Yörünge Dergisi

"Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası"

Çarşamba, Mayıs 18, 2022

Yeni Suudi Arabistan

Kral Abdullah Bin Abdulaziz’in vefatıyla birlikte Suudi Arabistan’da olayların akışı hızlandı. Ülke, içeride ve dışarıda ardı arkası kesilmeyen operasyonlara imza atmaya başladı. Olaylar baş döndürücü bir hızla seyretmeye başladı. Ülke yapısal değişikliklere gitti.

Suudi Arabistan Kralı Abdullah Bin Abdulaziz’in 23 Ocak 2015 tarihinde vefat etmesiyle birlikte Suudi Arabistan yeni bir döneme girmiş oldu. Bu dönemde olayların seyri ve akışı da hızlandı. Şöyle bir genelleme yapmak yanlış olmayacaktır: 1990’lı yıllar, SSCB ve onun ekseninde deveran eden Doğu Bloku ülkeleri için tarihin akışının hızlandığı yıllardı. Çözülmeleri yeniden yapılanmalar takip etti. Ortadoğu için de 2010’lı yıllar için böyle söylemek mümkündür. George Walker Bush, 2000’li yıllarda değişim için düğmeye bastı, zorladı ama çabaları yarım kaldı. Ulusalcılar 2000’li yılların etkisiyle bu Arap Baharı rüzgârını ve yaşanan değişimleri Batı komplosuna bağlasa da değişimin ekseni, zemini daha geniş. Elbette bu değişim içinde “rüzgârı kontrol etmek amaçlı devletler oyunu” da sahne almıştır. Ama tablo, durum sadece bundan ibaret değildir. Ayrıca devletler oyunu sürecin çıkış noktası da değildir. Aksi halde Bush 2005 yılı ve sonrasında başarılı olurdu. Arap Baharı süreci, siyasi hareketten evvel bir kalkışma ve toplumsal bazlı bir hareketti. Sosyolojik boyutlar taşımaktaydı. Kral Abdullah Bin Abdulaziz’in vefatıyla birlikte Suudi Arabistan’da olayların akışı hızlandı. Ülke, içeride ve dışarıda ardı arkası kesilmeyen operasyonlara imza atmaya başladı. Olaylar baş döndürücü bir hızla seyretmeye başladı. Ülke yapısal değişikliklere gitti. Bu nedenle de son sıralarda özellikle Körfez ve Suudi Arabistan basınında yeni dönemi tanımlamak için iddialı ifadeler kullanılmaktadır. Bu ifadelerden biri de, Dördüncü Suudi Arabistan Devleti ya da Yeni Suudi Arabistan ile karşı karşıya olduğumuz iddiasıdır. Yeni Suudi Arabistan ifadesini kullananlar bunu bir iyimserlik nişanesi olarak dile getiriyorlar. Zira ülke siyasi, dinî ve ekonomik bazda büyük değişimler geçiriyor. 1973 yılından beri ülkeyi takip eden yabancılar özellikle 2015 tarihinden itibaren ülkenin yöneldiği mecrayı tanımlamakta zorlanıyorlar. 1990’lı yıllardan itibaren özellikle de ekonomik alanda ‘Sa’vede’ denilen “yerlileştirme” eğiliminin bir başka uzantısı, yeni dönemde idarede “gençleştirme” modasıdır. Bu itibarla eski muhafızlar, eski tüfekler eleniyor, devre dışı bırakılıyorlar.

Kısaca, Suudi Arabistan’da rejim değişmiştir. Mukrin Bin Abdulaziz’in veliahtlıktan azledilmesiyle birlikte kardeşlerden kardeşlere geçen rejim, yerini torunlara bırakmış haldedir. Daha doğrusu kraliyet Kral Abdulaziz’in oğullarından Kral Selman’ın oğluna geçiyor. Buna göre de bir devir-teslim düzenlemesi yapılıyor. Mukrin Bin Abdulaziz 27 Mart 2014 tarihinde ikinci veliaht ilan edilmişti. Birinci veliaht ise Selman Bin Abdulaziz’di. Kral Abdullah’ın vefatının akabinde ise 23 Ocak 2015 tarihinde hülle amaçlı olarak veliaht yapılmıştır. 29 Nisan 2015 tarihinde ise veliahtlıktan azledilmiş ve yerine birinci veliaht olarak Muhammed Bin Nayif tensip ve tayin edilmiştir.

İkinci veliaht olarak Muhammed Bin Selman atanmıştır. Böylece yeni rejimin taşları döşenmiştir. Katar krizinin ardından Muhammed Bin Nayif’in azledilmesiyle birlikte Muhammed Bin Selman babasına vekâlet etmeye ve birinci veliaht olarak ülkenin idaresini tedvir etmeye başlamıştır. 23 Ocak 2015 tarihinden beridir de savunma bakanlığı koltuğunu doldurmaktadır. Yemen’e müdahale konusunda aile içinde inisiyatifin ondan geldiği, inkârı kâbil olmayan bir gerçektir. Muhammed Bin Nayif’in tiyatral bir ortamda azledilmesi sırasında ellerine ve ayaklarına sarılması hafızalardan silinmese de akabinde onları Cidde’de saraya kapattığı ve çocuklarıyla birlikte mal varlıklarına el koyduğu sanılıyor. Muhammed Bin Nayif’in azledilmesi bir nevi saray darbesi olarak nitelendirilmiştir. Azil işlemi genel olarak kraliyet ailesinde ve saray çevrelerinde memnuniyetsizlik havası estirmiştir. Zira Muhammed Bin Nayif’in daha dengeli ve deneyimli ve dolayısıyla ehil biri olduğu biliniyor. Bununla birlikte, Kral Selman oğlunun geleceğini garanti altına almak için deneyimli Muhammed Bin Selman’ı harcamış, feda etmiş ve veliahtlıktan el çektirmiştir. Kral Selman’ın ölmesi ve yerine Muhammed Bin Nayif’in geçmesi halinde; veliahtlık sıralaması daha önce mükerreren olduğu gibi yeniden düzenlenir ve Muhammed Bin Selman açığa alınabilirdi. Bu nedenle de elini çabuk tutan Kral Selman, devlet veya kraliyetin istikbali yerine oğlunu tercih etmiştir. Belki de bu hesapsız adım ileride Suudi Arabistan’ın çökmesine neden olabilir, temellerini sarsabilir. Sultan Hamid’i deviren İttihatçıların, Osmanlı’nın sonunu getirmeleri gibi. Hüseyin Kazım Kadri’nin ifadesiyle, İttihatçılar 6 asırlık çınarı 6 yılda batırmışlardı. Muhammed Bin Selman toy veya acemi olarak biliniyor ve doğrusuyla yanlışıyla seri kararlar alabiliyor. Katar krizi bunun örneklerinden birisi olmuştur. Katar krizi zamanla Körfez ülkelerini zayıflatan bir bataklığa dönüşmüştür. Muhammed Bin Nayif daha dengeli kararlar verdiği gibi aynı anda Suud Sarayının içine elini atmış olan Muhammed Bin Zayed’in etki alanından da uzak bulunuyor ve duruyordu. Muhammed Bin Nayif eski kuşakla yeni kuşağın dengesini temsil ediyordu. Onun da azliyle birlikte eski muhafızların sonu gelmiş oldu. Suudi Arabistan da bu kararlarla birlikte bilinmeyen bir istikamete sürüklenmeye, meçhul bir geleceğe doğru savrulmaya başladı. Son dönemlerde ülke içinde yeni Suudi Arabistan’a dair atıflarda bir hayli artış var. 29 Nisan 2015 ile Haziran 2017 tarihleri arasında Suudi Arabistan’da rejimin değiştiğine ve yeni bir Suudi Arabistan’ın doğduğuna inanılıyor. Bu, dördüncü Suudi Arabistan devleti olarak da tasvir ediliyor. Kral Abdulaziz’in kurduğu ve genişlettiği devlet, Kral Selman ve oğlu Muhammed tarafından yeni bir kisveye sokulmuştur. ‘Yeni Suudi Arabistan’a hoş geldiniz’ makalesinin yazarı Selman Dusuri, Suudi Arabistan’ın yeni hüllesinde geleceğe baktığını ve yöneldiğini yazmaktadır.

Bir müddettir yeni Suudi Arabistan söylemi ve atıfları birbirini izlemektedir. Bunun nedenlerinden birisi ardı arkası kesilmeyen gelişmeler ve Veliaht Prens Muhammed Bin Selman’ın çeşitli münasebetlerle yaptığı mühim çıkışlar ve konuşmalardır. Bunlardan birisini MBC kanalında Sekizinci Saat programını sunan Davud Şeryan’la yapmıştır ve buradaki konuşmasında özellikle de İran tehlikesine ve tehdidine parmak basmıştır.

Sahveye Karşı Ilımlı İslam

İkinci konuşması ise daha mühim bir konuşmadır ve 1979 yılına odaklanmıştır. 1979 yılı Suudi Arabistan’ın kaderinde düğüm yılıdır. Ezcümle ikinci konuşmasında ılımlı İslam anlayışına dönecekleri mesajını vermiştir. Bu ikinci önemli konuşmasında Muhammed bin Selman, ülkesinde radikal fikirleri derhal yok ederek ılımlı İslam’a döneceğini ifade etti. Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’da düzenlenen ‘Geleceğe Yatırım Girişimi Konferansı’nda konuşan Veliaht Prens Muhammed bin Selman “Eskiden olduğumuz gibi, ılımlı İslam’a döneceğiz.” ifadelerini kullanmıştır. Halbuki herkes Suudi Arabistan’ın geçmişte temsil ettiği Vehhabilik anlayışının ılımlı değil katı ve aşırı olduğunda hemen hemen hemfikirdir. Aksine zımni olarak radikal olarak tasvir ettiği Sahve dalgası ve akımı Karadavi’nin deyimiyle vasatiyet ve itidali temsil etmektedir. Lakin buradaki fark, İslami kesimlerin anladığı ılımlılık ile ABD’nin algıladığı ılımlılık arasındaki farktan kaynaklanmaktadır. ABD ile Muhammed Bin Selman, İslam kriterlerine göre ılımlılığı değil Amerikan kriterlerine göre ılımlılığı esas almaktadır. Yeni dönemin en önemli karakteri, “Amerikan İslam’ı” olarak tanımlanan İslam tarzının uygulanması ve hâkim anlayış haline getirilmesidir. İslami anlayışın Amerikan kriterlerine uydurulmasıdır. İkincisi de İsrail ile uyumlu hale getirmektir. Bu açıdan da Suudi Arabistan Müftüsü Abdulaziz Al-i Şeyh’in İsrail ile vuruşmayı haram sayması ve Hamas’ı terör örgütü olarak nitelendirmesi beklenen bir gelişmedir. Öncesinde de Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Adil Cübeyr ile Cezayir Elçileri benzeri minvalde konuşmalar irat etmişlerdi.

Artık neyin İslami olduğunu Amerikan kriterleri belirleyecektir. Veliaht Prens Muhammed Bin Selman ülkesindeki radikal fikirleri yakında bitireceklerini açıkladı: “Bugün, Suudi Arabistan halkının %70’i 30 yaşın altında. Açıkçası gelecek 30 yılımızı radikal fikirlerle uğraşarak kaybetmeyeceğiz. Bu radikal düşünceleri derhal yok edeceğiz.” Daha sonra sözlerinin açılımını The Guardian gazetesinde ikmal etmiş ve 1400 hicri yılını ya da Kâbe baskınının yaşandığı 1979 yılını adeta lanetli yıl ilan etmiştir. Ülke tarihinde Cüheyman el-Uteybi ve arkadaşlarının kalkışması büyük bir travma oluşturmuştur. Ülke tarihinde Sahve/Uyanış olarak anılan İhvan yanlısı akımın da bu seneden sonra taban tuttuğu ve palazlandığına inanılmaktadır.

Arap ve İslam âleminde kurulu rejimler arasında İslami hareketlerle alakalı olarak ortalıkta iki şehir efsanesi veya yakıştırması dolaşmaktadır. Bunlardan birisi, Bütün şiddet hareketlerinin ana rahmi olarak İhvan’ın gösterilmesidir.

Şiddet yüklü hareketler onun bünyesinden veya abası altından çıkmıştır. Halbuki karşı iddiaya göre bütün radikal veya şiddet yanlısı hareketlerin doğuş nedeni hürriyet ortamını boğan koyu istibdat rejimleri ile totaliter anlayış ve ortamlardır.

İkinci efsane, İran Devriminin Sünni siyasi İslami hareketleri tetiklemesi veya ivme katmasıdır. Bu iddialar elbette kısmi olarak doğrudur. Çağdaş Şiilik veya Şii siyasal İslam düşüncesi de varlığını hilafetin yıkılmasından sonra onu ihya etmeye matuf hareketlere borçludur ve onlardan beslenmiştir. İhvan çağdaş Şii İslami düşünceyi etkilemiştir. İran Dini Rehberi Hamaney vaktiyle Seyyid Kutup’un Yoldaki İşaretler kitabını Farsçaya aktarmıştır. Karşılıklı etkileşim domino etkisi gibi bir gerçektir. Sözgelimi, Mücahitlerin Afganistan mücadelesi Filistin’deki İntifadayı ( 1987) tetiklemiş ve keza Filistin direnişi Keşmir’deki bağımsızlık yanlısı hareketlere cesaret vermiştir. Bununla birlikte meseleyi bu nedenlere indirgemek pek doğru olmasa gerek. Durum Yusuf suresinde (ayet, 65) belirtildiği gibidir: Malımız bize geri iade edildi. Sünni İslami hareketler hilafetin ihyası projesi ile birlikte Şiileri etkilemişler ve bu da velayet-i fakih doktrinini doğurmasa bile geniş çapta yeniden canlanmasına vesile olmuştur. Elbette şekil olarak birbirlerini etkileseler ve arada etkileşim olsa da muhteva olarak büyük farklılık vardır ve Arap Baharı ayrışma çizgisini yeniden belirginleştirmiş ve netleştirmiştir.

Muhammed Bin Selman söz konusu konuşmasında 1979 yılına atıfta bulunurken sadece İran Devrimini nazara vermemiş aynı zamanda Sahveyi de kastetmiştir. Sahveyi bu yıla irca ederek aslında bunu karalama kampanyasına alet ediyor, kampanyanın bir parçası haline getiriyor. Kaldı ki Sahve’nin 1990’lı yılların bir ürünü olduğu genel kanıdır. Sahve uyanış akımını pratikte İran ve Kâbe baskını ve Cüheyman’a mal etmiş oluyor. Sahveyi üçgene hapsediyor. Bunun doğru olmadığı müsellem bir gerçektir. İhvan içinde Kemal Helbavi gibi (daha sonra Sisi’nin yanına geçerek ex İhvancı oldu) İran yanlıları olduğu gibi Said Havva gibi Humeynizm Risalesini yazarak erken dönemde İran Devrimine cephe alanlar da çıkmıştır. İhvan hareketi şartlara ve coğrafi özelliklere göre yelpazesi değişen bir harekettir. Ona kalırsa Suud İhvan’ı Şiiliğe Kral Abdulaziz’in belirlediği devlet refleksinin dışında da karşı çıkmış bu iki tarafı karşı karşıya getirmiştir. Suudi Arabistan rejimi Şiilik karşısında ideolojik veya ilkesel değil aksine pragmatiktir.

Muhammed Bin Selman’ın ‘asli çizgimize ve ılımlı İslam’a geri dönüyoruz’ ifadeleri de tahlile muhtaç kaziyelerdendir. Zira bilindiği gibi hem Osmanlı hem de genelde Batılı araştırmacılar Vehhabiliği hem katı hem de şiddet yanlısı olarak değerlendirmektedir. Bazen boynuz kulağı geçse de sonuç itibarıyla radikal hareketlerin çıkış noktası İhvan veya Seyyid Kutup’tan evvel Muhammed Bin Abdulvahhab’tır. En azından genel algı budur. Öyleyse dönülmesi gereken tarihi nokta; 1979 öncesi değil bilakis 1714 yani Vehhabiliğin zuhurundan öncesine olmalıdır. Onu da bırakın başkaları yapsın. Ankara Valisi Nevzat Tandoğan’ın yaklaşımıyla her şeyi de aynı merkez yapmasın. Dönüşümlere kaziye sahipleri nezaret etsin. Yoksa durum, vaziyet ‘her işi yaparım’ zihniyetinin genişlemesine yol açar; her siyaseti icra ederim her ideolojiyi gözetirim noktasına gelir. Bu durumda Dördüncü Suud Devleti ibaresi her ne kadar revizyonist bir yaklaşımı akla getirse de yine de köklerle bağlantılıdır. Ve bunu da herhalde reddi mirasta bulunacak, tamirat yapacak başkaları üstlenmelidir.

Amerikalı Demokratların Ortadoğu müzakerecisi olan Dennis Ross, New York Times gazetesinde Suudi Arabistan’ın yeni dönemini yorumlamış ve ‘Embrace a New Saudi Arabia/Yeni Suudi Arabistan’ı Kucaklamak’ başlığını yeğlemiş. Bu yeni ifadesinin altında birçok değişiklik var. Kısaca ideolojik olarak muhafazakâr anlayışta olan bir ülke olmaktan çıkıyor. Bunun yerine laik eğilimleri olan liberal bir ülke haline geliyor. Bu nedenle de Suudi Arabistan ile alakalı olarak kaleme alınan bütün yazılarda dini kurumun Hey’etü Emri Bi’l Maruf ve Nehyi Ani’l Münker kurumunun budandığı vurgulanmaktadır. Hisbe teşkilatına tekabül eden bu müessese çoktandır baskı altında tutuluyordu. Esasında Mısır gibi ülkelerde de Hisbe teşkilatının kalıntısı olan kurumlar etkisiz hale getirilmiş ve geride ismi ve resmi kalmıştır. Suudi Arabistan hisbe teşkilatı yerine eğlence etkinliklerine ağırlık veriyor. Hatta faaliyete geçtiğinde NEOM adlı projede denildiği gibi gençlere ‘nefes’ aldıracak. Yahudi asıllı Dennis Ross, Suudi Arabistan’da yeni dönemden sitayişle ve övgü ile bahsediyor. Muhammed Bin Selman’ın ne yaptığını bilen birisi olduğunu ifade ediyor. Velit Bin Tallal gibi uluslararası simaları bile tutuklayan Muhammed Bin Selman aynı övgüyü Trump’tan da almıştı. Dennis Ross’un da ifade ettiği gibi esasında Suudi Arabistan yapısal bir değişim geçiriyor. Petrol sıçraması dönemleri artık geride kalıyor. Suudi Arabistan ürünlerini çeşitlendirmeye çalışıyor. Daha birkaç yıl evvel (Kral Abdullah döneminde) Suudi Arabistan petrolden günlük bir milyar dolar kazanıyor ve diğer girdilerle birlikte taş atıp yorulmadan yılda 500 milyar dolarlık bir gelir elde ediyordu.

Yapısal dönüşüm içinde Sahve akımından kurtulmak olduğu kadar siyaseten İsrail’e açılma da var. Suudi Arabistan ile İsrail arasındaki gizli ilişkilerin tarihi, silah kaçakçısı Adnan Kaşıkçı ve 1980’li yıllara dayandırılıyorsa da bu buzdağının görünen kısmı. 1960’lı yıllarda Suudi Arabistan ile İsrail’in, arka bahçeleri Yemen’de Nasır’a karşı omuz omuza birlikte mücadele ettikleri ifade edilmektedir. İdeolojik yenilenmede kadınların maç seyretmek için statlara girmelerinin önündeki yasak kaldırıldı. Keza anlamsız olan, kadınların araç kullanması önündeki engel de kaldırıldı. Suudi Arabistan doludizgin yeniliklere veya reformlara doğru uçuyor. Ülke genelinde müzik etkinlikleri programları tertip edilmesi de bu yenilikler demeti arasında. İsraillilerin Trump’tan sıdklarının sıyrılması gibi Dennis Ross da Suudi Arabistan’ın yaşayarak veya deneyerek Trump’ın da Obama idaresinden farksız olduğunu keşfettiğini ve öğrendiğini yazıyor. Trump sadece sözel düello yapıyor. Şu bir gerçek ki ne İsrail ne de Suudi Arabistan ABD’ye dayanmadan İran’a bir savaş açamazlar. Bununla birlikte ABD böyle bir savaşta Suudi Arabistan’ı yarı yolda bırakır. Kısaca ABD’nin ipiyle kuyuya inmek mümkün değil. Bu hususta sürekli olarak Mübarek’in yakınmasına kulak vermek gerekir. Hatırlamakta fayda var: “ABD elbisesi giyen çıplaktır, üryandır.”

Tekmil babından İbrahim İvad’ın da yazdığı gibi Mısır ordusu İran’la yüzleşmekte hem isteksiz hem de Sina’da bataklığa saplanıp kalmış vaziyettedir. Kelin merhemi olsa başına sürer hesabı Mısır’ın kendisine faydası yok. Bu durumda Suudi Arabistan İran’la karşı karşıya kalıyor. Giderek de ibre İran lehine kayıyor. İran, Netanyahu ve Trump’a rağmen yalnızlığını kırarken Suudi Arabistan hesap hataları ve görevlerini yapmaması sebebiyle giderek yalnızlaşıyor. Bunun nedenlerinden birisi petrol gelirlerinin suyunu çekmesi. Yahudi müzakereci Dennis Ross’u en fazla neşelendiren husus ise Suudi Arabistan ile BAE ekseninin Yusuf Karadavi’yi terörist olarak damgalaması ve yaftalamasıdır.

Yeni Suudi Arabistan’ın Miladı

Mısırlı yazar İbrahim İvad, yeni devletin ya da dördüncü Suudi Arabistan devletinin miladı olarak veliahtlık sisteminin değiştiği tarihe dikkat çekiyor. Bunun gerçekleşme tarihi de 28 Nisan 2015. Dolayısıyla değişim, sanıldığı gibi 2017 tarihinde başlamadı aksine kökleri 2015 yılına kadar uzanıyor. Sonrasındaki gelişmeler de baş döndürecek bir hızla seyretmiştir. 2017 tarihi özellikle de 6 Gün Savaşları’nın yapıldığı 1967 yılının ellinci yılına denk geldi.

Trump, mayıs ayı sonlarında Riyad’a geldi ve burada 55 İslam ülkesinin temsilcileriyle toplantı yaptı. Aralarında Katar Emiri Temim Hamd da bulunuyordu. Burada bol bol Hamas çekiştirildi ve İslami sahadaki terör örgütlenmelerinden bahsedildi. Adı verilmeden Katar gibi ülkeler suçlandı. Ardından Temim’e mal edilen İran’la ilişkiler konusunda fake kasetler, konuşmalar devreye sokuldu. Katar Haber Ajansı’na siber bir saldırı olmuş ve orada Temim’e dayanmayan temelsiz konuşmalar üretilmiş ve bu konuşmalar sistematik olarak töhmet amacıyla MBC ve BAE kanallarında yayınlanmıştı. Bu siber korsanlık işleminin ardında BAE’nin olduğu sanılıyor. Rövanş babından Katar’a yakın kanallar ise BAE’nin Washington Temsilcisi ‘karanlık adam’ Yusuf el Uteybe’nin mail hesabını ele geçirmiş ve özellikle de Uteybe’nin İsrail ve ABD ile karanlık ilişkilerinin dökümleri basının dilline düşmüş, bu surette ilişkilerin niteliği fâş olmuştur.

5 Haziran 2017 tarihinden itibaren Katar’a bir ültimatom verilmiş ve ardından gelen süreçte bu ülkeye yönelik olarak bir ambargo ve Katar’a göre de abluka uygulanmaya başlanmıştır. Basına sızan haberlerde Suudi Arabistan’ın 2015 yılında ya da öncesinde ve 2015 yılında iki defa Katar’a askeri müdahaleyi planladığı ancak daha sonra bundan vazgeçtiği iddia edildi. Bunun olması halinde Suudi Arabistan’ın kendini Kuveyt’e müdahale eden Saddam konumunda bulmasının işten bile olmadığı ifade edilmiştir. Aynı günlerde 2 yıldan beri veliaht olan Muhammed Bin Nayif azledilmiştir.

Katar’ın artçıları olarak da Suudi Arabistan’da Sahve öncüleri olarak anılan bir takım medyatik isimler gözaltına alınmıştır. Bunların gözaltına alınmaları Katar krizinde suskun kalmalarına bağlanmıştır. Kısaca yeni Suudi Arabistan rejimi altında suskun kalmak bile suç kabul edilmeye başlanmıştır. Bu adımlar Sedat’ın iktidara gelmesinden sonra Nasırcıları temizlemesine ve güç merkezlerini tasfiyesine benzetilmiştir. Bununla birlikte devran dönmüş Muhammed Bin Selman, İhvan’a karşı Nasırcılardan istimdat etmiş ve Habib Adli gibi Nasırcı veya Mübarek kalıntılarını işkence danışmanı olarak transfer etmiştir. İkinci olarak Sedat, muhaliflerini susmaktan değil konuşmaktan dolayı derdest etmiştir. Burada ise konuşan değil konuşmayan da yanıyor. Sağduyu tavsiye ve telkin eden kendisini damda/hapiste buluyor. Siyasal İslam ile İhvan, Suudi Arabistan’ın yumuşak karnı. Firari Cemal Kaşıkcı, yolsuzluklarla keyfi mücadelenin ve İhvanfobinin ülkesine büyük zararlar verdiğini söylemiş ve Muhammed Bin Selman’ın İhvanfobiden kurtulmasını istemiştir. Bu, mühim bir nokta. Suudi Arabistan günün birinde çökecekse bunun nedeni İran ile tampon bölge oluşturan Saddam’ın devrilmesi ve Suudi Arabistan’ın bu süreçteki katkıları olacaktır. Suudi Arabistan’ın ikinci yanlışı ise iki cephede birden savaşmasıdır. İran’ı ontolojik seviyede dış düşman olarak görürken İhvan’ı da iç düşman olarak görmüştür. Yalnız korkunun ecele faydası yoktur. Yemen’de İhvan’a el uzatan ve Suriye’de İhvan’la temas halinde olan Suudi Arabistan diğer bölgelerde İhvan’la savaş halinde. Şayet bu İhvanfobisini üzerinden atamazsa ikinci kez Saddam konusunda yaptığı hataya düşecek ve beka dayanaklarından bir diğerini bertaraf etmiş olacaktır. Körü körüne düşmanlık sonuçta çıkarlarına hatta varlığına zarar veriyor. Bu açıdan kimse kimseye kendisinin verdiği zarardan daha büyük zarar veremez denmiştir. Akılsızca ve mutlak düşmanlık hesap hatasını beraberinde getirir. Çıkarlarla ilgili hususta Churchill’e atfedilen sözler geçerli olmalıdır: İngiltere’nin daimi düşmanları yok daimi çıkarları vardır. Diplomaside Lord Palmerston kuralı geçerlidir: “İngiltere’nin ebedi dost ve düşmanları yoktur, değişmez çıkarları vardır.”

11 Eylül Yeni Bir Furya

İş adamları ve emirlere uzanan tutuklama furyalarından birisi de Selman Avde gibilerine uzanmıştır. İvad el Karni gibi birçok isim de bu kampanya sırasında tutuklanmıştır. Selman el Avde, Suudi Arabistan ve Katar arasındaki ilişkilerin yeniden normalleşmesini talep eden twetinin ardından gece evine gelen üç güvenlik görevlisi tarafından tutuklandı. Avde takipçileriyle paylaştığı twette, Katar emiri ve Suudi Veliaht Prensi arasında yapılan bir telefon görüşmesine işaret ederek “Allah, halklarının iyiliği için onların kalplerini birbirine yaklaştırsın, yüreklerini telif etsin.” ifadelerini kullandı. Huffington Post Arabi ve Reuters, Twitter’da 2.2 milyon takipçisi bulunan diğer ilim adamı İvad el Karni’nin de tutuklananlar arasında olduğunu bildirdi. Suudi kraliyet ailesi, ülkedeki İslamcı muhalefeti kendi yönetimine karşı yöneltilen en büyük iç tehdit olarak görüyor. 90’lı yıllarda ortaya çıkan, İhvan-ı Müslimin’den esinlenen İslamcı muhalif oluşum, Sahve (İslami Uyanış) Hareketi ise ülkede siyasi reformlar yapılması talebinde bulunmuştu. Yeniden tutuklandığı bildirilen Selman el Avde, Sahve hareketinin en önemli destekçilerinden biri olarak 1994-1999 yılları arasında Suudi yönetim tarafından hapsedildi.

Tutuklamaların hacmi giderek artmış ve sonunda bir takım kraliyet mensubu emirler de tutuklanmıştır. Kimileri Suudi Arabistan hanedanlığı mensuplarının veya prenslerinin sayısını 15 bin olarak takdir ve tahmin ediyor. Muhammed Bin Selman muhaliflerine veya güç odaklarına karşı daha da tahammülsüz hale geliyor ve sertleşiyor. Bir taraftan Batılılar liberalleşme adına bu yeni rejime alkış tutarken diğer taraftan da bu rejim otoriteyi paylaştırmak yerine giderek tekelde topluyor. Rejim giderek merkezileşiyor. Hatta güvenlik güçlerinin tek elde toplanmasının güvenlik sistemini çökertebileceği kehanetleri savruluyor. Bu itibarla Veliaht Muhammed Bin Selman’ın reformları İkinci Mahmut’un reformlarını hatırlatıyor. Bir taraftan Batılılaşma yönünde adımlar atılıyor ve Batı normları kabul ediliyor diğer taraftan da merkezileştirme perçinleniyor. Bu ise memnuniyetsiz kitleleri artıracaktır. Aile içinde de emirlerin dizginlenmesi iç muhalefeti kızıştırma potansiyelini taşımaktadır. Yeni kral namzedi Muhammed Bin Selman siyaset, ekonomi ve sosyal alana hâkimiyet kuruyor. Sorumlu olduğu alanlardan birisi de ARAMCO ve bunun tahvillerinin yurtdışına açılması. Bu durumda Suudi Arabistan petrolleri yabancıların ipoteği altına girebilir. Önemli olan yeni para tedarik etmek değil eldekini doğru yerlerde kullanmak ve tasarruf etmektir. Halbuki Cemal Kaşıkçı, her yıl bütçenin üçte biri mesabesinde paranın buharlaştığını ve yolsuzluk olarak kaçak verdiğini ifade etmektedir. Bunun sonucu Suudi Arabistan’ın birkaç yıl içinde trilyon dolar tutarında bir parayı kaybettiğini ifade ediyor. İşte bu kayıpları Muhammed Bin Selman işadamları ve emirlere işkence ederek ve mal varlıklarından tasarruf ederek telafi etmeye çalışıyor. Batık paraları zenginler üzerinden kurtarmaya çalışıyor. Bu ise ülkeye güveni zedeleyeceği gibi aksi sonuçlara da yol açabilir. Bu açıdan Cemal Kaşıkçı kendisine saldıranlara karşı şunları söylüyor: Dost acı söyler. Yolsuzlukların kaynağı rejimin kendisidir. Emirler ihalelerden pay almaktadırlar. Yolsuzlukla mücadele olmalıdır ama yöntem yanlıştır. Bu yolsuzlukla mücadele değil şantajla mafya tarzında para tedarik etmektir. Cemal Kaşıkçı, doğru yerden başlandığını ama yanlış yöntemin uygulandığını söylüyor. Bu açıdan yolsuzlukla mücadele ciddi olmalı ve rejim İhvan’la barışmalı. Aksi takdirde Suudi Arabistan’ın geleceği yok. Muhammed Bin Selman çok cephede mücadele ediyor. Belki gençliğinden dolayı kendisi yorulmuyor veya yıpranmıyor ama ülkesinin kaynakları için bunu söylemek zor. Meseleyi Arapça bir deyimin ışığında analiz etmemiz mümkün: Dehrin bozduğunu aktar/doktor tedavi edemez. Bünye yıpranmış vaziyettedir ona haşin muamele bünyeyi iyice yıpratır, çökertir.

Prenslere Yönelik Tutuklama Kampanyası

Türkiye’de Mısır’da ve Suudi Arabistan’da her değişim dönemi veya kritik dönemler bazı otellerle birlikte anılıyor. Mısır’da Sisi dönemi Nil Memun Oteli’yle birlikte anılmıştır. Türkiye’de Mesut Yılmaz dönemi Conrad Oteli’yle birlikte anılmış ve burada buluşanlara ‘Conrad Çetesi’ de denilmiştir.

Suudi Arabistan’da da servetleri dudak uçuklatan prenslere ve iş adamlarına uzanan tutuklama furyası Ritz Carlton Oteli’yle anılmaktadır. Burada bir çekimle birlikte koskoca milyarder Velit Bin Tallal’ın zeminde yer döşeğine uzandığını görebilmekteyiz. Tutuklananların 11’i prens, 4’ü bakan düzeyinde olduğu gibi toplamda 200’den fazla kişinin tutuklandığı ve bunlara servetlerinden vazgeçmeleri karşılığında serbest kalacakları teklif edildiği ifade ediliyor. Servetlerinin toplamı 100 ile 800 milyar dolar civarında tahmin ediliyor. Velit Bin Tallal’ın özellikle de NEOM projesine soğuk baktığı ve bunun üzerine Muhammed Bin Selman’ın hışmını üzerine çektiği ileri sürülmektedir.

Dış Maceralar

Mart 2015 tarihinde Kararlılık Fırtınası adıyla bilinen Yemen’e hareket yine bizzat genç Prens Muhammed Bin Selman tarafından kararlaştırılmıştır. Bununla birlikte sonraki yıllarda mesele biraz tavsamış ve aleyhte bir sürece dönmüştür. Son sıralarda Batı basını da Yemen’de kolera salgını ve insan hakları ihlallerine odaklanmış ve Suudi Arabistan’ın başını çektiği Körfez Koalisyonu ihlallerle ilgili suçlanmıştır. İhvan’a yakın çevrelerden gelen Tevekkül Karman gibiler daha önce BAE güçlerini Yemen’i bölmek isteyen işgalci güç olarak tasvir ederken, suçlamayı zamanla Suudi Arabistan’a kadar uzatmışlardır. Sosyal medya üzerinden Tevekkül Karman, BAE ile birlikte Suudi Arabistan’ı da Yemen’de işgalci güç olarak tanımlamaktadır. Bu da gösteriyor ki birçok diplomatın dediği gibi Muhammed Bin Selman içeride ve dışarıda büyük bir fiyasko yaşıyor. Başarısızlıktan başarısızlığa doğru yuvarlanıyor. 2030 vizyonu giderek altı doldurulamaz bir süreç haline geliyor.

Abdullah Fehd Nefisi, BAE’yi kast ederek ve onun bölgedeki ikinci İsrail olduğunu söyleyerek bu ülkenin İsrail’den evvel 2020’li yıllarda yıkılabileceğini öngörmektedir. Benzeri bir tehlike Suudi Arabistan’da Muhammed Bin Selman’ın ipleri ele geçirmesiyle birlikte yüzeye çıkıyor. 2030 yılını göremeden Suudi Arabistan çölün kumlarına batabilir. Esasında ne İran ne İsrail ne de körfez ülkeleri ontolojik yıkım kaygısından muaf bulunuyorlar. Hepsi de içten içe çürüme belirtileri yaşıyor. Çivi çiviyi söker misali birbirlerini sökebilirler. Suudi Arabistan hiç bu kadar İsrail ile ilişkileri aleniyete dökmemiştir. İdeolojik anlamda dini alandan ve şeairden uzaklaşmaya mukabil sekülerleşme alanı gittikçe vüs’at kazanıyor. Bunun dış politikaya yansıması da İsrail ile ilişkiler üzerinden yürüyor. Açık ve gayri resmi diplomasi alanında bu yakınlaşmayı Enver Aşki gibiler sürdürüyor. İsrail Suudi Arabistan’a uzanmaya çalışırken Elaph gibi Suud basını, İsrail sözcülerinin Arap dünyasına bakan kanalı olarak vazife görüyor. İsrail Genelkurmay Başkanı Gadi Eisenkot ile mülakat yapıyor ve yayınlanıyor. Dolayasıyla Suud basını İsrail’in mesajlarını arka kanaldan Arap okuruna ulaştırıyor. İsrail ile flört hiç bu kadar aleniyete dökülmemiştir. Her şey açıktan yapılmaktadır. Suudi Arabistan 2016 yılında Mısır’dan aldığı Tiran Boğazında bulunan Sanafir ve Tiran adalarıyla birlikte esasında Camp David sürecinin parçası haline gelmiştir. Mısırlı Tuğgeneral Kemal Amir, bu adalara sahip olmakla Suudi Arabistan’ın Camp David’in görünmez ortağı haline geldiğini ifade etmektedir.

Bu süreçte en büyük sakarlık ise Lübnan Başbakanı Saad Hariri’nin ülkeye celb edilerek istifaya zorlanmasıdır. Her ne kadar Hariri, Hizbullah ve İran eksenine tepki olarak istifa ettiğini söylese ve bunda gerçeklik payı olsa da bir başka gerçek de Suudi Arabistan’ın baskısı altında istifasını vermesidir. Bu bir skandal olmuş ve bu adımla birlikte Suudi Arabistan, Fransa gibi ülkelere bölgeye sızması için pas atmıştır. Hesapsız adımlarla Suudi Arabistan, İran ve eksenini geriletmek bir yana kendi zeminini zayıflatarak, müttefiklerini azaltarak hasımlarını güçlendirmektedir. Fransa’ya nüfuz alanı veya sızma alanı açtığı gibi Almanya ile gereksiz siyasi sürtüşmelere girmiştir. Lübnan’da İsrail’e güvenerek veya ABD’ye güvenerek dengeleri değiştirmek mümkün değildir. İsrail, Suudi Arabistan namına vekâlet savaşlarına girmeyeceği gibi Lübnan halkı da Cezayir halkı gibi travmatik geçmiş nedeniyle yeni bir iç hesaplaşmaya hazır görünmüyor. Aksine görevini yapmayarak veya ciddiyetten uzak adımlarla Esat rejiminin tutunmasına hizmet etmişlerdir. Hasan Nasrallah’ın ifade ettiği gibi savaşın veya krizin ilk yıllarında Suudi Arabistan bir ulak göndererek Esat’a İran eksenini bırakması halinde muhalefetlerini çekeceklerini haber vermiştir. İran’ın Esat’la bir alıp veremediği yoktur. Esasında ideoloji bir tarafa rejimler arasında hükmetme anlayışı bakımından fazla bir fark bulunmamaktadır. Elbette Suudi Arabistan otoriter bir rejim olmakla birlikte Esat rejiminin hilafına mutlakiyet veya totaliterlik karakteri arz etmiyordu. Bununla birlikte son sıralarda giderek merkeziyete kaymakta bu da Esat rejimi gibi totaliter karakteri akla getirmektedir.

Kısaca Suudi Arabistan Yemen dışında neredeyse bütün iddialarından vazgeçmiş görünüyor. Zaten Suriye’ye Putin’le görüşmesi sırasında söylediği gibi Moskova’nın penceresinden bakmaktadır. Bununla birlikte Moskova, Lavrov’un söylediği gibi İran’ın bölgedeki varlığını meşru saymaktadır. Bu hem İsrail hem de Suudi Arabistan için kederlendirici bir haber. Her ikisinin de İran ve Hizbullah gibi ortaklarının Suriye’yi terk etmesi karşısında Esat’ın iktidarda kalmasıyla ilgili bir sorunları bulunmuyor. İsrail Adalet Bakanı Ayelet Shaked, Esat için iktidarda kalmanın bedelinin İran’a yol vermek olduğunu söylemiştir. Mesele tam bir çıkmaza sürüklenmiştir. Esat’ın uluslararası muhalifleri, şartlarından vaz geçmişler ama Esat davranışlarından vazgeçmemiştir.

Riyad, Şam’a Moskova penceresinden bakarken keza Filistin’e de İsrail penceresinden bakmaktadır. Bu nedenle Muhammed Bin Selman, Saad Hariri’ye yaptığını bir şekilde Mahmut Abbas’a yapmak istemiş, ya Jared Kushner’in Filistinle ilgili planını onaylamasını ya da isifa etmesini istemiştir. Hariri gibi Mahmut Abbas da apar topar Riyad’a davet edilmiştir. Önüne de sadece iki seçenek konulmuştur. Bununla birlikte Lübnan cephesini hareketlendirme geri tepmiştir. Jared Kushner, Muhammed Bin Zayed ve Muhammed Bin Selman üçlüsünün maceraları bumerang gibi sahiplerine geri dönmüştür. Bu ekip her alanda fiyaskoyu duçar olmuştur.

Sedat yöntemini kullanarak Şah’ın akıbetine uğramak

Suudi Arabistan’da merkezileşme süreci genç nesil tarafından kabul edilmeyecektir. Yaklaşık 200 bin civarında genç bir nesil Batı üniversitelerinde okumaktadır.

Keza bu ülkede 30 yaşın altında büyük bir kitle yaşamaktadır. İbrahim İvad’ın dediği gibi genç nesil kolay kolay idarede mutlakiyetçi eğilimi kabul etmeyecektir.

Bu gidiş ve savrulma nereye?

Bu sorunun muhtemel cevabını Salih Naami veriyor. İsrail basınını tarassut eden Filistinli akademisyen Salih Naami, İsrail basınını tarayarak Muhammed Bin Selman’ın adımlarının muhtemel olarak onu İran Şahı Pehlevi’nin durumuna düşüreceğini öngörmektedir. İsabetsiz, alelacele, tehevvürle verilen kararlar, sonuçta beklenmeyen sonuçlara yol açacaktır. İran Şahı Pehlevi, ABD’ye güvenerek bölgenin jandarması olmuş ama bu içteki muhalefeti artırmıştır. Bugün ise bölge daha çalkantılı bir dönemden geçiyor. Dolayasıyla hesapsız adımların sonuçları aynı sona götürebilir. Enver Sedat’ın yöntemi, Şah’ın akıbetini beraberinde getirebilir. Zaten ikisi kader ortağıdır. Birisi devrilmiş diğeri de öldürülmüştür. İkisinin kader düğüm yılı 1979’dur. Birisi devrime maruz kalmış diğeri İsrail’le Camp David’i kotarmıştır.

Daha Fazla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir