Âkif: Biyo-Bibliyografik Detaylar

Eğer Günaydın’ın yazdığı biyografi devreye girmese ve gazete kupürleri arasında Çetin Altan’ın genç bir gazeteci olarak Milliyet gazetesinde çalıştığı yıllarda kıdemli ve tanınmış bir gazeteci olarak çalışan Refi Cevad Ulunay’ın benzer mealde bir yazısını tespit etmese herkes bu çöp bidonu hikâyesine inanabilirdi.

Âkif’in biyografisi, muhkem diyebileceğimiz bir tarzda yazılmıştı. İşte M. Ertuğrul Düzdağ’ın Âkif biyografisi ve Orhan Okay Hoca’nın monografisi bu bapta ilk akla gelen çalışmalarıdır.

Nurettin Topçu ve Sezai Karakoç’un Âkif’e dair eserlerini ise süzülmüş / damıtılmış birer monografi olarak okuyagelmiştik.

Yusuf Turan Günaydın’ın çalışması Âkif’in bütünlüklü bir biyografisi olmayı amaçlamayan bir metindir. Yazar, Safahat okumalarıyla başlayan Âkif (b)ilgisinde zamanla bazı boşluklar fark ediyor ve buraları doldurmak üzere dikkatini bir kısım detaylara yöneltiyor (Belki de yöneltmek zorunda kalıyor).

Böylece karşısına çıkan ve Âkif biyografilerinde pek de rastlamadığımız, yer alsa bile belki birkaç cümleyle veya paragrafla ancak anlatılmış bazı hususları (detayları) çoğu zaman oylumlu birer makale boyutunda ele alarak genişletiyor.

Hemen soralım: Âkif’in mektupları, biyografisine katkı sağlayacak detaylar barındırır mı? Günaydın’ın kitabı bu sorunun net cevabını doyurucu bir biçimde veriyor: Evet. Safahat’ta tasavvufu ‘olgun bir şıra’ya benzeten dizesinin yer aldığı şiirinden tutun da Bektaşîliğe yaklaşımına kadar bir kısım hususları mektuplarından yola çıkarak detaylandıran yazar, aynı zamanda bunları Safahat’la birleştiriyor. Böylece bir tarafta zikredilmemiş bir detay öbür taraftan alınan verilerle genişletilmiş ve böylece kareler yerli yerine oturmuş oluyor.

Peki, Âkif hakkında özellikle oğlu Emin Âkif tarafından 1940’lı yıllarda bir gazetede yayımlanmış hatırat tefrikası detay barındırıyor mu? Evet, hem de bu hususu araştıran Günaydın’ın karşısına Emin Âkif’in ölümüyle ilgili ilgi çekici bir hususu da tam olarak aydınlığa kavuşturan ayrıntılar çıkartarak.

Burada biraz konaklamamız iyi olacak. Çünkü üzücü ve bir o kadar da tahammül edilmesi zor / yorucu bir detayı yorumlamak istiyoruz. Günaydın, biyografi araştırmalarıyla olduğu kadar bibliyografya çalışmalarıyla da tanınıyor.

Görüyoruz ki Hece dergisinin “Âkif Kaynakçası”nı hazırlarken girdiği gazete koleksiyonlarından, Emin Âkif’le yapılmış ve o güne kadar her nedense gözden kaçmış bir röportajı bularak çıkmış yazar. Burada Emin Âkif’le görüşen gazeteci Kenan Akın, onu sefalet içinde yaşadığı evde ziyaret etmiş ve kendisiyle bir röportaj da yapmış. Bu röportaj sonrasında, dönemin MTTB ilgilileri Emin’le ilgilenmişler ve onu yaşadığı derme çatma evden alarak kendisine MTTB’de bir oda tahsis etmişler.

Fakat Emin, uyuşturucu müptelâsı olduğu için burada fazla barınamamış ve bir kamyonun karoseri içinde yaşamaya başlamış. (Buradaki bazı ayrıntıları; meselâ Emin’in o kamyon karoserinde ‘donarak’ öldüğünü Günaydın’ın kitabından hemen sonra, Kasım 2017 başlarında yayımlanan Rasim Cinisli’nin hatıratından genişçe okuyabilirsiniz).

Şimdi işte bu noktada Çetin Altan’ın Ağustos 1999’da Sabah gazetesinde yazdığı bir yazı birden dikkat çekici bir konuma oturuyor. Burada, 1960’lı yıllarda Milliyet gazetesinde çalışan genç bir gazeteci olan Altan, bir gün Emin Âkif’in, kendisiyle görüşmek üzere çıkageldiğini ve ‘para istediğini’ anlatıyor ve üstelik bir müddet sonra da gazetelerden birinde, ölüm haberini ve ölüsünün de ‘Beşiktaş’taki çöp bidonlarından birinde’ bulunduğunu okuyor. (?)

Eğer Günaydın’ın yazdığı biyografi devreye girmese ve gazete kupürleri arasında Çetin Altan’ın genç bir gazeteci olarak Milliyet gazetesinde çalıştığı yıllarda kıdemli ve tanınmış bir gazeteci olarak çalışan Refi Cevad Ulunay’ın benzer mealde bir yazısını tespit etmese herkes bu çöp bidonu hikâyesine inanabilirdi.

Nitekim Altan’ın yazısından sonra Dücane Cündioğlu da dâhil birçok araştırmacı Emin Âkif’in ölümünü oradan aktararak anlatagelmişlerdir.

Oysa Ulunay’ın yazısını özetleyen Günaydın, burada Emin’in Milliyet gazetesine Ulunay’ı ziyaret için uğradığını ve fakat ondan ‘para’ değil, işini kaybetmiş olduğu için iş istediğini net olarak göstermektedir. Zaten Günaydın daha önce Emin’in hâtıralarını Babam Mehmet Âkif: İstiklâl Harbi Hâtıraları adıyla kitaplaştırmış (Kurtuba Yay., 4. bsk., 2017) ve bu çalışmanın “Ekler” bölümünde hem Ulunay’ın, hem de Altan’ın yazısını yorumsuz olarak vermişti.

Bu durumda ya Ulunay, Çetin Altan’ın ‘yaşadığı’ olayı kendisi yaşamış gibi köşesinde anlatmış olmalıdır veya 1960’lı yıllarda Ulunay’ın odasında gerçekleşen olayı Altan 1999’da kendisi yaşamış gibi anlatmış olmalıdır. İkinci ihtimalin yüksekliği bugünden bakıldığında su götürmez bir gerçektir. Bir defa Ulunay, Âkif’in tanıştığı bir şahsiyettir ve Emin’in ondan kendisine iş bulması için başvurması gayet doğaldır.

Emin o sırada gencecik (ve belki de Emin’in tanımasını gerektirecek kadar ünlü olmayan) bir gazeteci konumundaki Çetin Altan’dan neden herhangi bir şey istesin ki? Üstelik Altan, Milliyet bürosunda kendi çapında bir çalkantı doğurmuş olması gereken bu ziyareti neden o sırada sıcağı sıcağına yazmamıştır?

Günaydın, bu soruları sormakla yetiniyor ve hükmü okuyucuya bırakıyor. Doğrusu bizim nazarımızda Çetin Altan’ın yazdıklarının açık bir çarpıtma içerdiği gayet nettir. Altan, öyle bir yazı kaleme almakla, dindarlığı ve İslâmcılığıyla tanınan Âkif’i bir nevi açığa düşürmüş ve işte bu dindar şairin oğlunu, kendisinden para dilenen ve ölüsü bir çöp bidonunda bulunacak kadar berbat bir hayat yaşayan biri olarak lânse etmiş veya bu hususu bütün ülkenin adeta gözüne sokmuş oluyordu. Kaderin getirdiklerine bakın ki şimdi de kendi oğulları FETÖ yardakçılığından hapiste yatıyor. Düşmez kalkmaz Bir Allah, ne denir.

Bu bahsi uzatmamızın nedeni Çetin Altan’ın, Emin Âkif’in, insanın içini burkan hayat hikâyesine gerçek dışı bir anekdot eklemiş olmasıdır. Hayret edilir ki, buna herkes inandı ve Emin’in zaten trajik hayat hikâyesine yamanmış bu asparagası kabule meyletti. Oysa Ulunay’ın yazısı (Milliyet, 30 Ocak 1965), bu bapta net hükmü verebilmemizi tam anlamıyla sağlıyor.

Artık kitaptaki diğer detaylara geçebiliriz:

Âkif kitabında ilgi çekici bulduğumuz bir dizi detay da Âkif’in ünlü meâlinin yakılıp yakılmadığı konusunun ele alındığı bölümde yer alıyor. Günaydın, burada Meâl’in yakılışına giden yolun aşamalarını gösteren kısa bir kronoloji sunuyor. Bu kronoloji, Meâl’le ilgili bugüne kadar zaman zaman dile getirilen bazı kuşkulara net açıklıklar getiriyor ve sonuç itibariyle Meâl’in yakılmadığını düşünenleri destekliyor.

Tartışılan bir Âkif meselesi de Safahat’taki tasavvuf vurgusu üzerinedir. Genel eğilim, Âkif’in neredeyse bir ‘tasavvuf karşıtı’ olduğu yolundadır.

Günaydın, Sebilürreşad dergisi koleksiyonlarında ve hatta buradan alınarak kitaplaştırılan Âkif’e ait makaleler arasında, ‘Hasbihâl’ gibi pek de içerikten haber vermeyen bir başlık taşıyan yazısında tasavvufu, hatta Hint mistisizmini, Mevlânâ ve İbn-i Arabî’yi savunduğunu, bunu hem de bir tasavvuf karşıtını ilzam eden bir üslupla yaptığını belirginleştiriyor.

Acaba söz konusu yazı bugüne kadar Âkif araştırmalarında neden bir nevi ‘ötelendi’? Ve neden Âkif’in sadece tasavvufun ibahiyeci bir yorumuna Safahat’ta getirdiği eleştiri genelleştirilerek tasavvufun bütününe teşmil edildi? Gerçekten açıklaması zordur. Demek ki hepimizin kafasında bir Âkif var ve bu yüzden ‘bizce olması gereken’ Âkif’i görüyoruz sadece. Bu gibi yönleriyle Günaydın’ın çalışması ezber bozucu bazı çıkışlar da içeriyor. Kitabın, Âkif bibliyografyasını görünür kılan bölümlerine ise yeterince değinemiyoruz. Fakat eser, biyografik veriler içerdiği kadar zengin bibliyografik ayrıntılar da içeriyor. Günaydın’ın kütüphane köşelerinde, arşiv odalarında zahmetli bir çalışmayla ortaya koyduğu bibliyografik malzeme, Âkif araştırmacıları için dönüp dönüp bakılması gereken boyutlardadır.

Âkif: Biyo-Bibliyografik Detaylar adlı kitabı elinin altında bulunduran araştırmacı ve okuyucular Âkif’le ilgili yeni detaylara doğru yol alabilirler. Böylece kitabın Âkif çalışmaları için zemin sunan bir el kitabı olduğu gerçeğine de işaret etmiş oluyoruz.