün artık siyasetten konuşalım mı?

Zaten gümbürtü önce siyasi ilişkiler alanında kopuyor. Çatışmalar, muhalefet, yol ayrımları siyasi-askeri ilişkiler alanında meydana geliyor. Ve budur ki Batı’nın sadece siyasi açıdan değil, aynı zamanda kültür ve medeniyet olarak sorgulanmasını beraberinde getiriyor. Türkiye’nin durumu açık. Gerilim ve anlaşmazlık hep vardı. Aslında Türk milliyetçiliği (o zamanki haliyle Kemalist devletçi-milliyetçilik) Batı’dan o kadar hoşlanmıyordu. Batı (ve 1945 sonrasında hegemonik konuma yükselen Amerika) da bu devletçi Türk milliyetçiliğinden nasibini almıştı ama Soğuk Savaş süresince bunlar bastırılmış, sathın altına itilmişti.

Sovyetler Birliği’nin dağılması, komünizmin çöküşü, Soğuk Savaşın sona ermesi büyük bir değişim anlamına geldi. Türkiye, Batı (ABD) için Soğuk Savaş değerini yitirdi, Batı da Türkiye için. Dolayısıyla her iki taraf birbirinden görece soğumaya, uzaklaşmaya başladı. 1989-2002 arasındaki ilk aşamada, devletçi vesayet rejimi henüz ayaktaydı. Soğuk Savaş sonrasında Batı’nın insan hakları ve demokrasi konularında daha ısrarcı olmasına tepki göstermeye başladı. Derken 2002’de AKP ilk seçimini kazandı; iktidara geldi demiyorum, iktidar olmaya giden zor ve uzun yola girdi. Batı bu sefer İslâmofobik bir tedirginliğe girdi. Nerede bizim o güzel laik generallerimiz demeye başladı. Gene de AK Parti’nin özellikle AB ile ilişkileri sağlam tutmaya önem veren, liberal-demokratik ilk on yılında bu sefer bu tedirginlik kısmen bastırıldı. Kabaca 2012 dolaylarına kadar işler nispeten iyi gitti.

Buna karşılık son beş yılda Batı ve özellikle ABD ile yol ayrımlarının giderek çoğaldığını görüyoruz. Türkiye’nin, Amerika’nın koyduğu (veya hep uyulacağını varsaydığı) sınırların dışında, daha bağımsız dış politika çıkışları İsrail, Filistin ve Gazze sorunuyla başladı. Daha sonra, Türkiye’nin ve AKP’nin DAEŞ’i korumak, beslemek, el altından yardım etmekle suçlandığı bir aşamadan geçildi. Tam bir dezenformasyon kampanyası açıldı. Anlaşmazlık noktaları giderek çoğaldı ve bugün en başta Suriye, Kuzey Suriye (Rojava) ve Suriye Kürtleri sorunu geliyor. Madalyonun diğer yüzü, DAEŞ’i korumak ve desteklemekle suçlanan Türkiye’nin, bir sonraki aşamada DAEŞ’e karşı mücadeleden dışlanması, ekarte edilmesi oldu. Obama döneminden itibaren ABD yönetimi, DAEŞ’e karşı Türkiye’yi müttefik almaktansa Kuzey Suriye’deki Kürt nüfusa, daha da spesifik olarak PKK’nın bir uzantısı olarak değerlendirilen PYD örgütüne ve onun silahlı gücü olan YPG’ye dayandı; onları eğitti ve silahlandırdı. Batı, öncelikle Suriye’de Türk değil önemli bir Kürt nüfusunun bulunduğunu hesaba kattı; ardından solcu Kürtleri DAEŞ’in temsil ettiği cihadcılığa karşı daha seküler bir güç gibi gördü. Bu politikanın Trump seçilirse sona ereceği umulmuştu ama hiç de öyle çıkmadı. Aynı politika daha kapsamlı olarak devam etti, ediyor. Obama döneminde verilmeyen ağır silâhların, en ileri uçaksavar ve tanksavar füzelerinin vb. verilmesine ilişkin anlaşmalar Trump yönetiminde devreye girdi. YPG bayrakları tankların ve zırhlı araçların üzerine Amerikan bayraklarıyla yan yana dalgalandı. CENTCOM’un (ABD Merkez Komutanlığı’nın) web sitelerinde YPG gerillalarının “modern” genç kız ve delikanlılar olarak reklamı yapıldı. Öyle bir süreç yaşandı ki Türkiye bu adımların her birini protesto etti ama zerrece aldıran çıkmadı. Hepsi şu veya bu şekilde geçiştirildi, giderek olağan kılındı. Son olarak Batı koalisyonunun “Birleşik Ortak Görev Gücü – Doğal Kararlılık Harekâtı”nı temsil eden bir sözcüsünün, Defense Post sitesine, DAEŞ’in bertaraf edilmesi sonrasında Suriye’nin kuzey sınırında güvenliğin, yarı yarıya (YPG’nin cephe örgütü niteliğindeki) Demokratik Suriye Güçleri’nden oluşan 30.000 kişilik bir kuvvet tarafından sağlanacağını açıklaması, bardağı taşıran damla oldu. Cumhurbaşkanı Erdoğan bir “terör ordusu” olarak nitelediği bu güce izin verilmeyeceğini açıkladı ve ardından zaten haftalardır konuşulan Afrin operasyonu gelmekte gecikmedi.

FETÖ, Batı İle Türkiye Arasına Girmeyi Başardı

İyi de sorunlar bundan mı ibaret? Kuzey Suriye ve Suriye Kürtleri (ya da PYD/YPG), Türkiye ile Amerika arasındaki tek çatışma nedeni mi?

Değil kuşkusuz; daha 2012’den itibaren, Batı ve özellikle ABD, AK Parti iktidarından hoşnut olmadığını giderek daha net biçimde ortaya koydu. AKP ile Gülen Cemaatinin yollarının ilk ayrıldığı andan itibaren, Batının en önemli medya kuruluşlarının, New York Times’ın, Wall Street Journal’ın, Washington Post’un, BBC’nin, Le Monde’un, Guardian’ın vb. Türkiye haber ve yorumları “otoriterleşme” ve “diktatörlük” üzerinden kurulmaya başladı. O noktaya gelinceye kadar, Gülenciler gerek kilit NATO mevkileri ve diğer askerî temsil-temas noktaları açısından, gerekse medya mecraları açısından (özellikle Zaman ve Today’s Zaman sayesinde) o kadar güçlü bir şekilde mevzilenmiş ve Batı ile Türkiye arasına girmeyi başarmışlardı ki Gülenci yayın organları ile ABD’nin özellikle neo-con ve/ya İsrail yanlısı think tank’leri arasında öyle yoğun ilişkiler kurulmuştu ki 2012-16 arasındaki dört beş yıl boyunca Batı medyası hükümetten çok Gülencilere kulak verdi (ve bugün de vermeye devam ediyor). Bir tür dış kuşatma yaratıldı ve Batının ne yapıp yapıp Erdoğan’dan kurtulmak istediği hissi giderek belirgin hale geldi. 2015 yaz başında PKK’nın “yeni devrimci halk savaşı” ilânına giden süreç, gene Batı basınında (belki en tipik olarak Le Monde’da) hayli partizan yorumlara konu oldu. Gerillaların hazırlığını, PKK gençliğinin kararlılığını, TSK’nın asla bu kent ve kasabalara giremeyeceğini, hendek ve barikatların ötesinde yeni, komünal bir yaşam kurulmakta olduğunu ballandıran, göklere çıkaran yazılar yazıldı. İçerde ise, sol aydın ve öğretim üyelerinin bir kesimi maalesef PKK’nın ilçe merkezi işgallerine karşı güvenlik güçlerinin verdiği mücadeleyi neredeyse yeni bir Ermeni soykırımı gibi göstermeyi ve dışarıya, Batıya, Birleşmiş Milletlere, uluslararası kamuoyuna şikâyet etmeyi denedi. Bu da yanlış bir muhalefet tarzıydı ve her türlü gerilimin artmasına katkıda bulundu.

Hepsinin üzerine 15 Temmuz 2016 darbe girişimi geldi. Acaba ardında bir şekilde ABD var mıydı ya da Amerikan derin devletinin ne kadarı, ne ölçüde haberdardı FETÖ’nün bu hazırlığı ve hamlesinden? ABD bunu tabii resmen ve şiddetle reddediyor. Öte yandan, gerek Amerika’nın gerekse birçok Avrupa ülkesinin darbe karşısında uzun süre sessiz kaldığı; darbeyi başından itibaren asla kabul edilemeyecek bir girişim olarak değerlendirmediği, en azından bekle gör politikası izlediği de son derece açık. Belki içten içe darbenin başarısının pususuna yattılar, umutlandılar ve daha sonra ancak kerhen kınadılar. Tavır aldılarsa da biraz zoraki bir şekilde ve Türkiye’nin atlattığı badireyi küçümseyerek tavır aldılar. Halen de gerek Amerika’da gerekse Avrupa’da FETÖ propagandası büyük itibar görüyor. Türkiye’nin kendini anlatma çabalarından çok daha fazla güven duyuluyor, inanılıyor. Gülenciler ellerindeki bütün kanal ve olanaklarla hem darbeyi uydurma gibi gösteriyor hem de darbenin püskürtülmesinin ardından kendilerine karşı girişilen zorunlu tasfiye hareketlerini Türkiye’nin insan hakları sorunlarının en başında sayıyor. Kurulduğunu söyledikleri “baskı rejimi”nin özü ve esasını kendilerine yapılanlar gibi resmediyor. Türkiye ısrarla Amerika’dan Fethullah Gülen’in iadesini talep ediyor (veya ediyordu). Fakat bu hiç olacak gibi gözükmüyor. Hele Michael Flynn vakasından sonra hiç mümkünatı kalmamış gibi. FETÖ orada sımsıkı kök salmış; Türkiye içindeki aygıtı ne kadar hasar görmüş olursa olsun, yurtdışında geniş bir cemaate kumanda etmeyi sürdürüyor. Bunun, ucu Türkiye’ye uzanan bazı dava ve soruşturmalara da önemli yansımaları var. Bir Rıza Zarrab ve Hakan Atilla davasında savcılığın başvurduğu tanıklar ve tanıklıklar büyük ölçüde FETÖ cenahından geliyor. Yolsuzluk iddialarında hiçbir gerçek payı yok demek istemiyorum ama 17-25 Aralık 2013’le de örtüşen bir şekilde, davanın dokusunda, hazırlanışında ve kumaşında FETÖ’nün varlığı hissediliyor.

15 Temmuz 2016’dan sonra Türkiye, bir de anayasa referandumu sürecinde bazı Avrupa ülkeleri ile önemli çatışmalar yaşadı. Özellikle Hollanda ve Almanya ile Türkiye arasında büyük bir diplomatik kriz doğdu. Bu iki hükümet, kısmen Erdoğan’ın ve AKP’nin kazanmamasını istememek gibi bir tarafgirliğe, kısmen de kendi içlerinde gelişen aşırı sağcı, yabancı düşmanı, Müslüman düşmanı cereyanların fazla tepkisini çekmemek gibi popülist bir kaygıya kapıldı. Öyle veya böyle; referandumda hayır propagandasını şu veya bu ölçüde serbest bırakır veya normal görürken, evet yanlısı bir kampanyanın yürütülmesine izin vermediler. Bu bağlamda Türkiye’nin bakanları ve diplomatlarını dahi ülkelerine sokmadılar. Hollanda’daki Türkiye temsilciliklerinin diplomatik hakları çiğnendi. Fiziksel tacize dahi uğradılar. Türkiye’nin de buna karşı özellikle Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ağzından tepkisi çok sert oldu. Erdoğan her iki ülkeyi doğrudan doğruya Nazizm ile suçladı; Almanya için, siz Nazizm’e geri döndünüz dedi. O zaman da yazdım; bence bu da yanlıştı. Tarihsel açıdan da yanlıştı, diplomatik açıdan da yanlıştı. İlişkiler ha koptu ha kopacak bir noktaya geldi.

Peki, bütün bunlar sırf Türkiye’ye mi özgü? Yeryüzünde sadece Türkiye mi özellikle Amerika ile bu kadar sert biçimde çatışıyor?

Hayır. Daha önceki söyleşilerimizde de ifade ettiğim gibi, bugün dünyada Amerika’nın güçlenen değil zayıflayan bir nüfuzu söz konusu. Bir kere, dünyanın Soğuk Savaş dönemindeki gibi ideolojik bloklara ayrışmıyor olması, ABD’nin kendi müttefikleri üzerindeki ağırlığını azaltıcı bir rol oynuyor. Eski ideolojik militanlıklar geçerli değil. Amerika’ya en çok meydan okuyan iki ülke, tabii Rusya ve Çin. Rusya, komünizmin çöküşü ve Sovyetlerin dağılmasıyla maruz kaldığı düşüşten bir ölçüde çıktı. ABD ile dünya çapında bir hegemonya yarışına girecek gibi olmasa da kendi yakın çevresi (güneyi ve batısı, Ortadoğu ve Doğu Avrupa) üzerinde tekrar söz sahibi olmayı büyük ölçüde başarıyor. (Ocak sonu itibariyle) Putin’in sembolik açıdan anlamlı son adımı, İngiliz yapımı Stalin’in Ölümü komedisini, Rus tarihini karaladığı ve yaşlı nesillerin duygularını rencide edeceği gerekçesiyle yasaklatmak. Böylece devrik komünizmin diktatörlük mirasına neredeyse doğrudan sahip çıkıyor.

Çin ise geleceğin hızla yükselen gücü. Aslında şimdiden ikinci süper devlet. Amerika ve Avrupa’nın kendi içlerine döndüğü koşullarda, dünya çapında bir liderlik alternatifi sunmakta. En son, küresel ısınma sonucu artık buzkıransız seyrüsefere izin veren Kuzey Buz Denizi ve Norveç’ten Kore’ye uzanan kuzey rotasını yeni bir İpek Yolu’na dönüştürme projesini ortaya attı. Bu gibi konularda klasik kapitalist ülkelerden bile çok daha atik davranıyor. Madalyonun diğer yüzünde, Zi Cinping hemen bütün yetkileri tekeline alırken, yedi kişilik Politbüro Daimî Komitesi’nin yeni ismi Wang Huning demokrasiye karşı “yeni otoritarizm”in teorisini kuruyor. İşte bu Çin, özellikle Güney Çin Denizi’ndeki adalar ve karasuları konusunda, hem ABD hem bütün diğer bölge ülkeleri (Japonya, Filipinler, Vietnam vb.) ile çatışmakta. Gene Çin’in, çeşitli Afrika ülkelerine hızla artan yardım ve yatırımları söz konusu. Şimdi şu nokta çok önemli: Rusya ile Amerika veya Çin ile Amerika arasındaki bu rekabet, artık herhangi bir ideolojik kılıfa sokulamıyor. Bu da Çin ve Rusya’nın lehine, Amerika’nın aleyhine. Çünkü (hele Trump yönetiminde) herhangi bir ahlâkî üstünlük iddiası ve bunu bir tahakküm aracına dönüştürme olanağı kalmıyor. Paradoksal olarak, büyük bir ideolojik çatıyı değil de “sadece” kendi devlet çıkarlarını savunuyor olmak, Çin ve Rusya’yı daha “normal” aktörler haline getiriyor.

Eski blokların dağıldığı bu giderek daha “çoklu” dünyada, başka birçok ülke de Amerika ile giderek daha fazla sürtüşmeyi göze alabiliyor. Örneğin Avrupa Birliği, özellikle Donald Trump’ın başkan seçilmesinden sonra ABD’den epey soğumuş ve araya mesafe koymuş durumda. Macron ve Merkel, Trump’a neredeyse fiziksel bir tepki gösteriyor. Göçmen sorunları gibi alanlarda, ABD ile gerek AB gerekse dünyanın kalanı arasında büyük bir sürtüşme konusu. Kuzey Kore ABD’ye cepheden meydan okuyan ülkelerin en çıkıntısı. Onu İran izliyor. Her ikisinin ana sorunu, kendilerini savunacak bir nükleer güce kavuşmak. Çünkü her ikisi de bıçak kemiğe dayandığında ABD’ye (İran örneğinde aynı zamanda İsrail’e) karşı direnmenin başka yolu olmadığı kanısında.

Kuzey Kore bu konuda çok daha açık. Atom ve hidrojen bombaları zaten var ve şimdi (a) Amerika’ya ulaşacak kadar uzun menzilli füzeler yapmaya; (b) elindeki nükleer patlayıcıları yeteri kadar küçük savaş başlıklarına dönüştürüp bu füzelere yerleştirmeye çalışıyor. İran ise (en azından görünüşte) ekonomik ambargonun kaldırılması karşılığı nükleer silâh programından vazgeçmiş gibi. Trump’a kadar, öyle gibiydi demek daha doğru olur. Asıl problem şu ki ABD ne yapacağını bilemiyor her iki ülke karşısında. Herhangi bir “önleyici saldırı” veya “ilk vuruş” doğrudan doğruya Amerikan ordusu tarafından çok riskli görülüyor. Elbette ne Kuzey Kore’yi, ne İran’ı sırf ABD ile çatışıyorlar diye aklayacak, yeryüzünün azizleri arasına katacak değilim. Demokrasi nedir bilmeyen birer diktatörlük ikisi de. Böyle bir diğer menfur rejim ve lider, Filipinler’de Duterte. Uyuşturucu kaçakçılığı ve kullanımına karşı mücadeleyi, büyük mafya babalarına değil sokaktaki küçük ve zavallı satıcılara yöneltirken hukuk diye bir şey tanımayıp güvenlik güçlerine rastgele infaz yetkisi vermesiyle ünlü. Davao belediye başkanı olduğu 1998-2016 arasında bu yolla 1400’ü aşkın cinayet işlettirdiği; cumhurbaşkanlığının Mayıs 2016 – Ocak 2017 arasındaki ilk sekiz ayında ise yasadışı infazların 7000’i geçmesiyle Filipinler polisin artık istatistikî bilgi vermeyi durdurduğu söyleniyor. Madalyonun diğer yüzünde, Duterte de dış dünyaya meydan okuyan bir duruş ve profile sahip. İnsan hakları konusunda Birleşmiş Milletler’den gelen eleştirilerin yoğunlaşması karşısında, “bağımsız bir dış politika” izlemekten, gerekirse ülkesini BM’den çekmekten, Çin ve bazı Afrika ülkeleriyle birlikte yeni bir uluslararası kuruluşa yönelmekten söz ediyor.

Tabii Amerika ve Batı açısından dünyanın en hassas bölgesi Ortadoğu. Burada bile, Amerika’nın konumu (en azından eskisine kıyasla) sallantılı. ABD Irak’ta taşları kendi eliyle yerinden oynattı ve bir daha toparlayamadı; Suriye’nin kaosa sürüklenmesine ise gene büyük katkıda bulundu. Şu anda Suudi Arabistan (Prens Muhammed bin Salman), Birleşik Arap Emirlikleri ve Mısır üzerinden, İran’a karşı yeni bir Sünni blok inşasına çalışıyor gibi. Fakat bu, ilk ağızda Katar’ın ve dolayısıyla kısmen de Türkiye’nin hedef alınmasını beraberinde getirdi. Doğrudan doğruya Suud’un kendi içindeki sarsıntı az buz değil. Lüks otellerde gözaltında tutulan iki yüz kadar prens ve işadamından, baskı yoluyla milyarlar tırtıklanmakta. Dolayısıyla Ortadoğu’da da geçmişteki istikrarın söz konusu olmadığını ve her an işlerin daha fazla karışabileceğini söyleyebiliriz.

Amerikan Emperyalizmi Sadece 75 Yıllık

Bu tablo, geçmiş görüşmelerimizde söylediğiniz gibi, Batı dışı ülkelerin siyasî ve askerî bakımdan güçlenmesi ve bağımsızlık olanaklarının artması dışında, Batı hakkında da bir şey söylüyor mu?

Güzel soru. Kurbağa kuyunun dibinde yaşar; aşağıdan yukarı baktığında gökyüzünü ve kâinatı kuyunun ağzı kadar sanırmış. Biz de öyle mi olacağız, yani çok sınırlı bir alanı mı göreceğiz sırf Türkiye açısından bakarken? Yoksa bunu daha bütünsel bir çerçeveye oturtabilecek miyiz?

Önce, belirli bir tarih ve zaman perspektifinden söz etmek istiyorum. Batı dediğimiz olayın nedir insanlık serüveninin bütünü içindeki yeri? Batının dünyanın kalanı üzerindeki siyasî ve askerî, ekonomik ve ideolojik nüfuzu… sonuçta kaç yıllık; ne zaman ve nasıl ortaya çıktı? En fazla 500 yıllık, herhalde daha doğru bir ölçüt olarak 250 yıllık bir dönem söz konusu. Anatomik anlamda modern insanlar (yani Homo sapiens) olarak, “arkaik insan türleri”nin bize en yakın olanından (yani Homo erectus’tan) ayrışmamız belki 300-200.000 yıl önce. Afrika’dan çıkıp dünyaya yayılmamız bundan 50.000 yıl önce (fakat şimdi İsrail’de yapılan yeni bazı kazılar bu tarihi çok daha gerilere, günümüzden 185.000 yıl öncelerine götürdü); yeryüzünde akrabasız ve yapayalnız kalmamız (yani Homo neandertalensis’in de yok olması) belki 30.000 yıl önce. Günümüzden 10-12 bin yıl öncesine kadarki varlığımızın da yüzde 99’u avcılık ve toplayıcılıkla; daha doğrusu leş yiyicilik, toplayıcılık ve avcılıkla geçiyor. Doğada ne bulursak el koyuyoruz; gerçek anlamıyla üretim yok henüz. Ancak bundan 10-12 bin yıl önce, bazı bitki ve hayvanları evcilleştirip tarım yapmaya; edinimden üretime geçmeye başlıyoruz. Bir beş ilâ yedi bin yıl da böyle gidiyor ve (yazıyla, kentlerle, devlet dediğimiz örgütlenme biçimiyle) medeniyet vücut buluyor. Başka bir deyişle, İÖ 3000’den günümüze, yani sadece beş bin yıldır devletli toplumlardan ve medeniyetten ya da medeniyetlerden söz edebiliyoruz.

Bu beş bin yılın içinde de İlkçağ 3500 yıl, sonra Ortaçağ 1000 yıl; geliyoruz İS 1500 dolaylarına. Bu arada, dikkat ederseniz, giderek hızlanıyor tarih, yani her bir büyük çağ kendinden öncekilerden daha kısa sürüyor; tersten söyleyecek olursak, çağ dönümleri gitgide daha sık çıkageliyor. Buraya kadar kuzey ve güney, doğu ve batı var da, büyük harfle Batı ve büyük harfle Doğu yok, farklı sosyo-ekonomik ve kültürel formasyonlar anlamında. Avrasya’nın kendi içinde böyle bir ayrışma söz konusu değil. Hattâ Avrupa’nın batısı meselâ Ortadoğu, Çin veya Hindistan’a göre gerinin gerisi, periferinin periferisi bir konumda. Lâkin iki görünmeyen avantajı var, ansızın sahneye çıkacak. Bir, meğer coğrafî bakımdan Amerika’ya çok yakın(mış). İki, meğer o Amerika’nın yerli halkları karşısında mutlak bir askerî üstünlüğe sahip(miş). Bu sayede ne oluyor? İS 1500 dolaylarında, Kristof Kolomb’la Çin’e gidelim derken kazara Amerika’lara tosluyorlar. Kolomb’un takipçileriyle de ilk ağızda Çin’i veya Hindistan’ı değil Amerika’ları ele geçiriyorlar. Kuvvet dengesi bakımından kendilerinden çok zayıf yerli toplumlar bunlar. Madeni zırh ve silahları bile yok; yarı çıplak bedenleri ve kenarına obsidyen geçirilmiş ağır tahta balyozlarıyla savaşıyor. Dolayısıyla karşılarındaki İnkaları ve Aztekleri çok küçük kuvvetlerle altedebiliyor İspanyollar. Yağmalıyor, sömürgeleştiriyor, altın ve gümüş madenlerinde çalıştırıyorlar. 1500-1750 arasındaki bu Yeni Dünya yağması Avrupa’daki servet ve sermaye birikimini çok büyük ölçüde hızlandırıyor. Aksi takdirde Avrupa’nın kapitalizme ve sanayi devrimine sıçraması çok zor. Bırakın sanayi devrimini; 1750’lere kadar Hint Okyanusu ticaretine giremiyor Avrupa tüccarı. Çünkü alım gücü yok; (a) altın ve gümüş gibi kıymetli madenler bakımından çok fakir; (b) Çin ve Hindistan gibi çok daha ileri klasik uygarlıklar karşısında satacak (ihraç edecek) bir şeyi yok. Uzun süre mal beğendiremiyorlar Çin ve Hint tüccarına. Fakat ne oluyor; bu nakit satın alma gücü de, ihraç edebilecekleri yeni yeni ürünler de Amerika’lara el koymalarından geliyor. 1750’lerden itibaren bu sayede Hint Okyanusu ticaretine, Çin-Hindistan ekonomik bölgesine giriyor ve elle tutulur bir ekonomik üstünlük sağlamaya başlıyorlar. Ardından sanayi devrimi perçinleyici ve mutlaklaştırıcı oluyor.

Özetle, tekrar edeyim, Batının dünyanın geri kalanı üzerinde yükselişi ya da Batının çokgelişmişleşmesi ve Doğunun azgelişmişleşmesi dediğimiz şey, insanlık tarihinin sadece son iki üç yüzyılı. Bu iki üç yüzyıl içinde de Amerikan emperyalizmi topu topu 75 yıllık. Sakın, ezelden beri var sanmayalım; 19. yüzyılda veya 20. yüzyılın neredeyse bütün ilk yarısı boyunca emperyalizm dendiğinde Amerika anlaşılmıyordu. Öncelikle İngiltere anlaşılıyordu; belki biraz da Fransa ama asıl, “üzerinde güneşin batmadığı imparatorluk” diye bilinen Britanya imparatorluğu ve emperyalizmi anlaşılıyordu. Dönemin bütün akademik ve siyasi literatürü ile edebiyatına sinmiş durumdaydı İngiltere’nin üstünlüğü. Jules Verne’in (aslen bir Hint mihracesi olduğunu imâ ettiği) Kaptan Nemo’su, adını vermeksizin “o ülke”yi nefretle anıyor; Nazım Hikmet gençlik şiirlerinde “adalı haydut”tan söz ediyordu. Amerika’nın dünya siyaset sahnesinde öne çıkması ve Batının başına geçmesi ancak 1945 sonrasında oldu.

Sosyal Formasyonları Kavrayabilmemize Marksizm Büyük Katkıda Bulundu

Batı değerleri için de benzer bir serüven mi söz konusu?

Tabii. Bizim Batı ile özdeşleştirmeye alıştığımız değerler, yani demokrasi, liberalizm (veya liberal demokrasi), bireysel hak ve özgürlükler, dinsel ve toplumsal hoşgörü, çok-kültürlülük… Önce bir ayırım yapayım; ben bunlara Batıya özgü değerler değil, tarihin bir noktasında Batıyla çıkagelen değerler diye bakıyorum. Batıyla iki yönlü bir özdeşlik söz konusu değil yani; Batıya münhasır olması başka, Batıyla çıkagelmesi başka. Örneğin Yahudi-Hıristiyan inanç geleneği için belki Batıya münhasır diyebiliriz ama yukarıda saydığım diğer değerler için diyemeyiz bunu. Bir parantez açabilirsem, meselâ Marksizm için de, Marksizm’e münhasır şeyler ile Marksizm’le çıkagelen şeyler arasında bir ayırım yapabiliriz. 19. yüzyılda tarihçilikte bazı şeyler Marksizm’le çıkageldi. Tarihsel gerçekçiliğe, tarihsel düşünme kapasitemize, sosyal formasyonları (toplumu ve toplumları) birer bütün olarak kavrayabilmemize Marksizm büyük katkıda bulundu. Bir yere kadar bu sezgiler, duyarlılıklar ve teorileştirmeler Marksizm’le sınırlıydı. Öyle olmaktan çıktı; zamanla bütün tarihçiliğe mâl oldu. Proletarya ihtilâli ve diktatörlüğü (teorisi ve pratiği) ise Marksizm’e münhasır kaldı (ve kadük oldu). Buna benzer bir ayırım yapıyorum, Batıya münhasır olan ile Batıyla çıkagelenler arasında.

Neden Batıyla çıkageldi; ona da değinirsek mesele biraz daha anlaşılabilir. Demokrasi, liberalizm, anayasalar, parlamentolar, bireysel hak ve özgürlükler… Bunların da insanlık tarihinin topu topu son 200 yılında ve Batıyla birlikte ortaya çıkmasının çok güçlü bir nedeni var. Çünkü bunları mümkün kılan göreli refah ancak son 200 yılda oluştu. Kuşkusuz insanların tamamı bu refahı eşit olarak paylaşmıyor. İlk önce Batıda doğdu; orada nisbî bir bolluk oluştu ve sonra dünyanın kalanına yayılmaya başladı. Hâlâ da dünyanın kalanına yayılması son derece eşitsiz ve buna ayrıca değineceğim. Ama sanayi devrimi öncesindeki genel ve bütünsel yoksulluk, geleneksel tarım ve köylü toplumlarının yoksulluğu, bugün bizim tasavvur edebileceğimiz bir şey değildir kolay kolay. Şunu görmemiz lâzım; beş bin yıllık medeniyet tarihinin de yüzde doksanı, 4500-4700 yılı boyunca, sonraki Batı dâhil dünya çok yoksuldu. Her toplumun yüzde 90-95 kadarı köylüydü. Köylü deyince de bugünkü Türkiye çiftçisini anlamamak lâzım;

İlkçağ ve Ortaçağ köylüleriydi söz konusu olan. Belki kerpiç, belki saz veya hasır örgü, dar, basık ve karanlık izbeler ile bitişiğindeki ağıllarda hayvanlarıyla birlikte yarı aç yarı tok yaşayan, kalorik minimumların sınırında gezinen, kendilerinin ve sığırlarının sıskası çıkmış, gün doğumuyla kalkan ve günbatımıyla yatan, bebek ve çocuk ölüm oranları çok yüksek, ortalama hayat beklentisi 40-45 yılı ancak bulan yüz milyonlarca insan söz konusuydu (milyarlar diyemiyorum, çünkü dünya nüfusunun ilk 1804’te 1 milyarı ve 1927’de 2 milyarı geçtiği tahmin ediliyor). Bu yoksul köylü kitlelerinin tepesinde ise çok küçük elitler oturuyordu. İster XIV. Louis dönemi Fransız mutlak monarşisinin, ister Osmanlı hanedanı ve sarayının debdebesi aslında toplumun yüzde 1’i kadar bir elitle sınırlıydı. Medreseler (veya Avrupa’da dinî kolejler) dışında, örgütlü, okullaşmış ve hele temel eğitim diye bir şey de yoktu. Dolayısıyla yaygın okuryazarlık da söz konusu değildi.

Bu genelleştirilmiş yoksulluk koşullarında monarşiden ve hanedan devletlerinden başka bir şey olamazdı. En basiti, yönetici elit ile ezici çoğunluğu köylü olan halk arasında belirli bir kamusal alanın, onun da içinde bir siyaset sahnesinin, siyaset “sınıfı”nın ve siyasal katılımın teşekkül etmesi mümkün değildi.

Farklı fikir ve platformların yazılı ve basılı propagandası mümkün değildi (18. yüzyılın ikinci yarısının basın, dergicilik, ansiklopedicilik, kitap yayıncılığı ve okuryazarlık patlaması olmasaydı, muhtemelen Fransız Devrimi gerçekleşemezdi). Eski Yunan şehir devletleri gibi son derece küçük yerleşimler dışında, geniş ve çok heterojen alanların “demokrasi” ile veya tek bir hükümdarın mutlak otoritesi dışında herhangi bir yöntemle idaresi mümkün değildi. Özetle, Batının yükselişinin beraberinde getirdiği, liberal demokrasiyle ilişkilendirdiğimiz ve şahsen benim bütün insanlığa mal olmasını arzu ettiğim değerler ve siyasi pratikler de sanayi devrimi ve sanayi kapitalizminin beraberinde getirdiği bolluk ve zenginlik sayesinde mümkün olabildi.

Bu kronolojiik gözlemlerden nasıl bir sonuç çıkarıyorsunuz?

Bir, hiçbir şeyin ebedî olmadığı, her şeyin geçici ve değişken olduğu sonucunu çıkarıyorum. İki, daha önce sözünü ettiğim, tarihin giderek hızlanması ve her bir çağın öncekinden daha kısa sürmesi çerçevesinde, acaba, diyorum, bizim bildiğimiz ve tanıdığımız şekliyle “modernite = Batı modernitesi” de miadını dolduruyor olabilir mi? Yeniçağ veya Erken Modernite, kabaca 1500-1800 arası, yani topu topu 300 yıl. Yakınçağ veya Modernite, geç Modernite ya da Sanayi Modernitesi, kabaca 1800’den 1990’lara yani Sovyetlerin çöküşüne; dolayısıyla daha kısa; alt tarafı 200 yıl. Şimdi yeni bir çağdayız aslında; henüz sadece Modernite Sonrası (postmodern) diye tarif edebiliyor ama pek içini dolduramıyoruz. Bilmiyorum, bu fay hattı Batının iki üç yüzyıldır alıştığımız üstünlüğünün de sonu olabilir mi? Çeşitli işaretler ufak ufak bunu düşündürtüyor.

Nasıl bir çöküş, iniş veya gerileyiş söz konusu olabilir?

Burada şematizme düşmemek lâzım. Bugünden yarına çökecek, Amerika’da ve/ya Avrupa’da devrim olacak ya da dünya halkları bir şekilde gelip Batıyı zapt edecekler demiyorum. Zaten böyle büyük değişimlerin alacağı biçimi önceden tahmin etmek kesinlikle imkânsız. Ancak bazı trendlerden söz edebiliriz. Bu trendlerin birikme ve kesişmesinin hangi noktada ve nasıl bir dönüşüme yol açacağını öngöremeyiz.

Şunun altını çizmek lâzım. Kapitalizm öncesine, modernite öncesine kıyasla büyük bir bolluk ve zenginlikten söz ettik. Batının başarısı ya da belki bizim Batının başarısı olarak gördüğümüz kapitalist modernitenin başarısı ve dünyada umut kaynağı olmaya devam etmesi, ekonomik büyümeye bağlı. Her toplumun belirli bir taşıma kapasitesi var. Mevcut teknolojiyle ve ekonomik kaynaklarıyla, limitte ne kadar nüfusu kaldırabilir? Nüfus o limitlere toslar ve ekonominin taşıma kapasitesini aşarsa, çatırtılar kaçınılmaz olur. Eğer büyüme varsa ve sürekliyse, eh, küçük küçük sorunlar olabilir ama taşıma kapasitesi de genişleyeceği için çok temel bir sorun olamaz. Çünkü pastanın tamamı dünyanın tamamında ve her yerde büyüyor; tek tek ülkelerden bazıları daha hızlı, bazıları daha yavaş büyüyebilir ama son tahlilde Amerika’da da, İngiltere’de de, bütün Avrupa’da da, Çin’de de, Hindistan’da da ve Türkiye’de de büyüyor demektir. Dolayısıyla pastadan herkesin aldığı pay artar ve bölüşüm kavgaları keskinleşmez. Kapitalizm arada bir tökezleyerek de olsa yoluna devam eder.

Peki ama büyüme durursa ne olur? Unutmayalım; Marx’ın böyle bir öngörüsü vardı kapitalizmin geleceği hakkında. Belirli bir ekonomik kriz ve çöküş öngörüsü vardı ve buna eklemlenen bir de işçi sınıfı devrimi ve sosyalizm öngörüsü vardı. Biri ekonomik, diğeri siyasîydi; kriz devrimi tetikleyecekti. Sosyalizm yürümedi, ihtilâl diktatörlüğe dönüştü, o eski işçi sınıfı da mevcut değil artık. Dolayısıyla iki unsuru ayıralım ve işin ikinci kısmını koyalım bir yana. Ama bu, ilk kısmını, doğrudan doğruya kapitalist gelişmenin geleceğine ilişkin ekonomik boyutunu da toptan göz ardı etmemizi gerektirmiyor.
Marx’ın nihaî kriz yaklaşımında, zaman içinde yatırımların azalması eğilimi, dolayısıyla efektif talep yetersizliği ve üretilen toplam zenginliğin “realize” edilemezliği (satılamazlığı, paraya çevrilemezliği) gibi faktörler büyük yer tutuyordu. Bunların ne kadar ciddî olduğunu, 20. yüzyılın ilk yarısında Keynes de tescil etti bir bakıma. 1929’da patlak veren Büyük Bunalımdan hareketle, yatırımları ve toplam talebi ayakta tutmak için mutlak serbest piyasa idealinden uzaklaşan maliye politikalarını makroekonominin ana mecrasına yerleştirdi.

İlginçtir, bugün Batı sosyal bilimlerinde, Batı uygarlığı çökebilir mi tarzı sorgulamalar gündeme geliyor. Bu arayışların görünüşte Marx’la herhangi bir teorik devamlılığı yok gibi. Lâkin herkesin gözü önündeki bazı olaylardan hareketle, büyümenin sürüp sürmeyeceğini soran iktisatçı, tarihçi ve çevrebilimciler çoğalıyor. Bugünkü Batı ekonomilerinin, büyümenin durabileceği veya önemli ölçüde yavaşlayabileceği yolunda sinyaller verdiğini düşünüyorlar.

Küresel Isınmadan Kaynaklanan Çevre Sorunlarıyla Yüz Yüzeyiz

Büyümeyi durdurucu tehlikeler nereden gelebilir?

İlki çevre, yani ekolojinin zorlanması. Marx bunu öngörmemişti; kapitalist modernitenin çevreyi tüketerek ve yok ederek sürdürülebilir büyümeyi tehlikeye düşürebileceğini fark edememişti. Anlaşılabilir, çünkü 19. yüzyılda henüz çok belirgin değildi bu süreç; doğa sınırsız gibi gözüküyordu. Günümüzde ise bu sorun çok ön planda; herkes bunun oldukça farkında. Çevrecilik bazen estetik ve ahlâkî bir fantezi gibi anlaşılabiliyor. Oysa küresel ısınma, Kuzey Buz denizi ile Grönland ve Antarktika buzullarının giderek hızla eriyor olması, dolayısıyla genel deniz seviyesinin yükselmesi tehlikesi, gene küresel ısınmaya bağlı olarak taban sularının çekilmesi ve kuraklıkların sıklaşıp uzaması, toprak erozyonu, atmosferin kirlenmesi, fosil yakıtlarının tükenmesi gibi bir dizi muazzam sorunla yüz yüzeyiz. Bunların hepsi, tek tek ve bir arada, üretimi ve büyümeyi yavaşlatma, hatta durdurma potansiyeli gösteriyor.

Bu kadar göze çarpmayan başka bir olay var (ki bu, Marx’a daha yakın ve yatkın bir gözlem): Ekonomik kutuplaşma ve katmanlaşmanın derinleşmesi. Kapitalizm bu açıdan çeşitli alt aşamalardan geçti ve geçiyor. Sanayi Devriminin ilk başlarında fabrikatör ve bankerler ile işçiler arasındaki uçurum korkunçtu. 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren işçi sınıfının ve diğer çalışanların durumu bir nebze düzelmeye başladı. Üzerine 20. yüzyılın, Birinci Dünya Savaşı sonrasının refah devleti uygulamaları geldi. Toplumun önemli kesimleri belirli bir orta sınıf refahına kavuştu. Bugün ise çeşitli araştırmalar, gelir ve servet eşitsizliklerinin tekrar uçurumlaştığını gösteriyor. Hem ülkeler arasında hem de tek tek ülkelerin kendi içinde, en zenginler başlarını almış gidiyor. Ve toplumun bu en zengin üst kesimleri aynı zamanda insanlık durumuna en fazla zararı veriyor. Çok basit bir örnek, karbon gazı emisyonları yani ozon tabakasını delen gaz emisyonları. Dünya çapında en zengin yüzde 10’un karbon gazı emisyonları, kalan yüzde 90’ın emisyonlarına aşağı yukarı eşit çıkıyor. Onların fabrikaları, maden işletmeleri, lüks tüketimi bir yanda; Afrika’nın savanlarında üç beş sığırla geçinmeye çalışan Masai’ler, Çin’in veya Hindistan’ın geniş kırsal alanlarındaki en az iki milyar köylü, Kolombiya yamaçlarında kahve ve kakao yetiştiren çiftçiler diğer yanda. Hepimizi tehdit eden sera etkisi, Amerika’sıyla, Avrupa’sıyla, Çin’iyle ve Rusya’sıyla yeryüzünün süper milyarderlerinden kaynaklanıyor. Daha genel olarak, öyle bir süper zengin kesim oluşmakta ki, zenginliğiyle ne yapacağını bilmiyor. Bilemez de. Çünkü bu zenginliği tüketmesi hatta bu zenginliğe kendisinin bilfiil temas etmesi imkânsız aslında. Forbes dergisine göre, dünyada 2000’i aşkın dolar milyarderi var (yani net serveti bir milyar dolardan fazla olan kişi). Yakın geçmişte Suudi Arabistan’da bir çeşit hükümet darbesi oldu; bazı prensler tutuklandı. Açıklanan servet rakamlarına baktınız mı? Kimileri için 15-20 milyar dolardan söz ediliyor (Suudi Arabistan’ın kral ve en yakınları hariç ilk dördü sırasıyla 21.7, 19.8, 18.2 ve 15.3 milyar dolar). Dünyanın en zengin on bir kişisinin servetleri ise Money dergisi tarafından 90.2, 90, 83.2, 74.3, 72.2 , 69.7, 62.1, 53.3, 53, 48.5 ve 48.5 milyar diye sıralanıyor (son ikisi Koch kardeşler). Çok küçük bir kesim modern ekonomi ve teknolojinin verdiği olanaklarla çok aşırı kazanıyor ve bunun sadece bir kısmı tekrar yatırıma, dolayısıyla genişletilmiş yeniden üretime dönüşüyor. Ama önemli bir kısmı da âtıl duruyor veya sadece o çok küçük elitin ultra-lüks tüketim çemberi içinde dönmeye devam ediyor. Putin dönemi Rusya’sının süper milyarderleri de servetleri ile ne yapacağını bilemiyor. Bırakın süper yatları; gidip İngiltere liglerinden futbol kulübü bile satın alıyorlar. Öyle bir servet söz konusu ki tüketilebilir ve tadı çıkarılabilir gibi değil. 2050 yılına gelindiğinde, deniyor, ABD ve İngiltere esas olarak iki sınıflı toplumlara indirgenecek: bir süper zenginler, bir de başka herkes. Ve bu arada insanlığın yaklaşık yarısı günde 3 dolardan (yaklaşık 11-12 liradan) az bir parayla geçinmeye devam ediyor.

“Liberal kapitalizmin dokunulmazlıkları kapitalizmin sürdürebilirliğini tehlikeye atıyor”

Belki çok ütopik bir şey söyleyeceğim ama, yeni süper zenginler kesimi servetlerinin birazını olsun topluma geri vermeyi genellikle aklından hayalinden geçirmiyor. “Bu servet neye yarar, ben bu servetin ne kadarını tüketebilirim, 50 milyar değil de sadece 10 milyarım olsa, yani meselâ 40 milyarımı dağıtsam, farkına bile varır mıyım hiç?” Kimse böyle demiyor; tersine, böyle bir bölüşümcülük geliştirilmek şöyle dursun sürekli köreltiliyor. Liberal kapitalizmin dokunulmazlıkları var; özel mülkiyet dokunulmaz, özel servet dokunulmaz. Meselâ Trump’ın felsefesi, bunların vergilerini artırmak yerine (kapitalizme daha fazla dinamizm kazandıracağı ve büyümeyi canlandıracağı gerekçesiyle) azaltalım yönünde gidiyor. Bu servetlerin bir insanlık fonuna dönüştürülmesi gibi, mevcut uygulamalardan çok daha geniş bir sosyal bölüşümcülük projesi üretmiyor, liberal (veya neoliberal) kapitalist ideoloji. Bunun için gerekli ideolojik ve kültürel konsensüse şans tanınmıyor hiçbir şekilde. Bunun ekonomik büyüme açısından şöyle bir sonucu var; o muazzam servetler faraza yoksul ülkelere yönelik, şimdikinden çok geniş ve gerçekten sürdürülebilir ekonomik kalkınma programlarına kanalize edilmiyor.

Yeri gelmişken belirteyim; Batının ağırlıkta olduğu dünya yönetişim mekanizmaları bu konuda bir şey yapamıyorsa, başka güçler ne yapabilir? Marksist sosyalizm bitti; ne kaldı geriye? Daha önceki söyleşilerimizde hep, “itiraz yeterli değil; İslâm’ın sunacağı, önereceği alternatif nedir” diye sormuştum. Şimdi bunu sırf kültür ve medeniyet açısından değil, doğrudan doğruya siyasi planda da soruyorum. Meselâ İslâm ülkeleri şu ekolojik zorlanma sorununa kendileri sahip çıkacaklar mı? Günümüz dünyasında İslâmiyetin veya İslâmcı akım(lar)ın sıkı bir çevre programı var mı? Ya da Batı kapitalizminin önleyemediği ekonomik uçurumlaşmaya karşı gene çağdaş İslâmiyet’in kendi içinden yeni bir bölüşümcülük ve sosyal refah devleti programı çıkarması mümkün mü? Bunlara cevap vermeyen yeni bir medeniyetler sentezinin şansı ne olabilir?

Göç, Küresel Bir Sorun

Sözünü ettiğiniz ekolojik zorlanma ve ekonomik uçurumlaşma eğilimleri nereye varabilir?

Ülkeler arasındaki en büyük tezahürü göç tabii. Öyle bir göç ki, 20. yüzyılın sonları ve 21. yüzyılın başlarının en büyük uluslararası olayı haline gelmiş durumda. Dünyanın yoksul ülkelerinden bazıları giderek felâket toplumlarına dönüşüyor. İç savaşlar, doğal âfetler, soykırımlar, açlık, AIDS salgınları… Bunlardan kaynaklanan göç dalgaları gelip gelip Batıya vuruyor; öncelikle Avrupa’ya ama aynı zamanda Amerika’ya vuruyor. Avrupa coğrafi konumu itibariyle çok daha açık, ekspoze durumda, çünkü Asya, Afrika ve Ortadoğu’ya bitişik. Amerika ise iki yanında iki büyük hendekle korunuyor: Pasifik ve Atlas okyanusu. Amerika’nın büyük problemini güneyden, Karayipler ve Meksika’dan almakta olduğu Latino-Hispanik göçleri oluşturuyor. Batı ülkeleri buna karşı neye başvuruyor; yasaklar, kısıtlamalar, duvarlar… Günümüzde böyle duvar projeleri sürekli çoğalıyor. Bir zamanlar Çin Seddi vardı; Âkif “Garbın âfâkını saran çelik zırhlı duvar”dan söz ediyordu; Nâzım Hikmet aynı metaforu alıp “emperyalizmin İzmir’den denize dökülen ve yakında Bombay’dan da denize dökülecek olan duvar”ına dönüştürüyordu; Soğuk Savaş yıllarında Almanya’yı, Avrupa’yı ve bütün dünyayı Berlin Duvarı bölüyordu. Komünizm çöktü; şimdi başka duvarlar yükselmeye başladı. İsrail kendi etrafında öyle bir güvenlik duvarı inşa etti ki, aslında o da bunun bir parçası, çünkü bölgeye kıyasla müreffeh, süper zengin İsrail’i yoksul Müslümanlardan koruyor. Trump Meksika sınırı boyunca muazzam bir duvar inşa etmekte ısrarlı (ama herhalde yapamayacak). Lâkin maddî duvarlarla birlikte, hukukî ve manevî duvarlar da söz konusu. Göçü durdurmak için giderek daha fazla kısıtlanan hürriyetler, Batının kendisinin otoriterleşmeye başlaması anlamına geliyor.

Bu da özellikle 2008 kriziyle birlikte büyümenin yavaşlaması, yer yer durmasının bugünden uç vermeye başlayan sosyo-kültürel sonuçlarıyla birleşiyor. Toplumlarda etnik, dini, milli kimlik farkları her zaman var; (bütün Batıda) beyazlar ve siyahlar; (ABD’de ilâveten) Asyalılar, Latinolar, Hispanikler; (İngiltere’de ilâveten) Hintli ve Pakistanlılar; (bütün Ortadoğu’da) Sünni ve Şiiler, Kürtler ve Araplar; (Türkiye’de ilâveten) Türkler ve Kürtler, Ermeniler ve Rumlar… Bunun gibi farklı alt kimlikler her toplumda mevcut. Ama daha önce de söylediğim gibi, eğer ekonomi büyüyorsa ve herkesin pastadan daha fazla pay alma şansı varsa, alt-kimlik farkları büyük çatışmalara dönüşmez, dönüşmüyor. Ne ki pasta büyümüyorsa veya küçülmesi dahi söz konusuysa, o zaman herkes hem kendi elindeki avucundakine sımsıkı sarılıyor hem de birbirinin elindekine göz dikiyor. Yurtdışından yabancı işçiler gelip benim işimi almasın; daha çok kişiyle bölüşmek uğruna refahımdan olmayayım; benden alınan vergiler başkasına gitmesin; enfrastrüktür bana çalışsın; iyi mahalle ve apartmanlarda biz oturalım; iyi okullarda bizim çocuklarımız okusun… Ekonomik büyümenin sarsılmasıyla birlikte böyle korku ve endişeler, tepki ve kıskançlıklar satha çıkıyor. Bu da çeşitli alt-kimliklerin katılaşmasını beraberinde getiriyor. Sertleşen kimlikler arasında şiddet potansiyeli doğuyor. Bütün bunları bugün Fransa’da, Almanya’da, Hollanda’da aşırı sağın yükseliş süreçlerinde aynen görüyoruz. Trump’ın Amerika’sında bütün çıplaklığıyla görüyoruz. DAEŞ de yoktan var olmuş değil ki; Taliban veya El Kaide de yoktan var olmuş değil ki; Marine Le Pen, Geert Wilders veya AfD yoktan var olmuş değil ki; hepsi derinleşen ve katılaşan kimlik çatışmalarının üzerine oturuyor. Bu çatışmalar toplumları iç savaşlara da sürükleyebilir; eğer söz konusu toplum küçük ve zayıfsa, böyle bir iç savaş dış müdahaleye, istilâ ve işgale de yol açabilir.

Dünyada böyle çöküş süreçlerinin ön habercileri var mı, pilot vakalar söz konusu mu, işler biraz daha kötüleşirse Batıda olabileceklere de işaret eden?

Evet, var; işte burnumuzun dibindeki Suriye. Biz bakınca Suriye’yi sadece politik kertede görüyoruz, sadece Esad rejimini görüyoruz ve şöyle düşünüyoruz (yorum 1): Arap Baharı ile bir özgürlük dalgası patlak verdi; Amerika bunu kısmen destekledi fakat sonra (İsrail’in yalnızlaşması korkusuyla) Mısır’da olduğu gibi Suriye’de de geri çekildi; sonuçta diktatörlük yıkılmadı, her şey yarım yamalak kaldı ve kaosa dönüştü. Belirli bir düzeyde doğru ama ardında başka şeyler var mı acaba? Şimdi konunun uzmanları geriye dönüp bakıyor ve şunları da ekliyor (yorum 2): 1990’lar boyunca Suriye’de doğum oranları aşırı yüksekti. Nüfus çok arttı ve ekonominin “taşıma kapasitesi”nin sınırına dayandı. Derken 2000’lerin başında (aslında küresel ısınmanın şiddetlendirdiği; bkz. ekolojik faktörler) büyük bir kuraklık patlak verdi. Taban suları azalıp çekildi; üstelik tam bu sırada hükümet, neo-liberal takıntıları yüzünden sulama sübvansiyonlarını kesmek gibi çok büyük bir hatâ da işledi; kuraklıkla birlikte tarımda çok büyük bir üretim bunalımı meydana geldi. Hızla yoksullaşan, işsiz ve umutsuz gençler kırsal alanları terk edip şehirlere göç etmeye başladı. Fazla nüfus bunu taşıyamayan şehirlere yığıldı. (Bu noktada, ekilebilir toprakların sınırına varılması ve tarımsal arazinin nüfusu taşıyamaması sonucu 16. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Osmanlı İmparatorluğu’nun yaşadığı Suhte İsyanları ve giderek Celalî İsyanlarını, Mustafa Akdağ’ın ifadesiyle Büyük Kaçgun’u hatırlamamak olanaksız.) İşte bu koşullarda, eskiden beri mevcut ama rejimin bastırdığı bütün alt-kimlik çatışmaları patlak verdi. Cemaatler arası şiddet baş gösterdi ve 2011 iç savaşına götürdü.

Bu iki yaklaşım birbirini dışlayan şeyler olmayabilir. İkincisinin (sosyo-ekonomik krizin) üzerine birincisi (Tunus’tan yuvarlanarak gelen Arap Baharı dalgasının siyasî tetikleyiciliği) bindi de diyebiliriz. Fakat asıl önemli olan şu: yorum 2’deki anlatım, Batıyı ve genel olarak modern dünya sistemini tehdit ettiğini söylediğimiz bütün yapısal unsurları içeriyor. Bu anlamda, belki bir pilot vaka gözüyle bakmak lazım Suriye’ye. Belki de bizim, Batının ve bütün dünyanın kaderinin (kaderimizin) ne olabileceği hakkında bir şeyler söylüyor. Tabii buna, Batıya ve özellikle Amerika’ya özgü bazı faktörleri de eklemek gerekir. Devleti, ordusu, nükleer cephaneliği, istihbarat servisleri ve teknolojisi, uzaydaki uyduları, bütün deniz ve okyanuslardaki filoları, uluslararası yatırımları, yardımları ve diğer çıkarları, dış politikasında el attığı bölge ve ülkeler… düşünüldüğünde, devasa ve çok karmaşık (complex) bir sistem, ABD dediğimiz şey. Bütün karmaşık sistemler gibi, sürekli enerji (yani kaynak) yutuyor; giderek de karmaşıklaşıyor ve daha fazla, daha fazla kaynak gerektiriyor. Bunlar dünya çapında hegemonya peşinde koşmanın, dünya jandarmalığına oynamanın kaçınılmaz bedeli. Bir zamanlar Roma İmparatorluğu fazla büyüme ve karmaşıklaşmanın yükünü taşıyamaz olmuştu. Bugün ise belki ABD benzer bir noktaya gidiyor. Zaten bakın, Trump’ın “Önce Amerika” (America First) sloganı ve kâh Birleşmiş Milletler bütçesine, kâh NATO harcamalarına bu kadar katkı yapmayacağını söylemesi, ya da (Kudüs konusunda aleyhte oy kullandıkları gibi bahanelerle) çeşitli ülkelere yardımı kesmekten dem vurması, herhalde bu tür sıkıntı ve çıkmazları yansıtıyor.

Kapitalizm; Bencildir, Miyoptur

Kriz belirtileri çoğalıyorsa ve önümüzde Suriye gibi bir örnek de varsa, neden önlem alınmıyor?

Bir kere, şu anda hükümetler nezdinde bütünsel bir kavrayış ve ortak bir teşhisten söz etmek mümkün değil. Akademi, üniversiteler, bilim ve düşünce insanları ayrı; politika ve politikacılar ayrı. Biri diğerine otomatik olarak söz geçiremiyor. İkincisi, kapitalizm (kapitalizm olarak) bencildir, miyoptur, burnunun ucundan ötesini kolay kolay göremez. Örneğin gerek ekolojik tahribat konusunda, gerekse derinleşen eşitsizlikler konusunda çok yayın var (meselâ bkz. Piketty ve Krugman), ama Amerika’da bütün Cumhuriyetçi Parti ve hele Trump ekibi, bu sorunları düpedüz yok sayıyor. Küresel ısınmanın durdurulması, en azından yavaşlatılması pekâlâ mümkün. Ama bunun kısa vadede çok ciddî bir maliyeti var ve o bedeli ödemek istemeyen büyük çıkar grupları söz konusu. Ekonomi biliminde “dış ekonomiler” veya “dış efektler”den söz edilir (external economies). Tek tek üretici ve tüketicilerin bazı kararları, herkese zarar verebilir; müdahele edilmediği takdirde kendilerinin ödemeyeceği, kimsenin ödemeyeceği genel bir maliyet doğurur. Bu noktada mutlak piyasacılık, mutlak laissez-faire’cilik işlemez artık; bu maliyetin kolektif bir şekilde karşılanması gerekir.

Gelgelelim bir ideoloji, genel bir teorik kalıp olarak liberalizm (ekonomik liberalizmden söz ediyorum) bunu derinlemesine benimseyemez; sürekli direnir ve ayak sürür, en hafifinden. İşte görüyoruz, Trump’ın seçim kampanyasının çok önemli bir parçasıydı, küresel ısınmanın insan ürünü olmadığı; çevre vergileri ve emisyon-kirlenme kısıtlamaları Amerikan sanayisinin gelişmesini yavaşlatıyor diye Paris anlaşmasını bile terk etti; dünyanın çevre konusunda ulaştığı bu en önemli konsensüsten çekti Amerika’yı tek taraflı olarak. Çok tipik bir bencillik ve miyopluk örneği. Kısa vadede bu maliyeti ödemek istemiyor, bütün kanıtlar herkesin gözü önündeyken. Bu sohbetin başlarında da söyledim; ilk defa geçtiğimiz Ağustos ayında, bir Rus tankeri Kuzey Kutup Dairesi boyunca Norveç’ten Güney Kore’ye buzkıran refakati olmaksızın gidebildi. Neden? Çünkü deniz artık bütün o rota boyunca donmuyor da ondan. Gerçekler bu kadar çıplak, alenî. Peki, Grönland ve Antarktika buzullarının erimesi hızlandığı için, bundan yirmi otuz yıl sonra Manhattan’ın sular altında kalması tehlikesi belirirse ne olacak? Ben söyleyeyim ne olacağını; muazzam bir(er) deniz seddi kurmak gerekecek, New York’un da etrafına, Londra, Boston, Bristol ve Liverpool’un da etrafına. Venedik giderek batıyor ve sulara karşı korunması çok zorlaşıyor. Diyelim ki Venedik, üzerine kurulduğu zemin itibariyle özel bir problem; ne ki, bugün istisnaî olan yarın genel bir sorun halini alacak. Fakat bunun muazzam maliyetini kimse düşünmüyor nedense. Bugün küresel ısınmayı önlemek, tek tek firmalara ve ABD hükümetine, ödemek istemedikleri bedeller getiriyor. Ama bu yapılmazsa bunun çok daha fazlasını yirmi, otuz veya elli yıl sonra ödemek zorunda kalacaklarını kabul etmek istemiyorlar. “Çizgi dışılık” veya “çizgi dışı olaylar” (non-linearities) diye bir kavram var; normal gelişme beklentisinin tamamen dışındaki “sapma”ları anlatmak için kullanılıyor. 2008 ekonomik krizi, DAEŞ’in zuhuru, Brexit (İngiltere’nin hiç beklenmedik bir şekilde Avrupa Birliği’nden ayrılmaya karar vermesi), nihayet Trump’ın seçilmesi bütün bunlar günümüz dünyasında çoğalmakta olan “çizgi dışı” olaylar. Bunların çoğalmasının genel bir krizin yaklaşmasını yansıttığı düşünülüyor. Ama küresel ısınma öyle değil. Son derece öngörülebilir bir süreç. Tamamen miyopluk ve bencillik yüzünden göz yumuyorlar.

Geçtiğimiz söyleşilerde de tüm dünyanın refahı uğruna Marshall Planının bir benzerine, ama belki çok daha büyüğüne ihtiyaç var dediniz. Böyle bir planın maliyeti de var tabii. Ama şimdi bir yandan da bakıyoruz, Amerika PYD’yi destekliyor; belki farklı ülkelerde bunun gibi birçok örgütü besliyor. Bu maliyete katlanıyor, ama tüm dünyaya huzur getirebilecek başka bir maliyetin altına girmek istemiyor Bu sadece bir vizyonsuzluk sorunu mu?

Evet, bence esas olarak bir ideoloji ve ideolojiden kaynaklanan vizyonsuzluk sorunu. Son tahlilde bu, demin sözünü ettiğim kısa, orta ve uzun vâdeli maliyetleri görememe sorunu. Yöneticiler, hükümetler, iktidarlar belli bir anda etraflarını saran acil sorunları görüyor ve hemen nasıl bir önlem alabilirim diye düşünüyor. Amerika’yı yönetenlerin tamamı veya bir bölümü, bugün yeryüzünün çeşitli köşelerindeki Amerikan nüfuzunu nasıl idame ettirebileceklerine bakıyor, ama yirmi yıl sonrasının dünyasıyla ilgili bir soru sormuyorlar. Şimdi, şu anda bu örgütlere ihtiyaçları var. Ortadoğu’nun ve petrol kaynaklarının güvenliği için DAEŞ’in elimine edilmesi, Irak ve Suriye’de istikrar sağlanması lâzım. Bunun için sahada kimlerle işbirliği yapabiliriz? Bu çerçevede, bu sığlıkta düşünüyorlar. Bir adım geriye gidelim. 1979’da Sovyetler Birliği Afganistan’ı istila ve işgal etti. ABD ise Sovyetler Birliği’ni mümkün olduğu kadar zor durumda bırakmak, bataklığa çekmek ve iyice hırpalamak için, Taliban veya El Kaide’nin ataları diyebileceğimiz Müslüman mücahidin örgütlerini destekledi. Selefi ve cihatçı eğilimleri vardı ya da selefi cihadizm büyük ölçüde bu fidelikten yeşerdi. Şimdi ise, ironiktir, ABD bir “felâket toplumu”na (disaster society) dönüşen Afganistan’da Sovyetlerin yerini almış ve sonu gelmeyen bir savaşa batmış durumda, (Afganistan’ın çökertilmesinde Sovyetlerin sorumluluğu da muazzam, kuşkusuz.) Bu benim söylediğim, tarihin “öngörülemeyen sonuçlar yasası” gibi bir şey.

Benzer bir şeyi Türkiye açısından da söyleyebiliriz. Sadece son AK Parti iktidarı değil, bütün Cumhuriyet yönetimleri Kürt meselesine nasıl baktı? PKK ile savaşın ve şimdi kuzey Suriye’deki operasyonların Türkiye’ye maliyeti acaba yılda kaç milyar dolar? Bu sorun nereye gidiyor ve nasıl çözülebilir? Cumhuriyet kurulduğundan bu yana kimse bunun uzun vâdeli maliyet hesabını yapmadı.

1922’de Büyük Taarruz zaferle sonuçlandıktan sonra, Cumhuriyetin ilânına kadar on üç ay daha geçti aradan. Millî Mücadeleyi yöneten, önderlik eden ve kazanan elit, söz konusu on üç ay boyunca kendi içinde ne yapacağını, bundan sonra ne olacağını tartıştı.

Mustafa Kemal’in o sırada Kürtlere özerklik fikrini ciddi olarak düşündüğü açık. Belgeleriyle ortada. Herhalde yurt gezilerinde diğer önde gelen komutanlara ve mülkî amirlere götürüyor; taraftar bulmuyor ki geri çekiyor, vazgeçiyor bu fikirden. Başka her şey eşit olmak kaydıyla, 1922’de Mustafa Kemal’in ortaya attığı formül bir şekilde uygulansaydı, Türkiye bugün siyasi ve ekonomik bakımdan çok daha ilerde olmaz mıydı? 1925’teki Şeyh Sait isyanından bu yana Kürt sorununu güvenlikçi yöntemlerle çözme veya belirli sınırlar içinde tutma çabasının maliyetini zaman içinde toplayabiliyor musunuz? Bu sorunun bize uzun vadede maliyeti nedir, bu kamburdan bir bütün olarak nasıl kurtulabiliriz diyen bir devlet adamı çıkmamış Türkiye’de (veya düşündüyse bile hayata geçirememiş). Vizyon sorunu Amerika ile sınırlı değil; onu demek istiyorum.

AK Parti İle MHP Arasındaki İttifak

Aslında sadece liderin belirli vizyonun olması yetmiyor tek başına. Bu vizyona halkın da katılması önemli. Bu destek olmazsa, belki vizyonunu uygulamaya kalktığında iktidardan düşecek, yapmaya çalıştıkları yarım kalacak ya da belki yapmak istediği başka şeyleri de yapamayacak…

Aynen. Politika yapılabilirliğin sanatı. Bazen neyi zorlayabilir, neyi zorlayamazsınız; bilmek zorundasınız. Her şey bıçak sırtında; çok ince çizgiler söz konusu. Mustafa Kemal’in kendisi pek İttihatçı değil, en azından İTC’ye muhalif ve marjinal. Herhalde İttihatçılıktan daha ileri, daha geniş bir vizyonu da var. Ama Mustafa Kemal’in kadrosu hemen bütün paşaları, albayları, yarbayları, binbaşıları, vali ve kaymakamları İttihatçı. Bugün gelinen koşullarda da Cumhurbaşkanı Erdoğan için MHP ile ittifak hayatî önem kazandı. Dolayısıyla Kürt meselesinde atacağı her adım, en azından 2019 seçimlerine kadar, MHP’nin ne yapacağı veya yapmayacağı ile sınırlı.

Peki, bu kriz gelip çatar ve derinleşir, keskinleşirse Batı çöker mi gerçekten? Batı çöker de biz (veya dünyanın kalanı) ayakta mı kalır? Bu arada “Batı değerleri”ne ne olacak?

Bütün sorunlar Batı uygarlığından ve/ya kapitalizmden, kapitalist moderniteden kaynaklanıyor, öyleyse çöküş de onlarla sınırlı kalır, yok öyle bir şey. İnsanlık olarak batmak veya çıkmak problemiyle yüz yüzeyiz. Dünya ekonomisi bir bütün; küreselleşme bir vakıa. 1929’da patlak veren Büyük Bunalım Amerika ile sınırlı mı kaldı? Hattâ Avrupa ile sınırlı mı kaldı? Bütün dünyayı etkiledi; genel bir demokrasisizleşmeye yol açtı; bu arada Türkiye’yi de rayından çıkardı, 1920’lere kıyasla çok daha katı ve otarşik bir devletçiliğe itti ve Tek Parti diktatörlüğünü pekiştirici bir rol oynadı. Bugün de öyle olur.

Çok kapsamlı zincirleme reaksiyonlar meydana gelir. Batının en büyük ekonomilerindeki küçülme ve daralma herkesi küçültür ve daraltır.
Batı otoriterleşirse başka her yerde demokrasi yeşermez. Batı toplumlarının alt-kimlikleri arasında şiddet tırmanırsa, bu da bütün dünyayı dolaşır, yeryüzünün her köşesine sirayet eder. (Öyle çok fazla yer de yok kaçacak. Marjlar: en güneyde belki Avustralya ve Yeni Zelanda, en kuzeyde belki İsveç, Norveç ve İzlanda). Bunların tam nasıl gerçekleşeceğini bilemeyiz, ayrıntılarını tasvir etmeye kalkamayız, ancak içeriğini bu genellik ölçüleri içinde tahmin edebiliriz. Tabii çok şey demokrasi güçlerinin toparlanması ve direnmesine bağlı. Ama Batı uygarlığının en azından kırılganlaşması ve bir gülün solması gibi yavaş yavaş solması, eskimesi, eprimesi söz konusu olabilir. Değerleri sordunuz; evet, kritik mesele değerlerdir. Batı kendi yükselişiyle birlikte çıkagelen ve giderek bütün insanlığa mal olan demokratik değerleri şu veya bu ölçüde terk edebilir; bu değerlere bağlılığı inandırıcılığını yitirebilir; yerini bugünkünden çok daha yaygın ve derin bir çifte standartlılık alabilir. Bunun da şimdiden bazı işaretleri mevcut. ABD’de Trump yönetimi Amerika’yı Amerika yapan demokratik değerleri hızla aşındırıyor. Ku Klux Klan’a varıncaya dek ırkçılıkla flört ediyor; göçmenlere kapıyı kapatıyor; dinî hoşgörü yerine İslamofobiyi, farklı kökenlerden insanları tek bir potada birleştirme ve kaynaştırma yerine bölme ve ayırmayı, hoşgörü yerine bağnazlığı pompalıyor.

Referandum sürecinde Hollanda ve Almanya, Türkiye ve AK Parti ile çatışmalarında kendi eşitlik, demokrasi ve siyasal özgürlük ölçütlerini askıya alıverdi. Dünyanın pek çok yerinde güvenlikçilik ve otoritarizm yükselişte. Acaba Batı inişe geçerken Çin gibi otoriter tek parti yönetimlerinin yükselişine mi tanık olacağız? İki dünya savaşı arasında, 1918-1939’da olduğu gibi, insanlık şu âna kadar tanıdığımız şekliyle demokrasiye sırt mı çevirecek?

Mark Mazower Karanlık Kıta’sında demokrasinin 1918’de önce yükseldiğini (cumhuriyetlerin kurulduğunu, anayasaların kabul edildiğini) ama sonra düşüşe geçtiğini söylüyor; 1920’lerden itibaren demokrasinin “terkedilmiş tapınağı”ndan söz ediyor. Gene böyle mi olacak? Bir yönüyle insanların kanıksadığı, soğuduğu ve yabancılaştığı (Batıda seçimlere katılma oranlarına bakın), bir yönüyle ise toplumları yönetilemez hale getirmekle suçlanan “mevcut demokrasi”nin yerini, hiç olmazsa bir süre, geçmiş imparatorlukları andıran otoriter rejim ve sistemler mi alacak? Ben bir demokrat olarak kendimi böyle bir döneme başını görmeye başladığım ama herhalde sonunu göremeyeceğim bir döneme hazırlamak ihtiyacını duyuyorum.

Karanlık veya kararan bir tablo çiziyorsunuz. Herhangi bir ülke, meselâ Türkiye, Batıyla ilişkilerinde nelere dikkat etmeli; nasıl yol alabilir bu giderek zorlaşan uluslararası ortamda?

Hem bireyler hem ülke açısından konuşuyorum.

Bir. Bütünün farkında olmalı; nereden geçtiğimizi veya geçeceğimizi bilmeli; bu bilincin sabrı ve serinkanlı tahammülünü içimize sindirmeliyiz.

İki. Uluslararası anlaşmazlık konularında, özünde haklı ama üslûpta yumuşak ve alçakgönüllü olmaya özen göstermeliyiz.

Üç. Nâzım’ın “Güneşe akın var / güneşe akın / Güneşi zapt edeceğiz / güneşin zaptı yakın” hayali gibi, Batının da zaptının yakın olduğu illüzyonuna kapılmamaya dikkat etmeliyiz. Batı dediğimiz şey öyle gidip zapt edilecek bir diyar değil. Zaten “Kızılelma”mız epey küçülmüş yüzyıllar boyu; Viyana veya Roma’dan Afrin’e indirgenmiş. Meselenin bir fetih, bir devirme veya alaşağı etme eylemi değil bir kültür ve zihniyet sentezi olduğunu idrak etmeliyiz.

Dört. Batıyı herhangi bir çatışmada ne kadar sıkıştırabiliriz? Günümüz dünyasında çatışmacılığı ne kadar ileri götürebiliriz? Bir bankacılık benzetmesi yapayım. Bankaların zayıf olduğu şayiası çıkarsa herkes bankadan parasını çekmeye koşar ve kriz büsbütün derinleşir, bankalar gerçekten batar. Hâlbuki insanlar paniklemese, hesaplarını kapatıp paralarını çekmeye ve yastık altı etmeye koşmasa belki de sistem yaşayacaktır. Ama kimse böyle düşünmez; kendini kurtarmaya bakar. ( Bir Amerikan fıkrası: New York’ta bir sinemada yangın çıkmış. Panik başlamış; herkes kapılara varacağım diye üst üste yığılmış. Derken kadının biri avazı çıktığı kadar bağırmış, utanmıyor musunuz diye. Bütün erkekler derhal yerlerine oturmuş. Ortalık rahatlayınca kadın da açılan koridordan koşarak dışarı çıkmış). İşte bu da devletsiz, saf ve mutlak bir liberalizmin cevap veremediği bir diğer nokta. Serbest piyasanın işleyişi her zaman Adam Smith’in öngördüğü ideal sonuçları vermez; bazen toptan çöküşe yol açar. Kıssadan hisse: tek tek ülkeler, siyasi örgütler veya akımlar Batı ile alıp veremediklerini hangi noktaya kadar götürebilir? Sistemde anlaşmazlık, uzlaşmazlık, çatışma ve kavga ögeleri ne kadar çoğalabilir? Dünyada uçurumlar, antagonizmalar ve siyasi kapışmalar derinleşiyor; Batının da köşeye sıkıştırılmışlık, sırtını duvara dayamışlık duygusu belki giderek artıyor. Siyasette karşı tarafa bir çıkış noktası bırakmamak doğru mudur? Unutmayalım; bazı Batı ülkelerinin kendilerini tamamen köşeye sıkışmış hissetmeleri Avrupa tarihinde Faşizme ve Nazizm’e yol açtı.

Beş. Müttefiklerimiz kimler; kimlerle yan yana ve omuz omuza duruyoruz veya durabiliriz? 1945-1990 arasının Soğuk Savaş dünyasında bunun cevabı ister yanlış ister doğru, şu veya bu yönde çok netti. Bugünün çoklu dünyasında ise hiçbir açık cevabı yok. En başta uzun uzadıya saydım; bugün Batıya meydan okuyanların hangisi sağlam ayakkabı; hangisi Batıya kıyasla daha ileri ve ahlâklı bir duruş veya medeniyeti temsil ediyor? Eğer Batı uygarlığı yavaş yavaş solma sürecine girecekse, kimlerle ve hangi değerler etrafında birleşebiliriz, birleşmeliyiz?

Altı. Demokrasi, çoğulculuk, bireysel hak ve özgürlükler, tolerans, çok-kültürlülük ve birlikte yaşama değerlerini Batı terk etmeye (veya soldurmaya) yüz tutarsa, biz buna sahip çıkabilecek miyiz? Ömer Seyfeddin’in Primo’sunda (1912) Kenan, Batının fazilet ve insaniyet diye diye emperyalistlik yapmasından o kadar tiksinir ki… fazilet ve insaniyet gibi değerleri toptan reddeder. Batıyı çifte standartlılığı bırakıp tutarlı olmaya çağırmaz; böyle bir ideolojik mücadele vermez emperyalizme karşı; tersine, bu değerlerin tümüyle sahtekârlık olduğuna hükmeder. Yeni ve daha güçlü bir ahlâkı benimsemez. Bağlayıcı bir ahlâkın yerine, tipik bir İttihatçı bilimperesti olarak, Sosyal Darwinizmin “amoral”liğini, ahlâküstücülüğünü koyar. Biz de aynı yoldan mı gideceğiz, 105 yıl sonra bugün? Batı saydığım değerleri şu veya bu ölçüde aşındırıyor olabilir. Biz buna oh ne iyi diye mi bakacağız? Yoksa bunlar insanlık değerleri haline gelmiştir; biz icabında Batıya rağmen bunlara sahip çıkıyoruz; iki yüz yıllık Batının getirdiği noktadan bu insanlık, evrensellik, demokrasi, adalet ve hürriyet bayrağını devralıyoruz mu diyeceğiz? İkincisine muhtaç olduğumuz ve ikincisini yapmamız gerektiği kanısındayım.

Daha Fazla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir