İslâm ve İnsan Hakları Teorisi

İnsan hakları konusu Cuma hutbelerinde ‘Veda Hutbesi’yle ilişkilendirilerek anlatılmakta, her geçen gün böylesi hutbelerin sayısı artmaktadır. Cuma hutbelerine dahi sirayet eden teorinin referans kavramı ‘insan teki-birey’dir. Oysa Cuma namazı ‘topluluk-cemaat’ yaşamını organize etmektedir. İslâm Asr suresinde ‘insan tekinin’ hüsranda olduğunu, ancak iman edip salih amelde bulunma, hakkı ve sabrı hayat edinecek şekilde başkalarına tavsiye etmek durumunu kurtuluş yolu olarak görmektedir.

Batılı ideolojilerin toplumların seküler kesimlerinde kendisine sosyal taban bulduğu, ancak kriz dönemlerinde meşruiyetini yitirdiği söylenebilir. Kuramların meşruiyet krizine yakalandığı böyle zamanlarda Batı, ‘insan hakları’ söylemine başvurmakta, bu söylemi güçlendirecek müesseselerin dünya devletleri tarafından kurulmasına yönelik siyasetleri desteklemektedir. Batı – dışı ülkelerde aydınların kendi geleneksel toplumlarıyla yaşadıkları sosyal çatışmalar, ‘evrensel insan’ kavramı temelinde hak mücadelelerini makul göstermektedir. TDV İslâm Ansiklopedisi’nde ‘İnsan Hakları’ maddesinde Aslan Gündüz tarafından soyut bir ‘insan’ kavramına vurgu yapılarak şöyle bir tanım yapılmıştır:
“İnsan hakları, insanların diline, dinine, ırkına, cinsiyetine, milliyetine, sosyal statüsüne ve rengine bakılmaksızın, insana insan olduğu için tanınan hakların genel adıdır.” (Gündüz, 2000: 323).

Yine aynı kaynakta Recep Şentürk, insan hakları kavramının ana unsurlarının İslâmî iki kaynakta (Kur’an ve Sünnet) kendine has bir formla bulunduğunu ifade etmiştir:
“İnsan hakları kavramı, ferdin insan olarak yaratılmış olmaktan doğan aslî haklarını ifade ettiğinden bildiriminde insanı muhatap alan, ona yaratılış ve var oluşun metafizik boyutunu açıklayan ve onu sorumluluğuna denk bir hak ve yetkiyle donatılmış olarak tanıtan vahiy geleneğinde ve bunun son halkası İslâm dininde de bu haklara büyük önem atfedilmiştir. Ancak kullanılan terminolojinin farklılığından dolayı insanlık tarihine kıyaslandığında uzun bir geçmişi bulunmayan insan hakları söyleminin günümüz formatıyla dinî metinlerde aranması yerine içerik ve işlev yönüyle karşılıklarının araştırılması ve bunların sosyal ve tarihsel bağlamının da göz ardı edilmemesi gerekmektedir. Nitekim İslâm dininin aslî kaynağı olan Kur’an’da ve Hz. Peygamber’in açıklamalarında insan hakları doktrininin ana unsurlarını içeren, bu kavramın fikrî temelleri sayılabilecek ilke ve amaçlardan söz edildiği, bu iki kaynak ışığında oluşan İslâm kültür ve geleneğinde kendine has form ve içerikle insan hakları açısından zengin bir birikimin bulunduğu görülür.” (Şentürk, 2000: 327).

Birinci olarak: İnsan hakları konusu Cuma hutbelerinde ‘Veda Hutbesi’yle ilişkilendirilerek anlatılmakta, her geçen gün böylesi hutbelerin sayısı artmaktadır. Cuma hutbelerine dahi sirayet eden teorinin referans kavramı ‘insan teki-birey’dir. Oysa Cuma namazı ‘topluluk-cemaat’ yaşamını organize etmektedir. İslâm Asr suresinde ‘insan tekinin’ hüsranda olduğunu, ancak iman edip salih amelde bulunma, hakkı ve sabrı hayat edinecek şekilde başkalarına tavsiye etmek durumunu kurtuluş yolu olarak görmektedir. Böylece insana ‘insanlığı aşacak’ bütüncül dört değere göre yaşamasını hedef koymaktadır. İnsanın insan olarak varlığının ‘kan dökücü-bozguncu’ olduğu da Bakara suresinde meleklerin ağzından verilmektedir. Bu anlamıyla yaratılış anlamında ‘ahsen-i takvim’ olan insanın kendisinde bulunan ‘cahiliyet ve zulüm’ gereği ‘esfel-i safilin’e yuvarlandığı da beyan edilir. İnsan ancak Allah’tan aldığı kelimeleri, gereği gibi yaşayarak ‘insan olmanın’ getirdiği sıkıntılardan korunabilir.

Hz. Âdem (as) kendisine ‘kelimeler-esmae kulleha’ öğretilmiş bir varlık olarak ‘insan’ genellemesi içinde değildir. Hz. İbrahim (as) de bilindiği gibi kendisine kelimeler öğretilmiş bir peygamberdir. Hz. İsa zaten ‘logos’ olarak gelmiştir. Müslümanları ‘insan’ genellemesinden tefrik eden temel mesele onun ‘ilahi kelimeler’ ile düşünme ve yaşama amelidir. Müslümanların kendi inançlarından beslenen kelimelerle düşünmeleri gerekmektedir. Müslüman entelektüeller bizim az evvel getirdiğimiz ‘insan’ yorumunu kabul etmeseler de ileri sürdükleri diskur ifadelerimizle oldukça mutabıktır. Recep Şentürk bu mevzuda şunu ifade eder:
“İnsan haklarının nasıl tespit edileceği konusu fıkıhta bilgi anlayışı (epistemoloji) konusuyla yakından ilgilidir. Usul-i fıkıh şu önemli soruyu cevaplar: Haklar nasıl bilinir? Batı medeniyetinde bu sorunun cevabı farklı şekilde verilir. Orada haklar sosyal ve siyasal çıkar çatışmaları sürecinde belirlendiği halde, İslâm medeniyetinde başta Kitap ve sünnetin otoritesi ışığında belirlenir.” (Şentürk, 2017: 128).

Devamı Yörünge Dergisi 2. Sayısında (Kasım/2017)