Yörünge Dergisi

"Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası"

Cuma, Eylül 18, 2020

Tarihçi Prof. Dr. Halil BERKTAY: “Biz” ve Batı Sorunu

Batı içinde eleştirel bir Batının varlığı, ırkçılığın, emperyal bakışın, “öteki”ni veya özellikle Doğuyu horlamanın popüler kültürden silinmiş olması anlamına gelmiyor.

Tarihçi Prof. Dr. Halil Berktay ile Batı üzerine yaptığımız kapsamlı söyleşimizde bu sayıda Batı’nın kültür dünyamıza etkileri üzerine konuştuk.

Bir “biz” adına Batı dışı toplumların modernite-öncesi kültür ve medeniyetlerini idealize etmemek lâzım diyorsunuz. Ama aynı şeyi belki Batıdan da beklemeliyiz. Batı da kendini üstün görmek yerine her kültürün kendi içinde artı ve eksileri olduğunu kabul etmeli.

Hiç kuşkusuz. Benim burada (bu röportajın ikinci bölümünde, bkz. YÖRÜNGE, sayı: 3.) söylediğim her şey, bizim Batıyı sorgularken, mesela günümüzün Türkiyeli tarihçi ve sosyal bilimcilerinin Batıyı sorgulamaya kalktığımızda nelere dikkat etmemiz gerektiğiyle ilgili. Madalyonun diğer yüzünde bu, Batı içinden konuşan tarihçi, sosyolog ve antropologların Doğu toplumlarını sorgularken aynı zamanda “kendi”lerini nasıl sorgulamaları gerektiği için de söylenebilir.

Ancak bir şey söyleyeyim; tabii bütün Batılılar değil, özellikle Batının siyasi elitleri için değil, hele Donald Trump ve benzerleri için hiç değil ama İngiliz ve Amerikan üniversitelerine; orada dünya tarihiyle ilgilenen ve hem yeryüzünün diğer toplumlarını hem de Batının kendi tarihini bir dünya tarihi vizyonu içinde düşünen iyi, öncü nitelikteki tarihçi ve sosyal bilimcilere bakacak olursak… Onlarda müthiş bir Batı eleştirisi görebiliyoruz aslında. Türkiye’de yazılmamış (yazılamamış) olup faraza modern emperyalizmi ve sömürge imparatorluklarını eleştiren en iyi kitaplar gene Batıda yazılmış durumda. Britanya İmparatorluğu hakkında bizzat İngiliz tarihçilerin yazdıkları kitaplarda -ki bende çeşitli örnekleri var- sömürge halklara neler çektirildiği konusunda hiçbir bilgi ve eleştiri esirgenmiyor. 1857’deki Büyük Hindistan İsyanı’nı nasıl bastırdığı; 1881-1898 arasında Sudan’daki Mehdi hareketini ezerken neler yaptığı; ya da önce Güney Afrika’yı, sonra oradan hareketle Rodezya’yı (şimdi Zimbabwe) kolonileştirirken ne gibi yöntemlere başvurduğu konusunda her şey ortada; kitaplarda (ders kitaplarında) mevcut. Suç işledikleri için elleri bilekten kesilmiş ve sonra diğer ellerine tutuşturulup fotoğrafı çekilmiş siyahlar var o kitaplarda. Zulme karşı ayaklandıkları gerekçesiyle sıra sıra asılmış siyahların yanında, yüzlerinde lakonik ifadelerle purolarını tüttüren beyazlar var. Esasen en sert, en doktriner anti-emperyalistler de uzun süre hep bir tür (Marksist) Batılı (Hilferding, Lenin, Rosa Luxemburg). İş bununla bitmiyor; edebiyatta güçlü bir emperyalizm eleştirisi söz konusu (Kafka, Ceza Sömürgesi; Joseph Conrad, Karanlığın Yüreği [Heart of Darkness]).

ABD’de benzer bir literatür, beyazların Amerika’nın yerli halkına (“Kızılderili”lere), sonra Afrikalı Amerikalılara (“siyah”lara) neler yaptığını konu alıyor. Akademik literatürün Batı karşısındaki eleştirelliği ise düşünsel alana, ideolojik alana uzanıyor (ırkçılık, Avrupa-merkezcilik, Oryantalizm). Edward Said’in bir yönü Filistin kökenli olması, ama diğer yönü Batı’dan yetişme ve Columbia Üniversitesi’nde İngiliz Edebiyatı profesörü olması.

Antre-parantez, Batı içinde böyle eleştirel bir Batının varlığı, ırkçılığın, emperyal bakışın, “öteki”ni veya özellikle Doğuyu horlamanın popüler kültürden silinmiş olması anlamına gelmiyor. Futbol maçlarına giden geniş kitlelerin bir kısmı hâlâ siyah futbolcular aleyhinde tezahürat yapıyor, “maymun” diye sataşıyor, hakaret ediyor. Trump’ın sosyal tabanının (ve kendisinin) beyaz ırkçılığı, Charlottesville’de ortaya çıktı. Ama bir toplumun okumuş yazmış elitlerinin neler bildiği veya müfredatta, ders kitaplarında, araştırma makalelerinde neler yazdığından söz edecek olursak, bu ciddi Batı eleştirisi Batının kendisinde var. Biz de, dürüst olalım, büyük ölçüde oradan öğreniyoruz. Dolayısıyla ciddi bir Batı ve aynı zamanda ciddi bir Doğu eleştirisi yaparken, kendi kendimizi eleştirirken buluşacağımız ve müttefik alacağımız insanlar onlar. Çok esaslı dünya tarihçileri var, karşılaştırmalı uygarlık tarihçileri var, emperyalizm tarihçileri var. Meselâ Türkiye’de düzenlenecek eleştirel dünya tarihi, uygarlıklar tarihi konferans veya sempozyumlarında mutlak surette olmaları lâzım. Kendi dışına düşman ve kıskanç bir Batıyı değil, insanlığın bilgi ve bilim arayışını, doğruyu arayışını temsil ediyorlar.

Geri dönüş mümkün mü, ya da nostalji geçerli bir duygu mudur tarih araştırmalarında?

İsterseniz bir metafor olarak İstanbul’dan başlayalım. Şimdi ne kadar İstanbul’un nüfusu? 14-15 milyon. Çirkinleşiyor mu? Evet, çirkinleşiyor. Eski İstanbul’u özlüyor muyuz? Evet, ben şahsen özlüyorum. 1961-64 yılları arasında liseye gittiğim İstanbul ancak 1,5 milyondu. İcabında Taksim’den çıkar ve kuzenimin Levent’teki evine Zincirlikuyu üzerinden yürüyerek giderdim. Hoş, sâkin, güzel bir gezintiydi. Bugün mümkün değil; Zincirlikuyu’yu geçemezsiniz, yani Zincirlikuyu’yu tanımak mümkün değil bir kere. Yahya Kemal’in, Orhan Veli’nin, Nâzım Hikmet’in İstanbul’unu elbette özlüyorum sürekli olarak.

Ama geri dönmek, geri getirmek mümkün mü? Hayır, imkânsız. İstanbul’u yüzde 90 oranında küçültemeyiz, var olanı yıkamayız. Böyle bir restorasyon salt mimari açıdan mümkün değil. Ancak daha fazla çirkinleştirmemeye, daha fazla saçmalamamaya dikkat edebiliriz. İtalya’da Floransa’ya 1 saat mesafedeki Siena şehrinin bir şehir meydanı vardır, Il Campo diye bilinen. Bir yamaca oturduğu için hafif eğik bir yarım dairedir; bir tarafında, yarım dairenin çapı gibi duran düz kenarında çan kulesiyle birlikte belediye sarayı vardır; yarım dairenin kavisli çeperinde ise, çepeçevre çeşitli soylu ailelerin sarayları (şehir konakları) yer alır…

Gittim, biliyorum.

Hah, iyi işte; gittiğinize göre biliyorsunuz, hepsi koyu sarı, turuncu, toprak ve tuğla tonlarında binalardır; üstelik hepsi aynı yüksekliktedir, aşağı yukarı. Hiza, renk ve yükseklik bakımından zarif bir armoni hâkimdir. Çünkü Siena şehri daha 13. yüzyılda, meydanın çevresindeki hiçbir binanın belediye sarayından daha yüksek olamayacağını, ayrıca cephelerin uyumunu da bozmaması gerektiğini emreden bir yasa çıkarmıştır. Adamlar 800 yıl boyunca uymuşlar da buna. Medeniyet devamlılığı, estetik devamlılığı, işte böyle oluyor. Ne yapalım, biz zamanında düşünmemiş, koymamışız. Osmanlı da düşünmemiş ve hele modernizasyon süreçlerinde, Tanzimat’tan bu yana hiç düşünülmemiş böyle bir şey. Bir an önce modernleşme telâşı içinde, şimdi o kadar sözünü ettiğimiz geçmişle bağlantı ve devamlılık sorununu hiç düşünmemiş, sonuçta muazzam bir tahribat yaratmışız (ve yaratmaya devam ediyoruz).

Haydi İstanbul’u geçtim; bir Osmanlı estetiğine dönmek mümkün mü? Ya da bizim için nedir bir Osmanlı estetiği, hiç düşünüyor muyuz? Bir kere hangi yüzyılın, hangi Osmanlı estetiğinden söz ediyoruz? Bursa döneminin estetiği mi; 15-16. yüzyılların, Fatih ve Kanuni çağının estetiği mi? 18. yüzyılın, faraza Nedim’in yaşadığı dönemin estetiği mi, 19. yüzyılın estetiği mi? Ben Osmanlı kültürü ve estetiği diye konuşan, yazıp çizen, bazen deyim yerindeyse gürleyen insanlara bakıyorum da tam olarak hangi estetikten bahsettiklerini anlayamıyorum. Meselâ şiirsel estetik olarak hangisinden söz ediyorlar? Baki’yi mi tercih ederler, Nefi’yi mi, Nedim’i mi, Yahya Kemal’i mi, çok zor bunu kestirmesi. Dahası şöyle bir problem var; kültür ve medeniyetlerin belli bir bütünlüğü, iç tutarlılığı söz konusu. En basiti, şehrin sesleri, kokusu, görüntüsü, hayatın akış hızı ve eldeki malzemeler (taş mı betonarme mi); yürümek mi ata binmek mi, at arabası mı yoksa otomobil, otobüs, troleybüs ve ambülans mı? Mimari, sanat, şiir, hepsi belirli bir hayat tarzı ve temposunun etrafında dönüyor. O insanlar belirli mekânlarda oturuyorlar, belirli şekillerde oturup kalkıyorlar; evleri belirli bir şekilde yapılmış, iki katlı küçük ahşap evler. O modernite öncesi, makina öncesi, motor çağı öncesi şehrin kendine göre bir gürültüsü, daha doğrusu belki kendine göre bir sessizliği, gürültüsüzlüğü var. O ortamda oturup çay içiyor, o ortamda oturup Süleymaniye’yi seyrediyor ve şiir yazıyorlar. Yahya Kemal Kocamustafapaşa şiirinde “Türk’ün asude mizaciyle Bizans’ın kaderi”ni düşlüyor: “Göze çarpar ölüm ayetleri sağdan soldan, / Sarmaşıklar, yazılar, taşlar ağaçlar karışık…” Ya da Orhan Veli “Urumelihisarı’nda oturmuşum, oturmuş da bir türkü tutturmuşum” diyor veya “İstanbul›u dinliyor[um] gözleri[m] kapalı.” Bunlar başka bir zamana ve yaşam tarzına ait. O şehir yok artık ve o tahayyüller bile mümkün değil. Bizim hayatlarımız inanılmaz derecede hızlı akıyor. Günlerimiz gün ışığı süresiyle sınırlı değil; sabahın 6’sında başlıyor, gecenin 12’si ve sonrasına uzanıyor. Kapitalizm, piyasa, pahalılık, dolar kuru, istihdam kaygısı, iş bulmak, hayatımızı kazanmak… Bu yoğunluklar her tarafımızı sarmışken, Osmanlı estetiğine dönüş ne ifade ediyor? Dönülemez demiyorum ama muazzam bir sofistikasyon gerektiriyor. Bu bir taklit meselesi değil. Nasıl günümüzde Batıyı taklitten şikâyet ediyorsak, Osmanlı estetiği arayışının da çok ucuz, kitsch ve çok yavan bir taklitçiliğe dönüşmesi tehlikesi var.

Çoğu belediyenin bu hataya düştüğünü görüyoruz; beton binanın üstüne ahşap geçirdin mi Osmanlı konağı oluyor.

Aynen. Ve camiler de böyle. Süleymaniye’yi betonla çoğaltıp sağa sola, diyelim Ataşehir’e veya Çamlıca’nın tepesine irili ufaklı Süleymaniye taklitleri diktiğinizde hatta birine Mimar Sinan Camii dediğinizde ve diğerinin minarelerini (1071 Malazgirt’e atfen) 107.1 metre yüksekliğinde, kubbesini ise (İstanbul’un plaka numarasına atfen) 34 metre çapında yaptığınızda, Osmanlı kültür ve medeniyetiyle bir zamanlar kopan bağımız bu ucuz sembolizmler sayesinde yeniden tesis edilmiş mi oluyor? Şu cami formu üzerinde biraz duralım. Merkezî kubbeli cami formu özel bir İstanbul estetiğidir. Osmanlılar Konstantinopolis’i almadan önce Diyar-ı Rum’da böyle bir gelenekten pek söz edilemez. Beyliklerde bir tek örneği vardır merkezî planlı, tek kubbeli camiin. Selçukluların Anadolu camileri farklıdır. Divriği Ulucami farklıdır. Tek ve muazzam bir kubbenin altında çok büyük, bölünmemiş bir iç mekân yaratmak, esas olarak Ayasofya’dan öğrenilen bir estetiktir. Muhteşem midir; muhteşemdir. Neyle yapılırsa muhteşemdir? Taşla yapılırsa muhteşemdir. Eğer malzemeniz taş ve tuğlaysa, yani bir kemer iki yanından sıra sıra çıkıyorsa, adım adım içeri kıvrılıyorsa ve tepesine kilit taşını oturttuğunuzda artık harç dahi gerekmeksizin bütün taşların içe doğru bastıran ağırlığı sayesinde her şey yerli yerinde duruyorsa, bu büyük bir maharettir. Aynı yarım daire kemeri kendi etrafında 360 derece döndürüp bir kürenin yarısı ölçülerinde bir kubbe elde edebiliyorsanız; bu kubbenin de taş sıralarını adım adım içe bükülecek ve sonunda üzeri kapanıp gene kendi ağırlığıyla yerinde duracak şekilde oturtabiliyorsanız daha da büyük bir maharettir. Taşla yapıldığında bir maharettir, bir emek ve deha eseridir. İster Roma’da Michelangelo’nun San Pietro kubbesinde; ister Floransa Katedrali’nin Brunelleschi tarafından yapılan sekizgen kesitli kubbesinde; ister Anthemius ve İsidorus’un Ayasofya’sında; ister Sinan’ın Süleymaniye’sinde ve Edirne’deki Selimiye’sinde ve diğer bütün hassa mimarlarının yaptığı bütün büyük selatin camilerinde bir emek ve deha eseridir. Betonarme ile, bırakın emek ve dehayı, bir maharet bile değildir.

“Mutlak anlamda geçmişe dönmek mümkün değil.”

Geçmişi nasıl damıtacağımızı ve yeniden kullanacağımızı bulmak için çok öğrenmeye ve çok düşünmeye ihtiyacımız var. Bu büyük bir kültür birikimi ve sofistikasyonu gerektirir. Meselâ 20. yüzyıl başlarının Sedat Hakkı Eldem’in de içinde yer aldığı mimari akımlarına baktığımızda, Osmanlı mimarisinin aynısını değil, ama çeşitli unsur ve motiflerde esintilerini görüyoruz saçaklarda, orantılarda, cephelerde, zarafetin ölçülerinde. Belki budur mesele; önce eski uygarlığı çok iyi bilmek ve tanımak, gerçekten içine girebilmek; sonra onu tekrarlayarak değil ondan esinlenerek yeni bir şey yaratabilmektir. Hep aynı (artık betonarme) kubbe ve hep aynı dört minare; bu hiçbir şey ifade etmiyor. Günümüzde Nedim tarzı gazel yazılabilir mi? Mümkün değil ama belki kısmen Yahya Kemal’in, kısmen Nâzım Hikmet’in yaptığını yapabilir, aruz veznine dayalı Osmanlı şiirinin müzikal ahengini aruz olmadan da yakalamaya çalışabilirsiniz. Bu bir ses, bir musiki meselesidir; bir müzikalite, mısranın akışı, ahengi meselesidir. Bunu ilk defa Yahya Kemal yapıyor, tabii aruz temelinde. İlk defa, 20. yüzyıl başı İstanbul Türkçesinin aruzla pürüzsüz sentezini başarıyor (öyle ki diğer geç 19. yüzyıl denemeleri, faraza Servet-i Fünun’cular veya Edebiyat-ı Cedide’ciler, takır tukur kalıyor yanında). Bazı şiirlerinde Nâzım bunu aruzsuz yapıyor. Çünkü biliyor, çünkü o kültürle temas halinde, çünkü kendisi gençliğinde aruzla şiir yazmış; bundan ötürü biliyor. Şeyh Bedrettin Destanı’na Sedirde al yeşil, dal dal Bursa ipeklisi / duvarda mavi bir bahçe gibi Kütahyalı çiniler, / gümüş ibriklerde şarap, / bakır lengerlerde kızarmış kuzular nar idi diye girdiğinde, hissediyorsunuz gelenekle, divan şiiriyle içsel bağını. Osmanlı konulu modern bir destan yaratabiliyor; o destanın girişinde bütün bir Osmanlı atmosferi yaratabiliyor.

Mutlak anlamda geçmişe dönmek mümkün değil. Şu çok doğru: hoyrat bir modernite, hoyrat bir Tanzimat ve sonra Cumhuriyet modernizmi, bizi Osmanlı kültürel geçmişinden hayli koparmış, bu da belirli bir kültürel fakirleşme, yoksunlaşma ve manevî bir boşluk yaratmış bulunuyor. Buna katılıyorum. Ama çözümün kolay olmadığı kanısındayım. Gidip o geçmiş formları tekrarlamakla aşılmıyor, kopuş veya kesinti. Artık Osmanlıyı seviyoruz, inkâr etmiyoruz demek yetmiyor, Osmanlı estetiğini ihya etmeye. Zaten olduğu gibi ihya edemezsin; ancak yer yer kullanabilirsin. O da olacaksa, nesiller boyu oluşacak yeni bir olgunluğu gerektiriyor.

Tanzimat ve Cumhuriyet reformlarıyla kısa ve kolay yoldan Batılılaşmaya çalışmıştık. Şimdi de benzer bir hatayı geçmişe dönme çabasında yapıyor, aynı kolaycılığa düşüyoruz.

Özellikle kültür ve sanat alanında bizi muazzam sorunlar bekliyor. Tabii bu “biz” meselesiyle de ilgili. Biz kimiz? Çok söylendiğine, yazıldığına, konuşulduğuna tanık oluyorum: “Biz, bizim kültürümüz, bizim geleneklerimiz, bizim öz benliğimiz.” Yani? Biz mesela Orta Asya mıyız, atlı göçebeler miyiz, bozkır imparatorlukları mıyız? Peçenekler veya Uygurlar mıyız ya da Çağatay Hanlığı mıyız? Türk milliyetçiliğinin bazı varyantlarında bu da denenmiş durumda. Bizi efsanevi, tarih öncesi bir Orta Asya’da arayan, 1930’ların resmî Türk Tarih Tezi var, ona Güneş Dil Teorisi gibi başka bir zırvalık eşlik ediyor. Bir de resmi olmayan başka bir Orta Asyacılık var. Meselâ Yusuf Akçura, Cengiz’in büyük Moğol imparatorluğunda arıyor; Nihal Atsız ve takipçileri bizi 6-8. yüzyılların Kök Türk kağanlıklarında arıyor. Herkes bir tür altın çağ arayışı içinde. Nihal Atsız’ın Bozkurtların Ölümü ve Bozkurtlar Diriliyor romanlarında altın çağ diye Kök Türk kağanlıklarını seçmesinin iki nedeni var. Bir, kendisi beyaz ırkçı ve Kök Türkler sarı değil (diyor), yani Moğollar veya Tatarlar gibi sarı ırktan saymıyor (19. yüzyıl fiziksel antropolojisinin kafatası ölçümcülüğü hiç uzak değil, 1930’ların Atatürkçüleri gibi Nihal Atsız’lara da). İki, Müslüman değiller. Çoğu insan farkında olmayabilir Nihal Atsız’ın ne kadar anti-Müslüman ve anti-Arap olduğunun. Örneğin ordudan Arap subayları tokatlayıp dövdüğü için atıldığının. Çok ciddi bir İslâmiyet nefreti var; Almanya’da Nazi ideolojisi ne kadar Hıristiyanlığa karşı pagan boyutlar içeriyorduysa aynı şekilde Nihal Atsız tarzı Orta Asya özlemciliği de İslâmiyete karşı çok kuvvetli, daha bile kuvvetli pagan unsurlar içeriyor. Türk milliyetçi romanının erken dönemlerine baktığımızda karşımıza ilk çıkan Abdullah Ziya Kozanoğlu’nun Kızıl Tuğ’u da buna benzer. Gerçi Kozanoğlu, ömrünün ve kariyerinin bir noktasında saf değiştirdi, Orta Asyacılıktan Osmanlıcılığa geçti. Ama ilk evresinde çok sıkı Orta Asyacıydı ve dikkatli bakıldığında önemli ölçüde anti-İslâm bir konumdaydı. Kentleşmiş Müslüman hayatını uyuşuk ve miskin bir medeniyet olarak görüyordu.

Ey, peki, “biz” neyiz o zaman? Öncelikle hangi dönemin ruhu ve estetiğini arıyoruz ya da bütün bu çağlardan eklektik bir şekilde değişik estetik unsurları mı örnek alacağız? Tabii ikincisi. Seçici olmamız kaçınılmaz. Bütün toplumlar geçmişlerine karşı seçicidir, toptancı değil.
Öyleyse bizim seçiciliğimiz hangi unsurları içerecek? Hangi güzel, vasat ve çirkinleri; hangi iyi, renksiz ve kötüleri birbirinden (nasıl) ayrıştıracak?

“Saflık arayışı olanaksız.”

Tam bu noktada belki altını çizmek lâzım; saflık arayışı olanaksız. Ne bizim geçmişimizde ne de başka herhangi bir toplumun geçmişinde, saf ve bozulmamış bir kültür ve uygarlık “öz”ü mevcut. Hiç el sürülmemiş bir topluluk, hiç değişmemiş bir Müslümanlık, mükemmelliğe ermiş ve artık değişmeyecek bir Türk-İslâm sentezi… asla bulunamaz. Medeniyetler sürekli birbiriyle alışveriş içinde. Dil değişiyor, minyatürler değişiyor, mimari değişiyor, mecazlar değişiyor, yaşam tarzı değişiyor. Karaman Beyi Türkçeyi resmi dil kabul etmiş diye kutlamalar yapılıyor ama kimse bunun arka planını doğru dürüst söylemiyor. Farklı çünkü Anadolu Selçuklularının Konya sarayında Farsça konuşuluyor. En büyük Selçuklu sultanlarının isimleri Keyhüsrev, Keykâvüs, Keykubat; bunlar tamamen Fars isimleri. Mevlânâ Konya’da oturup Farsça şiir yazıyor. Osmanlı muazzam bir Fars ve Arap mirasını devralmış. Şimdi bu kötü mü, iyi mi? 16. yüzyılın başlarında üç rakip devlet ve üç sultan var, birbirleriyle savaşan: Osmanlılar ve Birinci Selim (Yavuz); Safeviler ve Şah İsmail; Memluklar ve Kansu Gavri. Üçü de şiir yazıyor. Hangi dilde? Selim Farsça yazıyor; Şah İsmail Azerî Türkçesiyle yazıyor; Kansu Gavri bir tür Kafkas Türkçesiyle yazıyor. Dönemin kültürel sentezleri öyle ki, bir Şii aşiret tabanıyla İran’da iktidara gelen Şah İsmail kendi çıktığı yörenin Türkçesiyle yazıyor; Yavuz Selim ise güçlü İran kültür dairesinin diliyle yazıyor (onun içindir ki bir Osmanlı tarihçisi Osmanlıcanın yanı sıra iyi Farsça ve Arapça da bilmeli diyoruz). Şimdi bunu bir kirlenme olarak görmeye imkan var mı? Daha önce de söylediğim gibi 20. yüzyılın Kemalist Türk milliyetçiliği, Türkçeyi Arapça ve Farsça “kirlenme”sinden arındırmak için Öz Türkçecilik icad etti, serpintileri bugüne kadar geliyor.

İyi bir İngiliz okulundan çıkma bir genç, biraz sözlük yardımıyla Shakespeare okur ve anlar. Ama bizim gençlerimizin, bırakın daha eski yüzyılları, 20. yüzyıl başı Türk edebiyatını anlaması mümkün değil. Bunun için ne yapıyoruz; sürekli “sade”leştiriyoruz edebiyat klasiklerimizi. Halit Ziya Uşaklıgil’i sadeleştiriyoruz. Hatta Atatürk’ün 1927 Nutuk’unu. Bana göre komiktir, rezalettir bunları “Türkçeleştirmek” zorunda kalmak. Nasıl şehirlerimizi 10-15 yılda bir yıkıp tekrar yapıyorsak, âdeta Türkçeyi de 10-15 yılda bir yıkıp tekrar yapıyoruz.

Müslüman Türklerin geçmişte temasta oldukları diğer kültür ve uygarlıkları bir kirlenme unsuru olarak görmeyeceksek, günümüzdeki kültürel etkileşimleri neden illâ yüzde yüz kirlenme unsuru olarak görelim? Meselâ İngilizceden gelen kelimeler.

Pek çok durumda uygun Türkçe karşılıkları da bulunabilir fakat kolay da değil bu kadar yabancı film, televizyonlarda bu kadar yabancı dizi ve hepsinden önemlisi, dijital teknoloji, internet ve sosyal medya varken. Pek çok sözcük geliyor ister istemez, önlemek mümkün değil gibi geliyor. Azeri Türkçesine herhalde en az yüzde 30-40 oranında Rusça sözcük girmiş olmalı. Çarlık ve Sovyetler döneminde Rus dili, kültürü ve edebiyatıyla böyle bir alışverişleri olmuş. Şimdi bunların hepsini toptan temizlemeye kalksalar, kim bilir Azeri Türkçesi ne duruma düşer? İngiltere’de, 1884’ten bu yana İngiliz dilinin kale muhafızı Oxford English Dictionary’dir (kısaca OED). 1000 küsur yıl boyunca birikmiş 600.000 küsur kelimeyi içerir. Arkasında büyük bir uzmanlar heyeti ve çok ciddî bir editoryal kurul vardır. Her güncellemede lügate girecek yeni İngilizce sözcükleri onlar belirler. Böyle her yıllık güncellemede 1000 dolayında yeni sözcük ve/ya anlam artık İngilizceye yerleşmiş kabul ediliyor ve OED’ye alınıyor. Günlük hayattan gelmiş olabilir, argodan gelmiş olabilir, bilgisayar ve internet kullanımından gelmiş olabilir (surfing, downloading, uploading vb), eski İngiliz sömürgelerinden gelmiş olabilir (Pakistan, Hindistan, Karayipler veya Afrika’dan). Ben şimdiye kadar hiçbir sözcüğün Oxford English Dictionary’den çıkarıldığını bilmiyorum. Yakında katıldığım İbn Haldun Üniversitesi’nin geniş ve kucaklayıcı vizyonları var, sosyal bilimler alanında. Medeniyetler İttifakı diyoruz örneğin, Açık Medeniyet diyoruz. İşte açık medeniyet biraz da budur. Düşünün ki İngilizce sürekli zenginleşiyor ve hiç fakirleşmiyor. Sözcüklerin yanında belirtilir, eskidir, arkaiktir, artık kullanılmamaktadır diye. Ama çıkartmazlar; bu sözcüğün artık İngilizcede yeri yok veya bu sözcük İngilizceyi kirletiyor diye hiçbir şey çıkartılmaz Oxford English Dictionary’den. İngiltere’nin Hindistan ile ilişkisini bir düşünelim: Batı ve Doğu, emperyalist ve sömürge. Ama aynı zamanda iki kültür, iki uygarlık, hem alan hem veren. Bugün İngilizcede çeşitli Hint dillerinden gelen tonla sözcük kullanılmakta.1 Buna karşılık Türkçenin var mı böyle, sürekli büyüyen ve zenginleşen bir lügâti? Tersine her yeni sözlük, fakirleşmede yeni bir aşamayı temsil ediyor. 19. yüzyılda başlayan Redhouse’ların eski basımları, sadece akademik uzmanların vazgeçilmez başvuru hazinesini oluşturuyor.

Türkiye’nin modernleşme serüveninde sanatçı ve aydınların devletin üstten indirgemeci tavrını benimsediğini unutmamak gerek. Dil üzerinden gidecek olursak birçok çeviri eser Öz Türkçe kelimeler yüzünden anlaşılmayacak durumda…

Ben neden çeviri kitap (ister tarih ister roman) okuyamaz oldum, ya da neden hiçbir makalemin başkaları tarafından çevrilmesini istemiyorum? İşte tam da bu yüzden. Öz Türkçe terimler berbat, bu terimlerle örülen üslûp berbat. En ufak bir akıcılığı yok. Yuvarlak değil de köşeli bir tekerlek gibi takıla takıla dönüyor. Kimse bu dersi öğrenmemiş durumda. Oktay Rıfat büyük bir şair olma potansiyeli taşıyordu. Öz Türkçeci oldu ve kurudu, fakirleşti şiiri. Maalesef ben kendimden ve meslektaşlarımdan biliyorum ki bu çeviri sorunları hepimizi çileden çıkarıyor. Öz Türkçe, hele Osmanlı tarihine uygulandığında büsbütün felâket halini alıyor. Bir Osmanlı tarihi metninin biraz Osmanlı/ca kokması; sayfalara, satır aralarına o kokunun sinmiş olması lâzım. “Doğru” başka, “güzel” başka. Bunu gözetmeden yapılan çeviriler doğru ama çirkin olduğundan okunmaz hale geliyor.

Peki, bunun çaresi ne?

Bizde olmayan bir şey: eleştiri. Türkiye’nin bilimsel eleştiri damarları ve pratikleri çok zayıf. Seksen milyonu bırakın; (a) akademiklerin, üniversite camiasının okuduğu ve kulak verdiği ortak dergiler (b) akademik olmayan üst düzey kamusal aydınların okuduğu ortak bilgi ve düşünce dergileri mevcut değil. Böyle dergilerin (telif-tercüme) kitap eleştirisi bölümleri üzerinden irili ufaklı bilimsel konsensüslerin tesisi ve ortak bir çeviri estetiğinin oluşturulması mümkün değil. Piyasaya belirli bir disiplinin ve estetiğin empoze edilmesi mümkün değil. Şimdi hepimiz, Osmanlı tarihine ilişkin kitaplar için dahi, daha çok İngilizce (ve belki biraz da Fransızca) dergileri okuyoruz. Ve tabii Türkçeye çeviriler bunların kapsamına girmiyor. Yani asıl Türkçede öyle tarih dergileri olacak ki, ahbap çavuş ilişkilerine uzak, hatır gönül gözetmeyen, kimsenin gözünün yaşına bakmayan öyle (telif-tercüme) kitap eleştirileri yayınlanacak ki, orada hesabı sorulacak kötü, yanlış ve/ya zevksiz çevirinin. Bir, iki, üç, beş derken, yayınevleri ve editörler alacak mesajı. Gördüğünüz gibi devlet önlemlerine değil, bilimsel eleştiri ve özeleştirinin, sivil toplum mekanizmalarının çalışmasına bel bağlıyorum, çözüm ancak buradan gelebilir. Yoksa, Kemalist geçmişteki gibi Türk Tarih Kurumu veya Türk Dil Kurumu’nun (ve yayınladığı Türk Dili dergisinin) koymaya kalktığı normların, oralardan gelecek talimatların hiçbir faydası olamaz. Öyle müdahaleler, kendi bilgisizlik ve seviyesizlikleri içinde, kendi estetiksizlikleri içinde, düzelteceklerine berbat eder.

Bakın, çok ciddi kültürel sorunlarımızın olduğu aşikâr. Bunların çaresi, aslında Türkiye’de yeni bir entelijansiyanın yaratılması. Bu, nesiller alacak. Çalışmakla, öğrenmekle, ürün vermekle olacak bir şey. Örneğin yeni bir Osmanlı estetiği, ancak yeni yeni ressam ve mimar, sanat ve mimarlık tarihçisi nesillerin gelip geçmesiyle oluşabilir. Belki içlerinden çıkarsa birkaç kişi çıkar, böyle kitsch olmayan esinti ve sentezlere uzanabilecek. Oraya giden yolda, farklı kesimlerin birbiriyle konuşabilir hale gelmesinin çaresi, belki bu tür ortak entelektüel, bilimsel, akademik girişimler. Şuna peşinen niyet etmek lâzım: illâ birimizin ak dediğine kara demeyeceğiz, hiçbir meseleye böyle bir dar kafalılıkla yaklaşmayacağız, düzgün eleştiriyi ortak bir dille yapmaya ve dinlemeye, anlamaya çalışacağız. Birbirimizle konuşmak için yeni bir dil yaratmalıyız. Bu tartışmanın bir parçası da geçmişten ne alacağımız. Her “biz” şu veya bu şekilde tarihten süzülmüş bir varlıktır. O içinden süzülüp gelmekte olduğumuz tarihe karşı nihilist, inkârcı, reddiyeci ve yasakçı olmamaya çok dikkat etmek zorundayız. Bütün geleneklerle ilişki, ne yasaklanmalı, ne zorla kabul ettirilmeli. Benim sosyo-ekonomik ve kültürel kökenlerim alla franca. Ama fanatik bir alla franca’cı değilim ve ayrıca alla franca olan her şeyi sevdiğim, Batının her şeyine hayran olduğum da söylenemez. Bir tarihçi olarak Batının hegemonyasının nasıl ve hangi açılardan eleştirdiğim de açık, bugün Türkiye’nin neresinde yanında durduğum da. Kültürel tercihlerimde de belirli bir seçicilik söz konusu.

Meselâ ben rock ve pop sevmem pek; en azından kulak vermem ve dolayısıyla şarkı sözcüklerini de bilmem. Kendi neslimin Beatles ve Rolling Stones’unu dahi kaçırmışımdır bu yüzden. Caz da dinlemem fazla. Ben başka bir şeyin içinde büyüdüm. Dinlersem klasik Batı müziği dinlerim. Özetle, ben bir seçicilik örneğiyim. Kendi seçimlerimi, tercihlerimi yapmışım ve yapıyorum. Bırakın herkes kendi seçiciliğini yapsın serbestçe. Sonuç olarak toplumun bütününün seçiciliği, birey ve grupların seçiciliklerinden oluşur. Topluma iyi ve güzel şeyler, kaliteli şeyler sunarsanız, toplum zamanla bunları ayırt etmeyi öğrenir. Başka bir şeye de bel bağlayamayız. Kültür alanında başka umudumuz da yoktur diye düşünüyorum. Herhangi bir saflığın, olmayan bir saflığın, bir saflık teorisi ve modelinin peşinde koşamayız.
Benim eleştirdiğim, şikâyet ettiğim yasakçılığın ya da tek tipçiliğin, topluma empoze edilmek istenen kültürel cenderenin geçmişte dünyadaki en sert örneği (neyse ki uzun ömürlü olamayan) Faşizm ve Nazizm. Sonra Sovyetler Birliği’nde Stalin ve Çin’de Mao dönemleri (Kültür Devrimi). Türkiye’deki en sert örneği ise Kemalizm ve Tek Parti rejimi. Kemalist kültür devrimi denemesi dediğimiz şey 1930’larda Türk Tarih Tezi, Güneş Dil Teorisi, ezanın Türkçe okunması, Öz Türkçecilik, radyolarda alaturka müzik yasağı… Hepsi bir bütün. Şimdi bunun karşısında başka türlü bir yasakçılığa, başka türlü bir basitçiliğe düşmemek lâzım.

Türklerin ve/ya Müslümanların, ya da isterseniz Türk-Müslüman medeniyetinin ve meselâ Osmanlıların, Avrupa-merkezci, Oryantalist bir yaklaşımda hakkının yendiği çok açık. İslâm da küçümsenmiş, Osmanlı da (hem birlikte, hem ayrı ayrı). İslâmiyet için fatalist, bağnaz, gerilik kaynağı, aşırı bölüşümcü ve dolayısıyla kapitalizm potansiyelinden (Protestan ahlâkının bir benzerinden) yoksun denmiş.
Osmanlı için, kâh steplerden gelen yıkıcı bir barbarlık seli denmiş, kâh klasik İslam’ın taklidi ve tekrarı denmiş, kâh sırf Bizans taklidi denmiş, kâh hiçbir kültürel orijinalitesi ve medenî hayatiyeti olmayan, tamamen yıkıcı ve askerî bir emperyalizme indirgenmiş.

Bu önyargılara karşı, tarihte biz de varız, bizim de insanlığa katkılarımız oldu, biz de başka medeniyetlerle etkileşime ve alışverişe girdik, biz de orijinal bir kültür dairesi oluşturduk, bizden de Batıya giden ve tekrar Batıdan bize gelen şeyler var, derken bizim de son iki yüz yılda üzerimizde tepinildi, ezildik ve çiğnendik, dışlandık ve ötekileştirildik… demek, temelde haklı ve gerekli. Ama bunların hepsinin doğru olması, “biz”i bugün ne tanımlıyorsa onun da otomatik olarak haklılığı anlamına gelmiyor.

Peki, haklılığını nasıl ispat etmeli Müslüman Türk medeniyeti?

Bu, genel lâflarla olmaz; ihtisaslaşmayla, mütehassıslıkla olur. Hamasetle olmaz, çok çalışmakla olur. Herkesin kendi alanında, kendi işini doğru yapmasıyla olur. Bana göre bunun akademi alanında, bilim alanında, tarih alanında en büyük ve en başarılı mücadelesini, yakın zamanda kaybettiğimiz Halil İnalcık verdi. İnalcık’ın 100 yaşına, neredeyse ölüm döşeğine kadar uzanan tarihçilik pratiği, esas olarak buradan bütün bu saydığım dışlanmışlıktan, hakkı yenmişlikten, ötekileştirilmişlikten, küçümsenmişlikten, tarihteki yeri ve payının hiçe sayılmışlığından motive oldu. Meslek hayatı ve yazdıkları Oryantalizme, Batı-merkezciliğe karşı bir isyandır aslında. Ama aynı zamanda bilimin icaplarına riayet eden bir isyandır. Palavra değildir. Hamaset değildir. Ruhunun bir yerinde motivasyonunu buradan alır. Ama sonra başka bir düzleme sıçrar.

Onun içindir ki hiçbir kolaycılık, hiçbir ucuzculuk görmüyorum Halil İnalcık’a baktığımda. Çıkıp yirmi kere, elli kere, yüz kere “biz önemliyiz, biz önemliyiz.” diye bağırsanız ne yazar? Siz o disiplinin içinde, o malzemeyle, doğrudan birincil kaynaklara hâkimiyetinizle, meselâ ipek ticaretinde Bursa’nın rolü üzerine bir makale yazacaksınız ya da Osmanlının Balkanlarda yayılma başarısının ardındaki politikaları aydınlatacaksınız ya da timar sisteminin Osmanlı öncesi toprak düzenleriyle nasıl eklemlendiğini göstereceksiniz (ve bu arada “Hıristiyan sipahi”leri bulup çıkaracaksınız) ya da ateşli silâhların yayılması ve Celâlî isyanlarını Yeniçğ sarsıntılarının genel çerçevesi içine oturtacaksınız ki Osmanlı nasıl bir toplumdu, nasıl bir ekonomiydi, nasıl bir devletti, herkesçe anlaşılabilir bir elle tutulurluk kazansın, bunlar akademide yerleşsin, kabul edilsin. Halil İnalcık, hem Osmanlının (ve belki, Osmanlının şahsında genel olarak Doğunun) hakkının verilmesini sağlama dürtüsünün hem de bunun evrensel bilim normlarına riayet ederek nasıl yapılabileceğinin emsalsiz bir örneğidir.
Son yıllarında en önemi katkısı saydığı çift-hane kavramını ele alalım. Bir an geldi; İnalcık Osmanlı köylü tarımını çift-hane sistemi olarak tanımladı. Böylece Osmanlı İmparatorluğu’nun sui generis’liğine, egzotize edilmişliğine son verdi. Osmanlı tarım ve köylü toplumunu yeryüzündeki bütün köylü toplumları içinde tanınabilir bir yere oturttu. Ayrıca savının kendinden önceki Batı sosyal bilimler literatürü ile bağlantısını da kurdu. Sovyetler Birliği’nde Çayanov vardır, 1920’lerin ve 30’ların ünlü köylü ekonomisi teorisyeni. Stalin terörünün kurbanlarındandır. Çayanov’un “köylü emeğine dayalı aile çiftliği” (the peasant family-labor farm) kavramlaştırması vardı. Halil İnalcık sadece çift-hane sistemini ortaya atmakla kalmadı, bunu yeryüzünde ilk ben söyledim havalarına girmeksizin, Çayanov’un “köylü emeğine dayalı aile çiftliği”nin Osmanlı halinin çift-hane sistemi olduğunu gösterdi. Evrenselliğini kurdu; Batı bilim adamlarının yerlerinde doğrulup dinleyeceği şekilde evrenselliğini kurdu, onların anlayabileceği bir örnek verdi ve herkes anladı Halil İnalcık’ın ne dediğini. Çünkü kültürler-arası tercüme işini, teorik terminoloji sistemleri arasında tercüme işini, birimler-arası tercüme işini çok başarılı bir şekilde yerine getirdi. “Nasıl söylersem anlarlar?” çok önemli bir mesele. Kendi kendimize mi konuşuyoruz; çok yönlü, çok taraflı bir sohbet içinde miyiz? Halil Hoca bunun son derece farkındaydı; asla kendi kendine sayıklamıyordu.

“Halil İnalcık kültürel bir sentezdi.”

Halil İnalcık, Osmanlı divan şiirini de bilir ve severdi, halk şiirini de bilir ve severdi, alaturka musiki ya da klasik Türk musikisini de bilirdi ve severdi, klasik Batı müziğini de bilirdi ve severdi. Halil Hoca da kültürel bir sentezdi kendi başına. O da seçiciliklerini yapmıştı, o da açık bir medeniyetti. Diğer kişinin ismini vermeden, bir anekdot anlatacağım Halil İnalcık’tan. 1940’ların sonları, İnalcık doktorasını bitirmiş ve ünlü tarihçi Paul Wittek’in Osmanlı tarihi seminerlerine katılmak için Londra’ya gitmiş. Tabii Londra klasik müziğin büyük merkezlerinden biri, Halil Hoca da kaçırmıyor özellikle Covent Garden konserlerini. O sırada bir başka Türk tarihçi de Londra’da. Aşağı yukarı aynı nesilden. Otuz küsurlarında iki genç adam. Halil Hoca yalvarıyor, bak böyle kendini kapatma, gel beraber konsere, Covent Garden’a gidelim, bak Handel performansları var diyor (İngilizlerin Handel performansları meşhur, yüzlerce kişilik dev koro ve orkestralarla). Batı medeniyeti nedir, sanatsal gücü nerededir, bunu görürsün biraz. Bin bir dereden su getirse de “gâvur müziğidir, bizimle ilgisi yoktur.” diyor o diğer kişi; kendini kapatıyor ve gelmeyi reddediyor.

İşte burada itiraz, itirazdan öte geçemiyor; anti-tez, senteze dönüşemiyor. Halil İnalcık Batı medeniyetinin kulu kölesi mi? Adamın bütün duruşu, “biz/im” gördüğü Osmanlının tarihteki yerinin iadesi üzerine kurulu. Ama aynı zamanda çok yönlü bir adam, dışa açık bir adam, medeniyetleri kendi içinde kapalı ve birbirini dışlayan birimler olarak görmüyor. Osmanlı hakkında da rahatça şunu yazabiliyor: Osmanlı devleti eski İslâm, İran, İlhanlı ve Bizans geleneklerinin bir sentezidir (1973). İki kuşak önce, bir diğer çok değerli tarihçimiz Fuat Köprülü için böyle bir kabul söz konusu olamaz. Onun bakış açısına göre ya İslâm ya Bizans. Öyle ki Osmanlının pek Bizans’tan etkilenmiş olamayacağını ispatlamak için neredeyse 200 sayfalık kitap boyutlarında bir makale yazıyor: “Bizans  müesseselerinin Osmanlı müesseselerine tesiri üzerine bazı mülahazalar” (1931). Halil İnalcık ise benim Türkçeye çevirdiğim 400 küsur sayfalık Osmanlı İmparatorluğu’nun Ekonomik ve Sosyal Tarihi -1 (1994) kitabında, Osmanlı gümrük vergileri ve bölgelerinin nasıl olduğu gibi Bizans’tan alındığını uzun uzadıya anlatıyor. Hiçbir kompleksi olmadan anlatıyor. Hatta bunun üzerine Batıya karşı şöyle bir pozisyon aldığını da görüyoruz: (mealen) “Siz ne diyorsunuz? Roma’nın esas mirasçıları aslında Roma yıkıldıktan sonra Batıda kurulan Germen krallıkları değildir. Bizans üzerinden Osmanlı daha çok tevarüs etmiştir Roma’nın emperyal geleneğine.” Burada medeniyetlerin kesişim ve etkileşimlerine ilişkin çok sofistike bir tavır var. Tabii Türkiye’de Yunan ve Roma uygarlıklarına karşı bir düşmanlık da söz konusu. Oysa İnalcık çok farklı bir anlayışı temsil ediyor.

Özetle, Halil İnalcık örneği çok şey söylüyor bana. Siyasetten bahsetmiyorum, tamamen kültür ve medeniyetler planında konuşuyorum. Bu çerçevede, nasıl hem belirli bir anlamda “biz”ci olabiliriz, hem de açık fikirliliği muhafaza edebilir, nihilizme kapılmayabiliriz? Bunun ve somut “hak arama”nın ne kadar profesyonelce yapılabileceğinin önemli bir örneğini oluşturuyor.

Daha Fazla