Yeni Dünya Düzeninde ABD, Rusya ve Türkiye

Türkiye; Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı ve Barış Pınarı Harekâtı’yla sınır güvenliğini sağlamış olmadı, 1950’li yıllarda NATO’ya girişimizle ve Truman Doktrinini kabul edişimizle başlayan yarı sömürge pozisyonu, sergilenen tavırla kötü bir anı olarak geçmişte kaldı.

Tarihi bir dönüşüm süreci yaşıyoruz. Uluslararası ilişkilerde dengeler değişiyor, kartlar yeniden karılıyor. Çok kutuplu ve tek merkezli dünyanın dinamikleri başka türlü işliyor. Oysa, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra inşa olunan iki kutuplu dünya düzeni Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla sona ermiş ve Amerika Birleşik Devletleri “süper güç” olarak siyaset sahnesinde tek başına, istediği gibi oyun kurmaya başlamıştı. SSCB dağılmış, Rusya Federasyon küllerinden yeniden doğmaya çalışıyordu. Boris Yeltsin, 74 yıllık Doğu İmparatorluğu’ndan kalan toprakların elden çıkmaması için mücadele ediyor, önceliğini kendi sınırları içerisinde kalan alanın bütünlüğünü sağlamaya veriyordu.

“Süper Güç” Amerika’da
“Baba Bush” Dönemi

1990’lar bu bakımdan ABD için “tek güç” olmanın fırsatlarının sonuna kadar değerlendirildiği yıllardı. Ronald Reagan döneminin ikinci adamı George Bush, onun şahin politikalarını devam ettirmekte bir beis görmüyor, iktidara gelir gelmez Amerika’da uyuşturucu kaçakçılığı iddiasıyla suçlanan Panama lideri Manuel Antonio Noriega’yi indirmek için askerlerinin ülkeyi işgal etmesini emrediyordu. Nikaragua’da rejime yönelik ayaklananlara silah ve para yardımı yapıyor, gerilim sona erdiğinde desteğini anında kesiyordu. Siyasi tarihe “Baba Bush” olarak geçen ABD Başkanı’na göre, Ortadoğu özelindeki planlarını keyfe keder uygulamakta herhangi bir sakınca yoktu. Irak’ın devrik lideri Saddam Hüseyin Kuveyt’i işgal edince tıpkı oğlu Bush’un 2003’teki saldırıda öne sürdüğü bahane gibi, Saddam Hüseyin’in Kuveyt’i bir provokasyon ve herhangi bir uyarı olmadan işgal ettiğini öne sürüyor, “Suudi Arabistan’a güvenlik sağlamak” maksadıyla Körfez’e yığınak yaparak oradaki asker sayısını 500 bine çıkarıyordu! Tüm uyarılara rağmen Kuveyt’ten çekilmeyen Irak’a savaş uçaklarını göndererek “vur” emri veriyordu. Çöl Fırtınası ismi verilen operasyonda resmi kaynaklar Amerika Birleşik Devletleri’nin Irak ve “işgal altındaki” Kuveyt’te tam 88 bin 500 ton bomba attığını, 42 gün devam eden Birinci Körfez Savaşı’nda 158 bin Iraklının katledildiğini yazmaktaydı!

Karanlık 90’lı Yılların Mimarı ABD

Türkiye’de o dönemde zuhur eden sosyal ve siyasal kırılmaları da ABD’den bağımsız düşünmemiz mümkün değildi. 1990’da Türk Hukuk Kurumu Başkanı Muammer Aksoy, Milli İstihbarat Teşkilatı’nın (MİT) sivilleşmesi çalışmalarını yürüten eski Müsteşar Yardımcısı Hiram Abas ve Hürriyet Gazetesi Yazarı Çetin Emeç’le; 1993’te Cumhuriyet Gazetesi yazarı Uğur Mumcu, Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Eşref Bitlis ve Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın peş peşe ölümleri net bir şekilde aydınlatılamadı. Özellikle Mumcu, Bitlis ve Özal’ın PKK sorununu çözüme kavuşturma çabaları sırasında, Abas’ın da MİT’te yeniden yapılanma çalışmaları yaparken böylesi bir akıbetle karşı karşıya kalmaları zihinlerdeki belirsizliğini koruyor. Yine, 1993’te Sivas’a Pir Sultan Abdal Şenlikleri için giden bir grup sanatçı ve yazarın şehirde küçük bir topluluğun başlattığı provokatif eylemlerin büyümesi üzerine kaldıkları Madımak Oteli’nin ateşe verilmesiyle feci şekilde can vermeleri hadisesinin arkasındaki el henüz bulunamadı. Keza, hafızalarda 5 Nisan paketi olarak yer edinmiş ekonomik krizi de bu bağlamda değerlendirmek şart.

Ve tabii ki PKK terör örgütü… ASALA’nın 1978’de Türk istihbaratının başarılı gayretleriyle büyük ölçüde bitirildiği yıl, Ankara’da Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde okuyan Abdullah Öcalan sol örgütlerle kurduğu irtibatı keserek Diyarbakır’ın Lice ilçesi Fis köyünde PKK’yı kurdu! Amerikalılar’ın “our boys have done it” (bizim çocuklar başardı) dediği 1980 Darbesi’nden hemen sonra örgütün kurucu kadrosunda 60 kişi öldürüldü, pek çok taraftarı tutuklandı fakat ne hikmetse Abdullah Öcalan “canını kurtararak” Suriye’ye çekildi, 1984’te Siirt’in Eruh ve Hakkari’nin Şemdinli ilçelerindeki terör eylemiyle adını duyurmaya başladı. Lübnan’ın Suriye sınırına yakın bölgesindeki Bekaa Vadisi’nde konuşlanan PKK terör örgütü, militanlarına askeri eğitim veriyor ve Türkiye’ye yönelik eylemlerini sürdürmeye devam ediyordu. Körfez Savaşı’yla birlikte Irak’ın Kuzeyi’nde oluşan boşluktan istifade eden PKK, açıkça Amerika Birleşik Devletleri tarafından kollandı. Irak’ın kuzeyinin hava sahasını Bağdat yönetimine kapatan ABD, burada eli kanlı terör örgütü için bir yaşam alanı oluşturmuştu. 1998’e kadar, Suriye’de barınmaya devam eden örgütün elebaşı Abdullah Öcalan, dönemin başbakanı Bülent Ecevit ve Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in girişimleriyle Şam yönetimine baskı uygulanarak ülkeyi terketmek zorunda kaldı. Yunanistan, Rusya ve İtalya arasında mekik dokuyan Öcalan, sonunda yakayı Kenya’da ele verdi. İddia o ki, bir gün MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun’un telefonu çaldı. CIA’in Ankara İstasyonu şefi kendisinden randevu istiyordu. Atasagun görüşmeyi kabul etti. CIA yetkilisi elindeki imzasız ve antetsiz kâğıdı müsteşara uzattı. CIA, Öcalan’ı Türkiye’ye verebileceğini söylüyordu. Nihayet, Kenya’nın başkenti Nairobi’de Öcalan Türk istihbaratçılarına teslim edildi ve Türkiye’ye getirildi. Fakat Öcalan’ın getirildiği 15 Şubat 1999’dan 34 gün sonra 21 Mart 1999’da FETÖ elebaşı Fetullah Gülen Amerika’ya gidecekti. ABD, bir koyup iki almış oluyordu!

10 Yıllık Rüya Sona Erdi

Amerika Birleşik Devletleri adına her şey güllük gülistanlık ilerlerken 2000’lerden sonra film tersine sarmaya başladı. Doğu’da ve Batı’da istediğini istediği zaman almayı karakter haline getiren ABD için şartlar 2003’ten sonra değişti. Irak Savaşı ve 2000’lerin başında Rusya’da iktidara gelen Vladimir Putin’in güçlenişi okyanus ötesi için bugünkü neticenin başlangıç noktasıdır denilebilir. Bill Clinton’ın başkanlığının sonrasında koltuğa oturan “Oğul Bush” iktidarının daha sekizinci ayında neler yapacağının sinyallerini vermişti. Dünyanın en korunaklı binalarından Dünya Ticaret Merkezi ve Pentagon’a yönelik terör saldırıları hem Ortadoğu hem de ABD’nin geleceği için yeni, kanlı ve sıkıntılı bir sayfayı açıyordu. El Kaide terör örgütü, Amerika’nın en merkezi noktalarını hedef almış ve intihar saldırısıyla yalnızca ABD’yi değil, tüm dünyayı sarsmıştı. El Kaide’nin başında da, CIA adına 1979’da SSCB’ye karşı Afganistan’da savaşan Usame bin Ladin vardı! Ve ABD, bu saldırıları bahane ederek Afganistan’a saldıracaktı! 2003’te de Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında 1990’larda yapmaya çalıştığı ancak yarım kalan işini tamamlamak üzere Irak’a bu kez “demokrasi getirme” vaadiyle saldırdı ve Saddam Hüseyin’i devirdi. Amerikan askerleri 2008’de ülkeyi terk ederken arkalarında yaklaşık bir buçuk milyon ölü, milyonlarca sakat ve mülteci durumuna düşmüş insanla enkaz bıraktı. Ayrıca, yine resmi rakamlar 4 bin 475 Amerikan askerinin hayatını kaybettiğini, 32 bin askerin de yaralandığını aktarıyor. Irak’a saldırmanın Amerika’ya maliyetinin ise 2.2 trilyon doların üzerinde olduğu ifade ediliyor. George Walker Bush ve şahinler yani Neo-Con’lar bu nedenle seçimi kaybettiler, nispeten daha ılımlı mesajlar veren Obama tam da bu sebepten ötürü kazandı.

Büyük Ortadoğu Projesi’nin ABD adına vahim sonuçları kadar Doğu’da başka bir gelişme, bugünkü noktaya gelinmesinin mühim gerekçelerinden biri. Rusya’da 2000’de Yeltsin’in yerine başkanlık koltuğuna oturan eski KGB ajanı Vladimir Putin, zayıf bir şekilde devraldığı Rusya’yı de facto olarak Soğuk Savaş döneminin SSCB’si haline getirdi. Yanında ve yöresinde tehdit olabilecek kim varsa yavaş yavaş etkisiz hale getiren Putin; Gürcistan’da Saakaşvili’yi devre dışı bırakarak Gürcistan’ı kendisine bağladı. Rusya için kangrene dönüşen Çeçenistan “meselesi”ni, Başkan Ahmet Kadirov’u, başkent Grozni’de Sovyetler Birliği’nin İkinci Dünya Savaşı’ndaki zaferini kutlamak üzere düzenlenen törende gerçekleştirilen bombalı saldırıda ortadan kaldırarak lehine çevirdi. Çeçenistan’ın mevcut başkanı Ramazan Kadirov’u babasının öldüğü akşam apar topar Kremlin’e getirterek başkanlığını ilan etti. Kadirov, hali hazırda Putin’in bir dediğini iki etmiyor.

Ukrayna, Ruslarla ile giriştiği mücadelenin bedelini ağır ödedi. 800’lerle 1100’lü yıllar arasında hüküm süren ve Rusların ataları olduğu ifade edilen Kiev Knezliği’nin bugünkü varisi Ukrayna ile Rusya arasında 1991’de Karadeniz filosunun yönetimi konusunda anlaşmazlık yaşandı. 1992’de Kuznetsov savaş gemisinin paylaşılamaması ilişkileri bozdu. 2001’de Karadeniz üzerinde Rus uçağının düşürülmesi kaosu tırmandırdı. Putin, harekete geçmek içi doğru zamanı ve makul sebebi bekliyordu. O fırsat Ukrayna’da 2004’te yapılan başkanlık seçimlerinde Avrupa’nın desteklediği Yuşçenko’nun başkan seçilmesiyle eline geçti. Turuncu Devrim olarak adlandırılan olayın sonrasında Kremlin ile Kiev arasında doğal gaz anlaşmazlığı baş gösterdi. Sonuçta Ukrayna Rus doğal gazının fiyatının iki katına çıkarıldığı anlaşmayı imzalamak zorunda kaldı. 2010’da Putin’in Yuşçenko’nun karşısına çıkardığı Yanukoviç, bu sefer “turuncu prenses” olarak adlandırılan en yakın rakibi Timaşenko’yu geçerek Ukrayna Devlet Başkanı oldu. Rusya lehine adımlar atan Yuşçenko aleyhinde büyük sokak eylemleri gerçekleşti. Kayıtlara İkinci Soğuk Savaş olarak geçen bu karışık dönemin kazananı Rusya oldu. Putin yönetimi Kırım’ı ilhak etti, Ukrayna’nın doğusunda bulunan Donetsk ve Lugansk bölgelerinde ortaya çıkan çatışmalardan sonra söz konusu iki bölge tek taraflı bağımsızlıklarını ilan ettiler. Böylelikle 1. Soğuk Savaşı kaybeden SSCB’nin devamı Rusya Federasyonu’nun; Çeçenistan, Gürcistan ve Ukrayna gibi gündemleri kalmamıştı. Dahası, Kırım ve Ukrayna’da iki bölge de Rusların kontrolündeydi. Ve Rusya, yanına Çin, İran gibi ülkeleri de katarak adeta ABD ve Avrupa’ya meydan okuyor, Doğu Bloğu’nun öncülüğünü yapıyordu.

Türkiye’de ise AK Parti iktidarının ilk döneminin bitişiyle yeni söylemler dillendirilmeye başlandı. Ekonomik darboğazları geride bırakan Türkiye, siyasal anlamda muktedir bir iktidarla dış politikada pro-aktif bir vizyon çizmeye başladı. 2008’de tüm dünyanın gözleri önünde Derin Amerika’nın köşe taşı İsrail’e “one minute” diyen, Filistin’e her türlü riski göze alarak “otoritenin iznine ihtiyaç” duymadan insani yardım gönderen, mazide başkalarının kontrolünde olan mahrem kurumları yerli ve milli insan kaynağıyla donatan, 40 yıl öncesinden planlanmış ve adım adım işgale hazırlanan yine Amerika ve CIA ürünü sivil ve hümanist görünümlü bir terör örgütünü en uç bölgelere kadar iğneyle kuyu kazarcasına mücadele ederek devletin sinir uçlarından söküp atan ve en sonunda tanklarla, savaş uçaklarıyla, silahlarla başlatılmak istenen kanlı darbe girişimini canlarını ortaya koyan milletiyle beraber alaşağı eden bir Türkiye vardı. Sadece kendi içerisinde de değil, yakın ve uzak coğrafyada el uzatılmayı bekleyen mazlum milletlere kol kanat germeye çalışan; 15 Temmuz 2016’da, 93 yıllık tarihinde maruz kalmadığı ölçekte bir alçaklıkla uygulamaya konulmaya çalışılan darbe girişiminden yaklaşık bir buçuk ay sonra sınır ötesi yapacak kadar dirayetli bir Türkiye. “Süper güç” Amerika için “fırtına gibi” geçen 90’lı yıllar nihayetlendi, Amerikan rüyası sona erdi.

Barış Pınarı Harekâtı Ne Söylüyor?

1984’te PKK terörüyle tanışan Türkiye, önceki satırlarda da anlatmaya çalıştığım gibi Amerika Birleşik Devletleri’nin desteklediği bu kamburla beynelmilel projeksiyonda 45 yıldır ilk defa bu kadar net ve tavizsiz mücadele ediyor. Terör örgütünü tamamen tarihin derinliklerine gömme çabası, bataklığı kurutamadıktan sonra sinekleri öldürmenin ötesinde bir anlam taşımadı. Türkiye; Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı ve Barış Pınarı Harekâtı’yla sınır güvenliğini sağlamış olmadı, 1950’li yıllarda NATO’ya girişimizle ve Truman Doktrinini kabul edişimizle başlayan yarı sömürge pozisyonu, sergilenen tavırla kötü bir anı olarak geçmişte kaldı. ABD ve Batı’nın şantajlarına boyun eğmeyen, Birleşmiş Milletler toplantılarında gür bir sesle “Dünya beşten büyüktür” diye haykıran, bir zamanlar küçük bir iltifatı bile ödül olarak kabul edilen Avrupa Birliği’nin sacayaklarından Almanya ve Fransa gibi ülkelere hiçbir boşluk olmayacak kadar ödünsüz mesaj veren; izin almayan, haber veren Türkiye yeni dünya düzeninin başat aktörlerinden biri haline gelecek. “Ya Amerika’nın dostu olursunuz, ya da yok olursunuz” felsefesi yerini Lord Palmerston’ın “Dış politikada dostluklar yoktur çıkarlar vardır…” düsturuna bıraktı. Barış Pınarı Harekâtı gösterdi ki, Türkiye şimdiden itibaren Amerika’nın “dostluğu”nu değil, kendi çıkarlarını gözetecek. Ve yeni dünya düzeninde, Amerika kadar Rusya ve Türkiye de yer alacak.      

Cevap Yazın