Yörünge Dergisi

"Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası"

Perşembe, Kasım 25, 2021

İran’da Avrasyacılar ve Batıcıların Muhafazakarlar ile Savaşı

İran’da yaşanan halk ayaklanmasının arkasında aslında İran iç politikasında yaşanan bir güç mücadelesinin olduğu açıktır. İran’da son dönemde güçlü bir şekilde yer alan Avrasyacılar ile muhafazakârlar ve reformcular arasında kıyasıya bir mücadele bulunmaktadır.

28 Aralık 2017 günü İran’ın ikinci büyük ve muhafazakâr kenti olan Meşhed’de bir grup İranlı hayat pahalılığını protesto etti. Yüksek enflasyon ve işsizlik bu protestoların ana nedeni gibi görünüyordu. Özellikle yumurta fiyatlarının iki katına çıkması, yumurtayı İran’daki protesto gösterilerinin simgesi haline getirdi.

Protesto gösterileri hızla Meşhed’den diğer İran kentlerine doğru yayılmaya başladı. Özellikle sosyal medyada sürdürülen kampanyaların da etkisiyle gösteriler İranlı gençler arasında hızla yayılarak örgütlü bir halk hareketine dönüşür gibi oldu. Bu andan itibaren protestoların niteliği ve seyri değişmeye başladı. Önceleri hayat pahalılığının protesto edildiği gösteriler, Ruhani yönetiminin bütün politikalarını eleştiren bir şekle büründü. Daha da ileri gidilerek dini lider Ali Hamanei’ye ölüm sloganları atılmaya başlandı.

Göstericiler, İran devletine ve rejimine karşı açıkça bir başkaldırı başlatmışlardı. Bu başkaldırı ekonomik ve toplumsal sorunların ötesinde açıkça Ruhani yönetimi ve Hamanei’nin dini otoritesine karşı bir isyan ve sorgulama haline dönüşmüştü ki bu durum açıkça rejime bir başka deyişle, İslam Devrimi’nin temel ilkelerine ve hatta özüne büyük bir başkaldırıydı. Öyle ki bir göstericinin, İran bayrağını gönderden indirerek yırtıp atması, kamu mallarına zarar vermesi ve güvenlik güçlerini öldürmesi, eylemcilerin amacının ekonomik sorunlara dikkat çekmekten çok İran’da devleti ve mevcut rejimi ortadan kaldırmaya yönelik olduğu görüldü. Gösteriler sırasında “hayatım Gazze için değil, Lübnan için değil, İran içindir ve Suriye’yi bırak bizi düşün” gibi İran’ın sön dönemde izlemiş olduğu dış politikayı da eleştiren sloganlar atılmıştır. Ayrıca Monarşi lehine sloganların atılması, Şah dönemine vurgularda ve övgülerde bulunulması, ABD’nin uzun süreden beri masa üzerinde tuttuğu İran’da bir rejim değişikliği ile monarşiyi yeniden getirme planlarını da bir kez daha akıllara getirdi.

Yumurta Devrimi

İran’da yaşanan bu son olayların nedenine bakıldığında iki önemli varsayım ortaya çıkmaktadır: Birinci varsayım dini lider Hamanei ve cumhurbaşkanı Ruhani yönetiminin de benimsediği dış güçlerin rolü vurgusudur. Bu varsayıma göre ABD, İsrail ve Suudi Arabistan’ın bu olayların çıkmasında ve yayılmasında katkıları büyük. Hatta İran yönetimi, sosyal medyadan atılan mesajların geldiği merkezleri gösteren bir de harita yayınlayarak, bu mesajların yoğun bir şekilde Suudi Arabistan’dan gönderildiğini kanıt olarak kamuoyuna sundu. İlk etapta ABD ve İsrail, İran’daki protesto gösterilerinde göstericilere destek verdiklerini açıkladılar. İran yönetimi de bu açıklamaları dış güçlerin müdahalesinin bir kanıtı olarak gösterdi. Ancak şu bir gerçek ki ABD ve İsrail için bu gösteriler bir sürpriz oldu ve tabiri caizse hazırlıksız yakalandılar. Trump’ın sadece twitter üzerinden verdiği mesajların dışında ABD’nin herhangi bir fiziki dahli olmadı. Zaten olaylardan bir hafta sonra CIA başkanı Pompeo, İran’daki gösterilerde CIA’in bir rolünün bulunmadığını da açıkladı. Arap dünyasından da ABD’nin beklediği bir destek gelmedi. Zira Arap Baharı’nın daha etkileri sıcakken Arap ülkelerinin İran’ın içişlerine karışma gibi bir tutum takınmaktan kaçındıkları görüldü. Suudi Arabistan bile geri planda durmayı tercih etti.

Arap ülkeleri, bölgedeki bu tür halk hareketlerine verilecek desteğin bir bumerang etkisiyle bir gün kendilerine de dönebileceği tehlikesini gördükleri için rutin söylemlerin ötesine geçmediler. Önlerinde Tunus, Libya, Mısır ve Suriye örnekleri varken Arap dünyasının İran’daki olaylara destek vermesi düşünülemezdi. Örneğin, Mısır, olayları yakından takip etmesine rağmen süreç içerisinde ABD’nin yanında yer almadı. Kısacası Orta doğu ülkeleri, İran’daki olayları İran’ın içişleri olarak gördüler. Bu politik duruş sadece Orta doğu ülkelerinden gelmedi aynı zamanda Türkiye, Rusya, Çin ve Avrupa Birliği’nden de benzer bir tutum ortaya çıktı ve bu ülkeler gösterilerin İran’ın içişleri olduğuna vurguda bulundular.

İlginç olan nokta aslında ABD’nin de İran’daki gösterileri bir stratejik fırsat olarak görmekten çok söylemlerle uzaktan yönlendirme politikasını tercih etmesiydi. Trump yönetiminin böyle davranmasının ardında yatan neden her şeyden önce İran’daki rejim sorununu bizzat İran halkına çözdürmek istemesiydi ve böylece ortaya çıkacak sürecin meşruiyeti de sağlanmış olacaktı. Bir başka deyişle, ABD’ye göre İran’da Şah yönetiminin devrilmesi nasıl İran halkının eliyle olmuş ise günümüzde de İslam Cumhuriyeti bizzat İran halkının eliyle tasfiye edilmeliydi. Böylece hem bölge ülkelerinin hem de İran halkının öfkesini ve nefretini üzerine çekmeden bir rejim değişikliği gerçekleştirilmiş olacaktı.

İran’daki rejim değişikliği demokratik barışçıl bir süreç içerisinde gerçekleşecekti.

İran’daki toplumsal ve ekonomik sorunların kökenine bakıldığında ABD’nin başını çektiği ambargoların etkili olduğu bu gösterilerle bir kez daha görülmüştür.

Ruhani’nin Batı ile yapmış olduğu nükleer anlaşmanın sonucunda en azından ekonomik ambargoların biraz hafiflemesiyle İran halkının refahı da nispeten artacaktı. Ancak Trump, burada iki yüzlü bir politika takip ederek nükleer anlaşmayı yeniden müzakere sürecine soktu ve Aralık 2017’de ilan ettiği ABD’nin yeni Ulusal Güvenlik Stratejisi’nde İran’ı ve Kuzey Kore’yi haydut devletler olarak ilan ederek, ABD’nin dünyadaki iki önemli düşmanından birisi olarak İran’ı hedef tahtasına koydu.

Tüm bu gelişmelerin İran ekonomisine yansımaları doğal olarak pek de iyi olmadı. Dolaysıyla bir taraftan İran halkına umut verirken öte taraftan İran halkını ambargolarla daha da boğmaya çalışan bir Trump gerçeği ortaya çıktı. Aslında Trump’ın bu halet-i ruhiyesi çok da yabancı değil. Kuzey Kore’ye yönelik politikalarının 24 saatte bir değiştiğini unutmamak lazım.

İran İç Politikasında Avrasyacı-Batıcı Denklemi

İran’daki olayların çıkmasına yönelik ikinci varsayım ise daha çok İran iç politikasında yaşanan büyük tartışmalar ve mücadelelerdir. İran’da gerek iç politika, gerekse dış politika 1979’dan Humeyni’nin ölümüne kadarki zaman diliminde Humeyni’nin görüşleri ve bu süreç içerisinde şekillenmiş olan İslam Devrimi’nin temel ilkeleri üzerine bina edilmişti. Örneğin Humeyni liderliğinde yeni İran’ın dünyaya bakışı “Ne batı ne doğu sadece ve sadece İran İslam Cumhuriyeti” söylemi ile adeta milli, bağımsız ve tarafsız bir dış politika olarak belirlenmişti. Batı ve Doğu bloklarına bakış aynı mesafeden ve tarafsızdı. Tek taraf olduğu konu ise ABD ve İsrail düşmanlığıydı.

Ancak Humeyni’den sonra Soğuk Savaş’ın da sona ermesiyle birlikte İran, dış dünyaya bakışındaki o dar kalıbı ortadan kaldırmaya başladı. Dünya ülkeleriyle ilişkilerini geliştirmeye başladı. Ancak yine de Humeyni’nin görüşleri, İslam Devrimi’nin temel ilkeleri ve Şia düşüncesinin kalıpları bu ilişkileri geliştirirken ve yürütürken etkili olmaktaydı. Bu süreç içerisinde İran’daki muhafazakârların yanında daha Batı yanlısı, ılımlı ve reformcu bir yapı da giderek İran politik yaşamında belirmeye başladı. İran iç ve dış politikasında bu sürecin en bariz yansıması, Batı’da eğitim almış, akademik kariyeri olan, reformcu siyasetçi Muhammed Hatemi’nin İran’da cumhurbaşkanı olarak seçilmesi oldu. Artık İran iç politikasında muhafazakârlar ve reformcular olarak iki kanat bulunuyordu ama her şeye rağmen reformcular da İran rejiminin temel kalıpları ve sınırları içerisinde hareket ediyordu.

Ağustos 2005’teki cumhurbaşkanlığı seçimleri İran için dönüm noktası oldu. Bu seçimlerde Mahmud

Ahmedi Nejad, İran cumhurbaşkanlığı görevine seçildi. İlk defa mollaların dışında mesleği inşaat mühendisliği olan sivil bir isim cumhurbaşkanlığına seçilmişti. Muhafazakâr kanada yakın olmasına rağmen Ahmedi Nejad farklı görüşlere sahipti. İran’ın dış politikasına İslam Cumhuriyeti’ni oluşturan dini ilkeler üzerinden değil de jeopolitik bir tanımlama getirdi. Emperyalizmle mücadele, dünyanın ezilen halkları ve sınıfsal farklılıklar gibi söylemleri sık kullanmaya başladı. İsrail’in haritadan silinmesi gerektiği ve Yahudi soykırımının olmadığı gibi İsrail’e karşı en sert söylemleri benimsedi ki bu muhafazakârların bile tepkisini çekti.

Ahmedi Nejad, İran’ın küresel ve bölgesel düzendeki yerini bir Şii hilali veya rejim ihracı gibi sınırlı politikalara hapsetmeyerek, Avrasyacı bir politika benimsedi. Bu bağlamda, Rusya ile başlatılmış olan ilişkileri daha da geliştirme yönünde adımlar attı. Her alanda silahlanmaya hız verdi.

Nükleer programa ağırlık verdi. Göreve gelir gelmez ilk icraatı İran’ı, Rusya ve Çin tarafından kurulan ve bir dönem yeni Varşova Paktı olarak da adlandırılan Şanghay İşbirliği Örgütü’ne gözlemci üye yaparak, Avrasya Bloku’nun bir parçası haline getirdi.

Ahmedi Nejad, ABD karşıtı ülkelerle ilişkilerini geliştirdi. Venezüella devlet başkanı Hügo Chavez ile özel ilişkiler kurdu hatta öldüğünde cenaze törenine katıldı ve tabutunu öptü. Tüm bu gelişmeler muhafazakâr kanadın yoğun tepkisini aldı. Reformcu kanat ise Ahmedi Nejad’ı İran’ın yönünü Batı’dan ayırmaya çalıştığı konusunda eleştiriyordu.

Ahmedi Nejad, geçmişte olan tüm siyasi, diplomatik ve mezhepsel sorunları bir köşeye bırakıp tamamıyla jeopolitik önceliklerden yola çıkarak Türkiye ile ilişkileri de geliştirdi. 2008 yılında İstanbul ziyareti sırasında Sultanahmet Camii’ne Cuma namazına gittiğinde Türk halkı tarafından yoğun bir ilgiyle ve tekbirlerle karşılandı. Şii bir liderin Sünni bir ülkede böyle bir ilgiyle karşılanması Ahmedi Nejad’ın politikalarının mezhepsel ayrılıkların önüne geçerek, jeopolitik gerçekleri dikkate aldığını ve bunda da başarılı olduğunu gösteriyordu. Kuşkusuz İran’ın bu jeopolitik adımına karşı Türkiye’nin olumlu bir yanıt vermesi ve İran’a karşı jeopolitik öncelik üzerinden yaklaşması da İran’ın politikalarını tamamlayıcı nitelikle olmuştur. Ahmedi Nejad’ın Avrasya merkezli jeopolitik gerçeklik üzerine kurulu yeni politikası, Türkiye’den de olumlu tepkiler almıştı. Özellikle Türkiye’de silahlı kuvvetlerde ve Avrasyacı kanatta İran ile işbirliği yapılmasının hayati olduğu güçlü bir şekilde vurgulanmaya başlamıştı. Oysa 1990’larda İran, Türkiye’deki birçok siyasi cinayetin baş faali olarak suçlanmış, 28 Şubat sürecinde İran’ın rolüne işaret edilerek, İranlı diplomatlar istenmeyen kişi ilan edilmişti.

Ahmedi Nejad döneminde Türkiye’de İran’a yönelik tutum değişikliği ve karşılıklı olumlu açıklamalar ABD’yi memnun etmedi. Erdoğan yönetimine karşı ABD’nin yavaş yavaş cephe almasının ana nedenlerinden birisi de Ahmedi Nejad yönetimine karşı gösterilen yakın ilgi ve alaka idi. Türkiye’nin Ahmedi Nejad döneminde artan ilişkilerin bir yansıması olarak tek başına İran’a ambargoya direnmesinin faturası, bugün ABD tarafından Türkiye’ye ödetilmek istenmektedir. Fakat Türkiye’nin ambargolar konusundaki temel yaklaşımı bellidir. Bu yaklaşım tamamıyla insani boyutludur ve İran halkının ekonomik durumuyla ilgilidir. Bunun ne kadar haklı olduğu İran’daki son gösterilerle bir kez daha ortaya çıkmıştır. Öte taraftan, ABD’nin temel bölgesel hesabı, Türkiye gibi sünni ülkelerle şii İran arasında bir mezhepsel ayrışma ve sürtüşme yaratarak bölgede İran’ı yalnızlaştırmak istemeseydi. Fakat Ahmedi Nejad’ın Rusya, Çin ve Türkiye ile Avrasya merkezli yeni politik açılımı, ABD’nin bölgedeki tüm planlarını bozmuş oldu.

Maalesef Ahmedi Nejad’tan sonra 2013 yılında göreve gelen Hasan Ruhani, başta Suriye meselesi bahane edilerek Türkiye ile önemli bir seviyeye gelmiş olan ilişkileri düşük bir seviyeye indirmiştir. Bir başka deyişle Rusya, Çin ve Türkiye yerine yani Avrasya yerine Batı’yı tercih etmiştir. Batı dünyası açıkça söylemese de reformcu Ruhani’ye destek vermiştir. Bu desteğe Obama yönetimi de katkıda bulundu. Açıkça, ABD ve Batı, muhafazakâr bir İran’dan çok Avrasyacı bir İran’dan korkuyorlardı. Ruhani yönetiminin Batı’ya meyilli bakışına cevap vermekte gecikmediler ve reformcuların güçlendirilmesi adına Ruhani yönetimi ile nükleer anlaşmayı imzaladılar. 2017’de Ruhani’nin karşısına Ahmedi Nejad çıktı ama aday olmasına izin verilmedi.

Şimdi gelinen noktada İran’da son yaşanan protesto gösterilerinin arkasında Ahmedi Nejad’ın olduğu söylentileri gündeme geldi. Hatta kendisinin gözaltına alındığı da söylendi ancak avukatları bu iddiaları yalandı. Gerek reformcular, gerekse muhafazakârların ortak algısı bu gösterilerin arkasında Ahmedi Nejad’ın olduğu idi. Devrim Muhafızları doğrudan ve açıktan Ahmedi Nejad’ı suçladı. Tüm bunlara gerekçe olarak da Ahmedi Nejad’ın çeşitli tarihlerde yapmış olduğu konuşmalar ve açıklamalar gösterildi.

Sonuç olarak İran’da yaşanan halk ayaklanmasının arkasında aslında İran iç politikasında yaşanan bir güç mücadelesinin olduğu açıktır. İran’da son dönemde güçlü bir şekilde yer alan Avrasyacılar ile muhafazakârlar ve reformcular arasında kıyasıya bir mücadele bulunmaktadır. Ahmedi Nejad’ın görev süresi boyunca dini lider Hamanei ile anlaşamadığı bilinmektedir. Ahmedi Nejad’ın, milletin parasıdır diye cumhurbaşkanlığı maaşını almadığı, zekât vermeyenlerin sofrasına oturmadığı ve cumhurbaşkanlığı görevindeyken gittiği ülkelerdeki otellerde şaşalı bir karşılama ve ağırlama istemediği rivayet edilmektedir. Gerek cumhurbaşkanı olduğu dönemde gerekse sivil hayatında sade bir yaşantısı olan ve gösterişten uzak olan Ahmedinejat ve destekçileri, mollaları elit olarak görmekte, zenginlik içinde yaşayan halktan kopuk bir sınıf olarak değerlendirmekte ve halkın gündeminden uzak olduklarını düşünmektedir. Tabii ki böyle bir algı, muhafazakâr kanat tarafından kabul edilebilir değildir. Zira Avrasyacı kanat, İslam Devrimi’nin pekiştirilmesinden çok İran’ın jeopolitik avantajlarını kullanarak İran’ın ulusal çıkarlarını korumak ve artırmak istemektedir. Onların idealinde İslam Devrimi’ne ve onun rejimine hizmet etmekten çok İran devletinin yüceltilmesi vardır. Ancak yine de reformcuların aksine Avrasyacı kanadın İslam Devrimi’ne ve cumhuriyetine bağlılığı daha güçlüdür. Buna rağmen Avrasyacı kanatta dini liderliğin ve onun altında kümelenen alt dini yapıların sınıfsal bir ayrıcalık oluşturduğu düşüncesi de hâkimdir. Kuşkusuz bunda Ahmedi Nejad’ın dini bir görevinin olmaması, bir din adamı olmaması da rol oynuyor. Reformcuların nükleer anlaşma ile eli güçlendirilince Avrasyacı kanat gözden düştü, ama gücünü kaybetmedi.

ABD tarafından bakıldığında ise uluslararası ilişkilerin en temel varsayımlarından birisi olan bir devletin hatasının bir başka devlet ya da devletler için fırsat olabileceği gerçeğinden yola çıkan ABD, İran’daki protesto gösterilerini kendisi için bir fırsat olarak gördü. Ancak konjonktür ABD’nin İran’da hamle yapmasına müsaade etmedi. Zira İran’daki protesto gösterilerinin arkasında aslında hayat pahalılığının ötesinde yukarıda da bahsedildiği gibi İran iç politikasındaki siyasi dinamiklerin mücadelesi yatmaktaydı ve bu durum açıkçası ABD’nin ilgi alanın dışındaydı. Bu nedenle ABD, propagandaya yönelik söylemlerin dışında pek fazla adım atmadı. Buna karşın İran’a yönelik İsrail ile ortak geliştirdiği eylem stratejisini de değiştirmedi. ABD, hâlâ İran’daki rejimi bir şekilde yıkmak istemektedir. Bu isteğini gerçekleştirmek için çevreden merkeze doğru ilerleyeceği açıktır. Bunun en önemli göstergesi tam da protesto gösterilerinin hemen öncesinde özellikle Suriye’de etkin olan Kudüs Güçleri’nin başında olan Kasım Süleymani’nin öldürülmesi için İsrail’e yeşil ışık yaktığının medyada yer alması oldu. İran’daki protestoların sonlarına gelindiğinde ABD başkanı Trump, twitter’da yayınladığı mesajda “Yozlaşmış hükümetlerini geri almaya çalışan İran halkına saygı duyuyorum. Zamanı geldiğinde ABD’den büyük yardım göreceksiniz.” diyerek şu anda ABD’nin hiçbir şey yapamayacağını ama uygun bir zamanı kolladığını açıkça itiraf etmiştir. Bu arada nükleer anlaşmadan kaynaklanan yaptırım muafiyetini de 120 gün uzatarak sözde bir jest yapmıştır.

Fakat gerçek şu ki ABD’nin İran’da 1953 yılında İran başbakanı Musaddık’a yapılan CIA destekli bir darbe gibi bugün tekrar bir darbe yapması mümkün değil. Artık ABD için askeri darbeler dönemi sona ermiştir. Kendine yakın askeri kadrolarla ülkelerde iktidar ve yönetim değiştirdiği dönem bitmiştir. Bu gerçeği en iyi 15 Temmuz 2016’da Türkiye’de desteklediği ve halk tarafından başarısızlığa uğratılan darbe girişiminde görmüştür. Yine de ABD, yönetimleri değiştirme politikasından vazgeçmemiş, protesto eylemleri gibi halk hareketlerini desteklemiştir. ABD’nin bu stratejisi yeni değildir. 1960’larda Prag Baharı ile başlayan yönetimleri değiştirme politikası, günümüzde Ukrayna, Gürcistan ve Kırgızistan gibi ülkelerde halk hareketlerini ve protestolarını desteklemek şeklinde kendini göstermektedir.

ABD, bazı ülkelerde halk hareketlerine verdiği destekle Amerikan yanlısı yönetimlerin gelmesini sağlamıştır. Bu ülkelerdeki halk hareketleri genelde bir renk ile anıldığı için uluslararası politikada bu girişimler “renkli devrimler “olarak adlandırılmıştır. Ukrayna, Gürcistan, Kırgızistan gibi ülkelerde renkli devrimler yapan, Orta doğu’da Arap Baharı’nı kendi çıkarları doğrultusunda yönlendiren ABD ve Trump için İran’daki olaylar istedikleri gibi gelişmemiş ve Trump’ın hayalleri bir başka bahara kalmıştır.

Daha Fazla