Yörünge Dergisi

"Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası"

Salı, Eylül 14, 2021

Almanya – İran Denkleminde Türkiye

Bütün mesele, dış politikaya taalluk eden konuları bu günlerde yoğun bir şekilde gündemde olan Sultan Abdülhamit’in soğukkanlılığı, akılcılığı ile hislerden arındırarak ele alabilmektir. İdealizm, duyguların akılla birleştirilmediği yerlerde boş bir hayaller manzumesidir. İç ve dış barışın, kalkınma ve ilerlemenin, milli hedeflere ulaşmanın yolu ideallerimizi hamasetin yörüngesinden çıkarıp aklın çekim alanına sokmaktan geçmektedir.

Bu günlerde Almanya’da ilginç bir kaçakçılık davası görülüyor. İran’da sahte banknot fabrikası kurmak için harekete geçen kriminal bir organizasyon adına 22 kamyon dolusu baskı makinesi ve diğer araç gereçler Almanya’da yakalandı. Konunun adi bir kalpazanlık hadisesi mi yoksa İran ekonomisine darbe vurmak için bir komplo mu olduğu konusunda henüz tatmin edici bir bilgi ve açıklama yok. Yine bu günlerde Federal Alman Savcılığı’nın talimatı ile değişik eyaletlerde ‘casusluk faaliyeti şüphesi’ ile 10 İranlının ikametgahlarına baskın yapıldı. Bu konu hakkında da kamuoyunun tatmin edici bir bilgisi henüz yok. Bu baskınlardan üç hafta kadar önce, 2017 yılının son haftasında İran’ın Berlin büyükelçisi, Dış İşleri Bakanlığı’na çağrılmış, deşifre olan İranlı ajan Syed Mustafa H.’nin Sosyal Demokrat Partili (SPD) politikacı ve Alman-İsrail Toplumu eski başkanı Reinhold Robbe hakkında bilgi toplaması protesto edilmiş, İran casusluk faaliyetleri nedeniyle uyarılmıştı.

İran’da hükümete ve rejime karşı yoğun protesto eylemlerinin sürdüğü günlerde Almanya’daki muhalifler 1999-2009 yılları arasında görev yapan Şahrudi’nin birçok idamın sorumlusu olduğunu iddia ederken, Almanya bunları dikkate almayıp eski bakan üzerindeki koruma tedbirlerini arttırıyordu. Bu davranış, Şahrudi’nin tedavisi bitip memleketine dönerken iyileşmesi için gayret gösteren doktorlar kadar idareciler ve polise de açıkça teşekkür etmesine yol açmıştı. Tüm bunlar artık İran’da rejim ve hükümet karşıtı gösteriler ateşini daha kaybetmeden, hadiseler nedeniyle ölüm vakalarına şahit olurken yaşanmaktaydı ve Ruhani’nin ‘İran’da İslâm bozuluyor’ açıklaması ile ABD Başkanı Donald Trump’ın İran’la yapılan nükleer anlaşmayı zoraki imzalamasının sonrasına denk düşmekteydi. Trump’ın üzerinde ne kadar düşünüldüğü bilinmeyen absürt şovu, İran’ın doğrudan tepkisini çekmişti. Trump’ın tehdidi, İsrail’in tahmin edilebilir alkışı dışında hiçbir ülke tarafından desteklenmeyince işe yaramamış, İran’daki muhalif protesto eylemlerine ve zaman zaman bir ayaklanmayı andıran saldırılara yaslanarak meşruiyet arayan bu hamle sonuçsuz kalmıştı.

Trump, yaygın protestolar nedeniyle İran rejiminin zayıfladığını, uluslararası camianın da insan hakları ihlalleri ve gösterici ölümleri nedeniyle İran aleyhine döneceğini hesaplamış ama yanılmıştı. Rusya ve Çin hemen İran yanlısı bir tutum sergilerken, AB de Trump’ın istediği değişikliklerin yapılmasına lüzum görmediğini açıklayarak İran’ın yanında yer almıştı. Zaten daha Trump’ın çıkışından önce Almanya, İngiltere ve Fransa açıkça ABD’nin söz konusu nükleer anlaşmayı imzalamasını yüksek bir tonda talep etmişlerdi.

ABD, Aralık 2017’nin son haftasında başlayan ve 2018’in ilk haftasında yoğunluk kazanan protestoları fırsata çevirmek isterken tek başına kalmıştı. İran’da yükselen hayat pahalılığına ve genç işsizliğe karşı başlayan protestolara hükümet ve rejim aleyhtarı sloganlar eklenip bazı yerlerde hükümet binalarına saldırılar vuku bulunca heveslenen Trump, adeti olduğu veçhile yine twittera koşmuş, İran’ı tehdit eden bir mesaj yayınlamıştı. 2009 yılında benzer bir protesto yaşamış olan İran’da ve dünya kamuoyunda ‘acaba Arap Baharı benzeri yeni bir süreç mi yaşanacak’ sorusu kafaları kurcalarken, ABD’nin çağrısı ile toplanan Birleşmiş Milletler’de tüm ülkeler ABD karşıtı bir pozisyon aldı. Bu pozisyon alışta, bir ülkenin içinde yaşananlara eğilmenin BM’nin görev alanına girebilmesi için gerekli şartların oluşmaması kadar, Trump’ın güven vermeyen temelsiz ataklarına karşı tavır koyma gerektiği düşüncesinin önemli rol oynadığı açıktır. Kaldı ki bu güne kadar içlerinde güvenlik güçlerinin de bulunduğu 25 kadar ölüye, yüzlerce yaralıya ve binlerce gözaltına mal olan hadiselere karşı İran devletinin tutumu, birçok çevreyi kıskandırır şekilde soğukkanlı olmuş, AB ve Avrupa ülkeleri ise kişi hak ve hürriyetlerinin kullanımındaki hassasiyetleri ön palana çıkarmakla birlikte yangına körükle gitmeme konusunda gayet dikkatli davranmışlardır. İran yönetimi, Tahran, Kirmanşah ve Gorgan gibi büyük yerleşim merkezleri yanında birçok kente yayılan protestoların dış güçler tarafından organize edildiğini, silah, lojistik ve strateji olarak desteklendiğini iddia ederken Mossad’ın eski başkanlarından Halevy, İsrail’i hadiselere karışmaması konusunda uyardı. Gerçekten İran yönetimi protesto hakkına saygılı olduğunu açıklarken karışıklıkların ardında ABD-İsrail-Suud komplosu yattığı yolundaki beyanatlar toplumda etkili olmuş, tüm bunlar Trump’ın mesajı ile birleşince gösteriler Türkiye’deki Gezi tipi bir sürekliliğe dönüşmeden etkisini azaltmıştır. Alman Dış İşleri Bakanı Sigmar Gabriel hadiselerin hemen başında İran’ı uyarıp ‘öldürülen göstericiler ve çok sayıdaki tutuklamalardan’ duydukları endişeyi dile getirmiş, protestocuların toplanma ve barışçıl şekilde fikirlerini açıklama haklarına riayet edilmesini talep etmiştir. Benzer açıklamaları AB dış politika sözcüsü Mogherini yanında İngiltere Dış İşleri Bakanı Johnson ve Fransa Devlet Başkanı Macron da yaptılar. Hatta Ruhani ile bir telefon görüşmesi yapan Macron hürriyetler ve demokrasi konusunda endişelerini dile getirirken Ruhani bu hususlarda muhatabına açık ve net garantiler vermişti. İran’da olaylar devam ederken Avrupa’nın çeşitli yerlerinde göstericileri destekleyen eylemler yapıldı. Almanya’da başta Berlin ve Hamburg olmak üzere bazı kentlerde göçmen İranlılar ve destekçi Almanlar tarafından yürüyüş ve mitingler tertip edildi. Yeşiller, Sol Parti ve başka bir kısım grupların İran’da idam cezasının yürürlükte oluşuna atfen ortaya koydukları sert tutuma karşın kitle partilerinin daha mesafeli açıklamaları ve İran’ın provokasyonlara kapalı tavrı, yaşananların bir İran-Almanya krizine dönüşmesini daha başlangıçta önledi.

Yaşananlar, aralarında hemen her gün büyük kavgalara dönüşebilecek bir hayli konu varken Almanya ile İran münasebetlerinin nasıl istikrarlı bir çizgide gidebildiğini anlayabilmek için önümüze bir hayli ilginç sonuçlar çıkarmaktadır.

Tarihte Almanya-İran Münasebetleri

Kökleri 17. yüzyıla kadar giden Almanya-İran münasebetlerinin o günden bu güne değişmeyen temel özelliği ‘hissiyattan uzak’ ve ‘karşılıklı menfaatler’ üzerine kurulu oluşudur. Hem tarihte hem günümüzde Türkler ve Türkiye bu denklemde önemli bir yere sahiptir. Bilindiği gibi Türklerle Almanların ilk münasebetleri Haçlı Savaşları ile başlar. İran ise Haçlılarla yapılan savaşların hiçbir tarafında yoktur. 1189’da başlayan Üçüncü Haçlı Seferi sırasında, Kutsal Roma-Germen İmparatoru unvanını elinde bulunduran I. Friedrich Barbarossa, ordusu ile birlikte o zamanki Selçuklu başkenti Konya’ya kadar gelmişti. Selçuklu Sultanı II. Kılıçarslan ile Friedrich Barbarossa arasındaki bir anlaşma ile Türkler, Alman ordusunun Kilikya’ya geçişine izin vermişlerdi. Bu anlaşma Türkmenlerin yol boyunca Haçlı ordusuna baskınları ve Haçlıların anlaşmaya aykırı şekilde Konya’ya girmeleri dışında genelde uygulanmıştı. Ancak F. Barbarossa, 1190 yılında, İçel-Göksu ırmağında yıkanırken boğulmuş, bu olaydan sonra başsız kalan Alman ordusu tümüyle dağılmıştı.

Türklerle Almanlar daha sonraki Haçlı seferlerinde de karşı karşıya geldiler; münasebetler kimi zaman savaşla kimi zaman anlaşmalarla yürüdü. Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan sonra düzenlenen Haçlı orduları içerisinde de Alman derebeyliklerine ait birlikler hemen her zaman vardı. Uzun süren bu mücadeleler boyunca Osmanlılar Almanlar ve İranlılar ile yoğun bir temas ve mücadele içerisindeyken Almanlarla İranlıların uzun süre birbirlerinden haberlerinin olmadığını söylesek yanılmış olmayız. Almanların İranlıları tanımaları Türklerle doğrudan alakalı bir hadise üzerinden olmuştur. Bavyeralı bir Alman olan Hans Johann Schiltberger 1394 yılında Macaristan Kralı Siegmund’un yanında Sultan Bayezid’e karşı girişilen bir savaşta esir düşer. Schiltberger, 1402 yılında Bayezid ile Timur arasında Ankara’da yapılan savaşta ise Timur güçlerinin eline düşer. Değişik Türkmen ve Moğol beylerinin esiri olarak oradan oraya dolaştırılan Schiltberger, yıllarca o tarihlerde Türk boylarının hüküm sürdüğü İran topraklarında yaşar. Yıllar sonra firar ederek Kafkaslar ve Moldavya üzerinden 1427 yılında tekrar vatanına döner. Toplam 32 yıl gibi bir süreyi esarette geçiren Schiltberger’in yazdığı hatırat İran hakkında Almanlara doğrudan bilgi veren ilk önemli kaynak olmuştur. Birçok tarihi yanlışa rağmen Almanlar bu hatırat sayesinde hayallerini süsleyecek egzotik bir dünyaya kapı açmış oldular fakat daha ileriye gidemediler. Halbuki aynı dönemde başta İspanyollar olmak üzere bir çok Avrupa ülkesi İran ile doğrudan ilişkiler geliştirme çabasındaydılar. Almanlarla İranlıların devlet olarak ilişkileri I. Şah Abbas’ın 1600 yılında II. Rudolf’a gönderdiği elçi Hüseyin Ali Beg vasıtasıyla başladı. Kaiser II. Rudolf buna 1602 yılında İran’a gönderdiği elçilik heyeti ile cevap verdi. Fakat Prag üzerinden Moskova ve Astrakhan yoluyla Hazar Denizi’ne varan heyetin 8 üyesi Lankaran’a geçtiğinde limanda çıkan fırtına nedeniyle hayatını kaybetti, heyetten sadece bir kişi sağ kaldı. Almanlar bir yıl sonra tekrar bir heyet gönderdiler, bu heyet Tebriz’e varıp Şah Abbas’ın huzuruna çıktı. Bir müddet sonra Şah Abbas’ın Türklere karşı yaptığı bir savaşa da katıldılar ve 1605 yılında zorluklarla dolu bir yolculuktan sonra Almanya’ya döndüler. Karşılıklı gidiş gelişler bundan sonra da devam etti. Kurulan ilişkilerin hedefi iki ülkenin Osmanlılara karşı ortak strateji takip ederek onları Doğu’dan ve Batı’dan baskı altına almaktı. Bunun ne kadar koordineli yürüdüğü üzerinde yeteri kadar belgeye sahip olunmamakla birlikte Osmanlıların Batı’ya doğru yaptıkları her seferle birlikte İran’ın Osmanlı topraklarına yürüdüğü, İran üzerine yürüdüğünde ise Batı’dan baskı altına alınmak istediği tarihi bir gerçektir. Tarihin enteresan hususlarından birisi de Türklerle Almanların resmi ilişkilerinin 18. yüzyılın başında ısınmaya yüz tutmasına rağmen ancak 1763 yılında yani Alman-İran ilişkilerinin başlamasından bir buçuk asır sonra başlamasıdır. Başlangıcından itibaren Osmanlılara endeksli yürüyen ve inişli çıkışlı süreçler izleyen Almanya-İran ilişkilerinde 17 ve 18. yüzyıllarda Hindistan’ın zenginliklerine ulaşmak hedef alınırken, eski dini ve felsefi sistemler ile İran edebiyatı da başlıca ilgi çeken unsurlar oldular. Sömürgeciliğin başlaması ve petrolün değer kazanmasına paralel olarak İran’ı artık bu kategoride değerlendirmeye çalışan Almanya’nın en büyük problemi, İran’a ulaşmak için kullanabileceği yolların karmaşıklığı ve zorluğu idi. Ne Rusya ne Osmanlı ne de Okyanus üzerinden İran’a ulaşmak Almanya için kolay değildi. 1873 yılında Nasreddin Şah’ın Berlin’i ziyareti ve 1885’te resmi temsilciliğin açılmasından sonra İngilizler’e karşı düşünülen uzun vadeli hesaplar çerçevesinde 1906 yılında İran’da ilk Alman okulu açıldı. Buradan mezun olanlar Almanya’ya götürülerek yüksek tahsil görecekler, böylece İran’da Alman yanlısı bir elit oluşacaktı. Bu istenilen şekilde gerçekleşmediği gibi birinci büyük harpte Almanların İran’ı kendilerinin yanında harbe sokma gayretleri de beklenen neticeyi vermedi.

Hitler Döneminde Almanya-İran İlişkileri

Hitler döneminde ekonomik, siyasi ve kültürel ilişkilerde büyük gelişmeler yaşanırken bunların etkisi dini sahada da görülmeye başlandı. 1936 yılında Nazi Almanyası’nın ekonomi bakanı ve Merkez Bankası başkanı İran’ı ziyaret ettiğinde Rıza Pehlevi ve Muhammed Rıza Pehlevi tarafından büyük bir içtenlikle ağırlanmış, veda ederken Hitler selamı ile selamlanmıştı. Bunu 1937 yılında Hitler Gençliği (Hitlerjugend) örgütü liderinin İran’da Rıza Pehlevi tarafından ağırlanması takip etti. 1938 yılına gelindiğinde Almanya, İran’ın Batı’daki en büyük ticari partneri haline gelmişti.

Savaş öncesi bir hayli İranlı politikacının Almanya’ya seyahatleri ve başta Hitler ve Göring olmak üzere önemli Nazi şahsiyetlerce ağırlanmaları meyvelerini vermişti. Almanların nüfuz alanı sadece bunlarla kalmamış dini sahaya da sirayet etmişti. Din adamları vasıtasıyla halk arasında Hitler’in aslında çocukken kayıp olan 12. İmam Hasan el-Askerî’nin oğlu Muhammed Mehdi olduğu propagandası yapılmakta ve taraftar bulmaktaydı. Aynı şekilde Almanya kaynaklı anti-semitik fikirlerin de bir hayli alıcısı mevcuttu. Birbirini karşılıklı besleyen ve özünde Goebbels’in propaganda taktiklerinin izleri görülen bu türden gelişmelerde İranlıların Almanlar gibi üstün ırk kabul edilen aryan ırkına mensup oluşlarının belirgin bir rolü vardı. Resmen savaşa girmemekle birlikte İran, Almanya’nın önemli bir destekleyicisiydi. Bu tutum, müttefiklerin stratejik öncelikleriyle de birleşince 1941 yılında ülkenin İngilizler ve Ruslar tarafından işgalini beraberinde getirdi. Alman taraftarlığı daha açık görülen Şah Rıza sürgüne gönderilirken Muhammed Rıza Pehlevi İngilizler ve müttefikleri tarafından tahta oturtuldu. Savaş sonuna kadar müttefiklerin emrinde hareket eden Şah, daha sonra Batı eksenli ama çok yönlü politikalar izleme gayretinde oldu. Siyasi arenada açık şekilde ABD ve İngiliz etkisi görülürken ticaret ve sanayi alanında Almanya giderek ön plana çıktı. Zamanla değişen şartlar Almanya-İran münasebetlerinin mahiyetini değil sadece şeklini değiştirdi. Almanya’nın teknolojik üstünlüğü, ekonomik gücü, Avrupa ve Dünya politikasındaki rolü İran için cazibesini ayakta tutarken; Almanya için İran köklü devlet geleneğine sahip, petrol ihracatçısı, Şii inancı nedeniyle İslam dünyası içerisinde denge unsuru bir ülke olarak daima önemli oldu. Almanya için İran, Körfez’in ve Hindistan’ın kapısı olması yanında Arap dünyası, Rusya ve Türkiye arasında oluşturulacak dengelerde daima önemli bir ülkeydi. Aynı zamanda petrol savaşlarında İngiltere ve diğer hakim ülkelere karşı güçlü bir kozdu. İki dünya harbinin ateşleyicisi olduğundan ‘suçlu’ hükmünü boynunda taşıyan Almanya, aslında global ve mahalli hiçbir gücün ön planda görmek istemediği bir devletken, güçlü yönlerini ısrarla kullanarak hedeflerine ulaşmakta hep başarılı oldu. Humeyni Devrimi sonrasında ilişkilerin zayıflayacağını hatta kopacağını düşünenlerin kısa sürede yanıldığı görüldü. Almanya bir yandan İran’dan kaçan on binlerce İranlı mülteciye kucak açarken diğer yandan devletten devlete münasebetleri geliştirerek sürdürmeyi başardı. Devrim sonrasında İran’da esen Batı karşıtı rüzgarlardan en az etkilenen ülke Almanya oldu. ABD ve İngiltere’nin devre dışı bırakıldığı denklemde kendisine sağlam bir yer edindi. İran-Irak savaşında her iki tarafa da yakın durması bile bunu zedelemedi. Kurulan yeni rejimi teokratik bir ‘Molla Rejimi’ olarak değerlendirmesine rağmen diyalog yollarını sürekli açık tuttu. İnsan hak ve hürriyetleri, idamlar ve işkence, İsrail düşmanlığı, kadın hakları gibi konularda İran’ı sürekli uyarırken bunu ‘dostların birbirlerine karşı açık olması’ söylemiyle izah etti. İran’ın nükleer enerji ve nükleer bomba üretimi için çabaları, yaygın anti-semitizm ve bir kısım cihatçı örgütlere açık destekleri birçok çevre tarafından sürekli gündemde tutulmasına rağmen Almanya her defasında bu konularda köşeye sıkışmadan ustaca sıyrılmasını becerebiliyordu. Zaman zaman İran’a karşı uygulanan ambargolara uyar göründü ise de birçok kez bunun sözden ibaret kaldığı biliniyor. Büyük Alman sanayi şirketleri İran’da her zaman aktif oldular. Almanya, uluslararası camiada kendisini izole etmeyecek şekilde İran’ın hep yanında durdu. İranlı devrimcilerin ABD elçiliğini basıp diplomatları rehin tuttuğu dönemde bile Almanya-İran ticaret hacminin rekor seviyeye ulaşması hatırlardadır. Almanya, terör suçlamasına muhatap olanlar dahil neredeyse İranlı tüm muhalif grupların Almanya’da faaliyet yürütmesine müsamaha etti, ses çıkarmadı. Almanya’dan alabileceklerini istemek konusunda hassas olan İran, bu hususlarda mutedil davranma yolunu seçerek bu konuları kavga mevzuu yapmayarak ilişkileri krize sokmamaya özen gösterdi. Kendisini mecbur hissettiği zamanlarda operasyonlara başvurmaktan çekinmedi ancak sonunda hep diplomasi galip geldi ve ilişkilerde kesintiye müsaade edilmedi.

Almanya’nın Akılcı Dış Politikası

Arap ülkeleriyle dostluklarından vaz geçmeden, desteklemek zorunda olduğu İsrail’i ürkütmeden, Rusya’yı ve Çin’i fazla endişelendirmeden, Türkiye’yi küstürmeden, en önemlisi ABD ve diğer müttefiklerin kızgınlığına yol açmadan bir İran politikası yürütmenin hiç de kolay olmayacağı açıktır. Ancak sağlam temellere oturmuş Alman dış politik sistemi, derin bir geleneğe sahip İran dış politikası ile uyum içerisinde fincancı katırlarını ürkütmeden, testileri kırmadan bu nazik oyunu başarıyla yürütmektedir. Her iki ülkenin milli menfaatleri bu hassas dengeleri bozmadan işlerini sürdürmelerini mecburi kılmaktadır. İki taraf da iç politik kaygı ve menfaatlerle bu dengenin bozulmasının kolayca onarılamayacak hasarlara yol açacağını bilme sorumluluğuyla hareket etmektedir. Almanya, özünde ‘çağdışı ve totaliter’ olarak nitelendirdiği rejimin varlığını İran’ın iç işi görmekte, hak ihlalleri ve hürriyetler konusunu sürekli gündemde tutmakta ama bunları diplomatik ve ekonomik ilişkilerin önüne geçirmemektedir. Ticarette, bilhassa silah ticaretinde eskiden beri İran-Irak, İran-Suudi Arabistan, İran-İsrail arasındaki dengeyi ısrarla korumaktadır. Daha geniş ele alınınca buna Ürdün, Mısır ve diğer Arap ülkelerini de eklemek mümkündür. Türklere karşı bir pakt oluşturma çabasıyla başlayan Almanya-İran işbirliğinde, geçmişteki gibi günümüzde de dengeler denkleminde yeteri kadar hassas şekilde ele alınmayan dezavantajlı ülkenin Türkiye olduğunu söyleyebiliriz. Elbette Türkiye ve İran günümüzde birbirlerinin düşmanı olmayan, ancak birbirinin rakibi ülkelerdir. Bölgemizde akşamdan sabaha dostların düşmana, düşmanların dosta dönüştüğü bilinmektedir. ABD’nin baskılarıyla hayata geçirilen İran’a yönelik sözde ambargoları delme teşebbüsü iddialarının Türkiye’nin başına ne işler açtığını bu günlerde yaşayarak idrak etmekteyiz. Öte yandan bir ateş çemberinin tam ortasında yer almaktayız. Hal böyle iken, başta NATO ve Avrupa Konseyi olmak üzere bir çok uluslararası organizasyonda yıllardır birlikte olmamıza ve bölgedeki Batı tipi demokratik sisteme sahip yegane ülke olmamıza rağmen Almanya ile ilişkilerimizin bugün içinde bulunduğu durumun nasıl bu çıkmaza sürüklendiğinin çok yönlü ele alınıp değerlendirilmesi gerekmektedir. Almanya-İran ilişkilerinin Almanya-Türkiye ilişkilerinden daha ileri bir noktada oluşu eşyanın tabiatına uygun değildir. Yaşadıklarımızın sorumlusunun Almanya olduğunu söylemek, pratikte bize bir şey kazandırmamaktadır. Dış politikada marifet, karşımızdakilerin negatif tutumlarını pozitife çevirebilmektir. Çatışmaları önlemenin, iyiye yönelebilmenin sihirli anahtarı sadece ve sadece budur. Ülke ve millet menfaatinin adım atmayı gerektirdiği zamanlarda, başkalarından jest beklemek manasızdır.

Türkiye Ne Yapmalı?

Türkiye ve İran, samimi olarak iyi komşuluk ilişkilerini bölgesel ve global ölçekteki işbirlikleriyle devam ettirmek zorunda iki komşu ülkedir. Almanya, hem Avrupa’daki hem Dünya’daki rolü bakımından ekonomik ve teknolojik gücü itibarı ile Türkiye ve İran için hayati önemde bir ülkedir. Üç ülkenin müşterek yürüttükleri faaliyetlerin doyurucu bir seviyede olduğunu söyleyebilmek mümkün değildir. Almanya ve İran arasındaki ekonomik ve teknolojik ilişkilerde Türkiye’nin sadece lüzum hissedildiğinde ‘köprü’ görevi üstlenmesi yeterli değildir. Türkiye, Almanya ve İran her alanda birlikte hareket edebilecekleri mekanizmalar oluşturmak zorundadırlar. Bunlar şu anda yaşanan ve hiçbir ülkeye yararı olmayan, ancak başka ülkeleri sevindirecek sun’î krizleri daha kolay önleyecektir. Milletler şuur altlarında ta mitolojik çağlara kadar giden bazı şeyleri yaşatmaya yatkın olsalar da değişen şartlarda illa menfiliklerin yaşatılmaya çalışılmasının anlamsızlığı ortadadır. Üç ülkenin birlikte hareket etmekle elde edebilecekleri tahminlerin ötesindedir. Türkiye, bu hesabı Almanya ve İran’ın yapmasını beklemeden kendisi yapmalı ve ısrarlı adımlar atmasını bilmelidir. Gezi benzeri hadiseler, suçlu teröristlerin iadesi ve muhalif unsurların desteklenmesi, hak ihlalleriyle alakalı tenkitler gibi konulara gereğinden fazla takılmayıp esasa taalluk eden konuları çıkmaza sokmamak konusunda İran, aslında önümüzde iyi bir örnek olarak durmaktadır.

Türkiye’nin birikimi ve gücü, tüm benzer konuları Almanya’dan ve İran’dan daha kolay ve acısız halletme potansiyeline sahiptir. Bütün mesele, dış politikaya taalluk eden konuları bu günlerde yoğun bir şekilde gündemde olan Sultan Abdülhamit’in soğukkanlılığı, akılcılığı ile hislerden arındırarak ele alabilmektir.

İdealizm, duyguların akılla birleştirilmediği yerlerde boş bir hayaller manzumesidir. İç ve dış barışın, kalkınma ve ilerlemenin, milli hedeflere ulaşmanın yolu ideallerimizi hamasetin yörüngesinden çıkarıp aklın çekim alanına sokmaktan geçmektedir.

Daha Fazla