Batı Medeniyeti Bir Polis Devleti mi?

Sorulması gereken soru şudur:

“Dinle bağlantısını kesen seküler batılılar nasıl oluyor da toplumun
ekseriyeti tarafından kabul gören kanunlar yapıp insanların itaat etmesini sağlayabiliyor?”

Dinleri var işimiz gibi,

İşleri var dinimiz gibi.

Mehmet Akif Ersoy’un bu küçük dizeleri hem bir durum tespiti hem de bir kabul içeriyor. Bu, Üstat ne kadar güzel ve doğru söylemiş diyerek geçiştirilemeyecek kadar önemli bir şahitliktir. Batı medeniyetinin sosyal, medeni ve içtimai hayatı Müslüman ülkelerden ya da Müslümanların yaşadığı ülkelerden daha iyi tanzim ettiği gerçeğini kabuldür. Yani Batı Medeniyeti insan yapısına uygun ve yaşanılabilir bir hayat tarzı sunmaktadır. Bu görüşü reddetmek ve çürütmeye çalışmak ya da Batı Medeniyetinin dış dünyaya takındığı vahşi yüzünü hatırlatarak savunmaya geçmek mümkündür. Lakin içinde bulunduğumuz İslam coğrafyasına objektif bir gözle baktığımızda sosyal ve içtimai durumumuzun hiç de iç açıcı olmadığı rahatlıkla görülecektir. Sorulması gereken soru şudur; “Dinle bağlantısını kesen seküler batılılar nasıl oluyor da toplumun ekseriyeti tarafından kabul gören kanunlar yapıp insanların itaat etmesini sağlayabiliyor?”

Sizlerle bir anekdot paylaşmak istiyorum: Fransa’da dil kursuna gitmiştim. Fransızca öğretmenimiz Madam DEBOST sınıfa özel bir soru sordu; “Hayatınızın en önceliklisi, olmazsa olamaz dediğiniz şey nedir?” Dil öğrenmeye gelen öğrenciler içinde Türk, Arap, Portekiz, İspanyol vs. değişik ırk ve kültürden yetişkin insanlar vardı. Cevaplar hatırladığım kadarıyla şu şekildeydi: “Benim hayatımın önceliği çocuklarımdır.” “Hayatımın olmazsa olmazı eşimdir.” “Benim için vatanımdır.” “Benim olmaza olmazım işim ve arabamdır.” “Dostlarım olmazsa hayatımın anlamı kalmaz.” Bu liste uzar gider. Sınıftaki herkes farklı cevap verdi. Hatta “Telefonum ve arabamdır.” diye olayı abartanlar bile oldu. Ama ciddi bir ortamdı. Verdiğimiz cevapların hiçbirinin öğretmenimizin istediği cevap olmadığını anlamıştık. Hepimiz hocamızın önceliğinin ne olduğunu merak ediyorduk. O da bizim sormamızı bekliyordu sanki. İçimizden biri beklenen soruyu sordu: “Hocam, sizin hayatınızın önceliği nedir?” Üzerine basa basa “Benim için hayatımın olmazsa olmazı kanunlardır.” dedi ve açıkladı: “Benim için ne annem, ne babam, ne eşim, ne çocuklarım ne de başka bir şey önceliklidir. Kanunlara itaat etmek hepsinden önce gelir.” Hepimiz şaşırıp kalmıştık. Bir an şaşkın şaşkın birbirimize baktık. “Nasıl olur?” anlamında şaşkınlığımızı ifade edince Madam Debost gülümseyerek şöyle dedi: “Kanunlar olmazsa kendimi güvende hissedemem. Haksızlığa uğramaktan ve istismar edilmekten korkarım. Kanunlara uymak bir vatandaşlık görevidir. İnsan olmanın gereğidir ve medeniyettir.”

Batıdaki kanunların caydırıcılığının ne kadar meşhur olduğu herkes tarafından bilinir ve söylenir. Batılı devletlerin kanunlarının uygulanabilirliğini sadece bununla açıklamak yetersiz kalır. Adil olmayan kanunların uyulabilir ve uygulanabilir olması- polis ve asker zorlamasıyla da olsa- mümkün değildir. Kanunlar herkese karşı eşit mesafeli ve uygulanır olursa kabul görür. Aksi halde birileri çıkıp kendi kanunlarını (Kan davası, Mafya kanunu ya da orman kanunu dediğimiz kişilerin kendi intikamlarını almak için oluşturdukları ve uyguladıkları gayrı meşru kanunlar) yapıp uygulamaya başlar. Batı Medeniyetinin yetiştirdiği insan bırakın kanunları kendine uydurmayı ihlal etmeyi bile aklından geçirmiyor. Sanırım şu hikâyeyi anlatmak yerinde olur: Adamın biri Almanya’ya arkadaşını ziyarete gitmiş. Beraber gezerlerken Almanya’da yaşayan adamın tanıdığı bir Alman da onlara iştirak etmiş. Sohbet esnasında misafir adam arkadaşına bir soru sormuş. “Burada kırmızı ışıkta geçmenin cezası nedir?” Alman soruyu çok tuhaf karşılamış ve dayanamayıp bir soruyla karşılık vermiş. “Bu ülkede kırmızı ışıkta geçmek yasaktır. Böyle bir soru sormanızın sebebi nedir?” Konuşma şöyle devam etmiş:
“Hiç! Özel bir nedeni yok. Sadece öğrenmek istedim.”

Devamı Yörünge Dergisi 1. Sayısında (Ekim/2017)