Sekülerizm

Sekülerizm konusu uzun bir tarihi sürecin analiz ve değerlendirmesini gerekli kılar ve müstakil bir kitap yazmayı gerektirir, ancak kavram kargaşasını ortadan kaldırmak için uzun ve karmaşık bir açıklama yerine muhtasar ve basit bir açıklamayla meselenin vuzuha kavuşturulması da mümkün.

Sekülerizm, siyasi düzeni, devlet ve kamu düzenini dini referans ya da normlar üzerine değil dünyevi (dünyaya ait olan) referanslar üzerine kurmayı öngörmek anlamında dünyacılıktır (yaygın kullanımıyla dünyevilik). Dolayısıyla -dine karşı ya da düşman olmamak ve sosyal bir vakıa olarak dini reddetmemekle birlikte- onu siyasi düzeni, devlet ve kamu düzenini tesis ederken referans almaz, belirleyici olarak kabul etmez. Dikkat edilmesi gereken husus şudur ki -birtakım ortak noktaları olmakla birlikte- sekülerizm, laisizmden farklı bir konsepttir.

Başlangıçta çekişme ya da tartışma üst yetkenin ya da asıl hâkimiyetin kime ait olacağı, siyasal alanı/siyasi düzeni ve kamu düzenini kimin kontrol edeceği, dolayısıyla nihai belirleyicinin kim olacağı konusunda yaşandı. Hükümdarlar Kilise üzerinde yetke sahibi olmak isterken, Kilise de hükümdarları, dolayısıyla krallıkları ve imparatorlukları kontrol altına alıp, dini ve dünyevi iktidarı tek elde toplamak istiyordu. Bu nedenle Batı Avrupa’da hükümdarlar Kilise ile güç mücadelesine girişmiş, zaman zaman etkili olup üstünlüğü ele geçirmiş, kimi zaman uzlaşma yoluna gidilmiş, kimi zaman ise Kilise üstünlüğü ele almıştır. İlerleyen süreçte Rönesans ve Reform sekülerleşmeyi hızlandıracaktır.

Açıktır ki tarihi bağlamda sekülerizm karşıtı olmak demek Kilise yanlısı olmak demektir, ibadethane anlamında değil bir kurum olarak Roma Katolik Kilisesi’nden taraf olmak anlamında. Bu da dini bir kurumun üst yetkesini kabul ederek, siyasi düzenin, devlet ve kamu düzeninin dini normlar üzerine bina ya da tesis edilmesini arzulamaktır. Kilise’nin “ilahi otorite”si yanılmazlık, şaşırmazlık, sorgulanamazlık üzerine kuruludur, adı üzerinde ilahi. Dini, ilahi ya da ruhani iktidar olarak Tanrı’yı temsil eden ve dünyevi iktidarı da kendi elinde bulundurmak isteyen Kilise, hükümdarlar üzerinde yaptırım sahibidir, Papa’nın onayını alırlar ve onun elinden taç giyerler, Papa’ya günah çıkartırlar.

Hükümdarlarla Papalık arasında, hükümdarların yetkesi altındaki topraklarda piskoposları kimin atayacağı, arazi üzerindeki haklar gibi birtakım konularda ciddi sorunlar yaşanmıştır. Hiç şüphesiz bunlar, dini iktidar ile dünyevi iktidar arasındaki çatışmanın tezahürleridir. Meselenin anlaşılması açısından birkaç örnek sıralamak faydalı olacaktır:

M.S. 962 yılında Almanya ve İtalya Kralı I. Otto, Papa XII. Johannes’in elinden Demir Taç’ı giyer ve böylece kırk yıl süreyle boş kalan Romalıların İmparatoru unvanını alır. Karşılığında Papa, I. Otto’dan yemin etmesini ister: “Sizin yetki alanınızda ya da Romalıların yetki alanında bulunan konularda sizin onayınız olmadan yasa ya da kural koymayacağım ve elime geçen Aziz Petrus’a ait tüm toprakları size iade edeceğim”. Papa, söz konusu toprakları yönetmekle kalmıyor, bu topraklardan vergi de topluyordu.(1) I. Otto yemin eder, ancak diğer yandan Papa, I. Otto’ya sorun yaratmak, dolayısıyla onu uğraştırarak kafasını kaldırmasına engel olmak maksadıyla Macarları Almanya’ya saldırmaya teşvik eder. I. Otto bu tertipten haberdar olunca, M.S. 963 yılında Roma’ya yürür, Papa kaçar. I. Otto, Papa’nın devrildiğini ilan eder ve yerine VIII. Leo’yu Papa olarak atar. Papa VIII. Leo, I. Otto ve onun İtalya’daki ardıllarına ebediyen Papa’nın ardıllarını belirleme, Papa’yı, başpiskoposları ve piskoposları atama yetkisi verdiğini ilan eder. Nitekim I. Otto, VIII. Leo’nun ölümünden sonra bu yetkisini kullanarak XIII. Johannes’i Papalık makamına atamıştır.(2)

M.S. 996 yılında ise III. Otto, 24 yaşındaki kuzenini ilk Alman Papa olarak atadı: V. Gregorius. Papa da göreve atanır atanmaz onu Kutsal Roma İmparatoru ilan etti.(3) M.S. 998 yılında İmparator, V. Gregorius’un ölümü üzerine II. Silvester’i atadı.(4) III. Otto’dan sonra II. Heinrich, II. Konrad ve  III. Heinrich de Kilise üzerinde yetkilerini kullandılar.

IV. Heinrich, 1069 yılında evliliğinin bir hata olduğu sonucuna varınca Almanya’da Kilise adamları bunun karmaşık bir mesele olduğuna kanaat getirip, sorunu Roma’ya havale ettiler. Papa II. Alexander, IV. Heinrich’i yemininden kurtarmayı reddedip, üzerine bir de gönderdiği elçi vasıtasıyla onu azarlayınca IV. Heinrich geri adım atmak zorunda kaldı. II. Alexander’in yerine geçen VII. Gregorius, 1075 Mart’ında 77 maddelik Dictatus Papae’yi yayınladı. Buna göre, yalnızca Papa piskoposları atayıp görevden alabilir, yeni Kilise yasaları koyabilirdi, Roma Kilisesi hiçbir zaman yanılmamıştı, ebediyete kadar da yanılmayacaktı. Papa imparatorları görevden alabilirdi ve tüm hükümdarlar Papa’nın ayağını öpmeliydi. IV. Heinrich’in Papa ile giriştiği mücadele aforoz edilmesiyle sonuçlandı ve sonunda Canossa’da karda yalınayak vaziyette Papa’dan özür dilemek zorunda kaldı. Bunun üzerine Papa, IV. Heinrich’i affetti ve iade-i itibarda bulundu.(5)

Bizans İmparatoru Aleksios Komnenos, Türklere karşı IV. Heinrich’ten yardım ister, ancak Kutsal Roma İmparatoru birtakım sorunlar yaşamaktadır, eski müttefiki için harcayacak zamanı ve enerjisi yoktur. Bunun üzerine Aleksios, Papa’dan yardım talebinde bulunur. Papa II. Urbanus bunu zekice kullanır ve sadece Bizans’a yardımcı olmanın değil Kudüs’ü de Müslümanların elinden kurtarmanın zamanının geldiğini ilan eder. Böylece Papa’nın gücü tüm Hristiyan Âlemi’ni kapsayacaktı ve öyle de oldu: I. Haçlı Seferi (1095).(6)

12. yüzyılda ise bu sefer İngiltere Kralı I. Henry atama yetkisi konusunda Papa II. Paschalis’le çekişti. Canterbury Başpiskoposu Anselmus, Roma’ya kaçmak zorunda kaldı. 1107 yılında bir uzlaşmaya varıldı. Buna göre, İngiltere’deki piskoposları Papa atayacak, ancak piskoposlar da Henry’ye biat edeceklerdi.(7)

1105 yılında IV. Heinrich tahttan feragat etti ve V. Heinrich tahta çıktı, ancak bu onu Kutsal Roma İmparatoru yapmaya yetmiyordu, zira Papa’nın ona Roma’da törenle taç giydirmesi gerekiyordu. İmparatorluk’ta atama konusunda tartışma büyüyerek devam ettiği için, II. Paschalis, V. Heinrich’e taç giydirmeye yanaşmadı. Bunun üzerine V. Heinrich, İtalya’daki Papalık devletlerinin üzerine yürüdü. Sonunda uzlaştılar. V. Heinrich atama yetkisinden vazgeçerken, Papa da piskoposların büyük araziler üzerindeki denetiminden vazgeçti. 1111 yılının ilk haftasında San Pietro’daki tören sırasında piskoposların Krallıktaki kentlerden, düklüklerden, markiliklerden, nahiyelerden, para basma haklarından, toprak üzerindeki haklarından, milislerden ve kalelerden hiçbir biçimde yararlanamayacaklarını ilan eden madde okunduğunda, piskoposlar yüksek sesle itiraz edince okumaya ara verildi. Bu infial karşısında Papa maddeye uymayı reddetti, V. Heinrich de Papa’yı ihtiyati olarak tutuklattı. İki hafta süren tutukluluk halinden sonra Papa yeni bir ferman yayınladı: “Senin krallığın eşsiz bir biçimde Roma Kilisesi’ne bağlıdır, dolayısıyla krallığındaki piskopos ve keşişlerin asa ve yüzüklerini atama yetkisini senin sevgine emanet ediyoruz”.(8)

II. Paschalis 1108 yılında öldü, 1112 yılında V. Heinrich ile Papa II. Calixtus anlaştılar, Heinrich atama hakkından vazgeçti, Papa da yalnızca Almanya’da piskoposların göreve başlamadan önce İmparator’a biat etmelerini kabul etti. Böylece İmparator’un anavatanında yalnızca sadık kişiler piskopos olabilecekti.(9)

Bütün bir tarihi burada anlatmak mümkün olmayacağı için, çekişmenin ya da tartışmanın ilkin hangi eksende ortaya çıktığını izah eden bu örneklerle yetinmekte yarar var. Bu sorun ve çekişmelere Kilise’nin hemen her alanda artan baskısı da eklenince çare sekülerleşmede bulunmuştur. Kısacası evvel emirde sekülerizmin endüstriyle ve kapitalizmle bir alakası yoktur. Kavramın anlam sahası genişleyecek ve bunlar -zamanla üretim-mülkiyet ilişkilerinin de değişmesiyle birlikte- ancak sürecin sonraki aşamalarında mevzubahis olacaktır. Rönesans’la birlikte tüccar sınıfı güçlenecek, Hümanizm, Tanrı ile insan arasındaki ilişkiyi yeniden tanımlayacak -ki daha sonra her şey insan merkeze alınarak yorumlanmaya başlayacaktı-, birey ortaya çıkacak, sekülerleşme hız kazanacaktır. Ancak başlangıç itibariyle bu bir siyasi egemenlik kavgasıdır ve sonunda Aydınlanma ve çifte devrimin -Sanayi Devrimi ve Fransız Devrimi’nin- ardından din siyaset alanı üzerindeki belirleyiciliğini kaybedecektir.

Müslüman dünyada süreç bu şekilde yaşanmadı, zira Müslüman dünyada dini-dünyevi iktidar ayrımı, dolayısıyla birbirlerinin üzerine çıkmaya ya da birbirlerini kontrol etmeye çalışan iki farklı iktidar yoktu, tek bir iktidar vardı ve bu da kendi hukukunu dinden temin ediyordu. Daha önce kaleme aldığım makale ve dijital kitaplarda da ifade ettiğim gibi, İslam, bir yönetim biçimi değildir, iktidarın nasıl el değiştireceği dahi hükme bağlanmamıştır, dolayısıyla -Dört Halife’nin iş başına gelişinde de görüleceği gibi- bunun bir standardı yoktur. Dinden hukuk temin ediliyordu ve o dönemde eldeki tek malzeme buydu.

Kaldı ki Müslüman dünyada ilahi boyuta sahip bir yönetimden asla söz edilemez, Emiru’l-Mü’minin ya da Halife yanılabilir, -örneğin- “Ömer yanlış yaptı, kadın doğru söyledi”, “ilahi otorite” için ise böyle şeyler söz konusu olmaz. Papa “Tanrı’nın Vekili” olarak cennetin anahtarını elinde tutarken, Emiru’l-Mü’minin ya da Halife için böyle bir durum da söz konusu değildir. Papa, günahları affetme yetkisine sahip olduğu gibi, İmparator dâhil herkesi aforoz edebilir, hatta enterdi ilan ederek bunu topluca yapabilir. Enterdi ilan edilen bir ülkede kiliseler kapanır, çan çalınmaz, vaftiz, nikâh, dini usullere göre ölü defni yapılmaz, bütün dini faaliyetler durdurulur.

Sünni dünyada din-şeriat ayrımına gidildiğini de özellikle belirtmek gerekir. Bunun ilk teorisyeni -İmam-ı Azam’dan hareketle- İmam Maturidi’dir. Örneğin İmam Maturidi, “Hilâfet Kureyş’tedir” veya “Emirler Kureyş’tendir” veya “İmamlar Kureyş’tendir”(10) meselesini ele alır ve bunun şeriatla alakalı olduğunu -ki ona göre değişkendir-, din ile alakalı olmadığını, dolayısıyla bu hükmün kalktığını savunur. Bu noktada İbn-i Haldun’un ifadelerini tekrar hatırlamakta da fayda var: “Çağlar, o çağlarda meydana gelen meselelerin, kabilelerin ve asabiyetlerin değişmesiyle değişir. Maslahatların değişmesiyle farklılık gösterir. Her çağın kendine has bir hükmü vardır.”(11)

Süreç içinde şeriatın siyasi otorite tarafından “maslahata uygun” bir biçimde belirlenip uygulanması sağlanmış, değişken kabul edilen şeriat, dini açıdan -onu tasdik etmek üzere- siyasi otoritenin emri altına girmiştir. Dönemin tarihsel koşullarında tıpkı Hristiyan dünyadaki gibi Halife ve Sultan olarak biri diğerini onaylayan ya da duruma göre biri diğerini vesayet altına alan ikili bir ayrım söz konusu olmuştur. Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey, 1062 yılında ikinci kez Bağdat’a girip, Abbasi Halifesini vesayeti altına alarak yetki alanını sınırlamış, bu tarihten itibaren Halifelik, sultanlara unvanlarını veren bir onay makamına dönüşmüştür. Bundan sonra birtakım nedenlerle Abbasi Halifesinden onay alamayanlar ise -bir tehdit unsuru olarak- yüzlerini Fatımi Halifesine çevireceklerdi – sen vermezsen başkasından alırım!

Yavuz Sultan Selim’le birlikte hilafet Osmanlı’ya geçince görünürde bu ikilik ortadan kalktı, ancak aynı zamanda Halife olan Padişah’ın Şeyhülislam’dan fetva alması ikiliğin devam ettiğini gösterir, dolayısıyla burada Halifelik prestiji yüksek bir unvandan ibarettir. Her halükârda zannedildiği gibi devlet dinin emrinde değildir, pratikte din devletin emrindedir ve dönemin tarihsel koşullarında siyasi otoritenin icraatlarını onay için kullanılan bir araçtan ibarettir.

Şer’i hukuk-örfi hukuk ayrımına ayrıca dikkat etmek gerekir. Şer’i hukuk -kamu davaları dışında- yalnızca Müslümanlara uygulanır, örfi hukuk ise padişahların emir ve yasaklarından oluşur ki kanunnamelerde bir araya toplanmıştır. Bunun açık anlamı şudur: Müslüman iseniz şeriatla yargılanırsınız, devlet ise örfi hukukla idare edilir. Bu ikili hukuk sisteminden çıkan bir diğer sonuç ise şeriatın hukuki açıdan tek başına yeterli olmadığıdır. Cumhuriyetle birlikte -Merhum Durmuş Hocaoğlu’nun ifadesiyle- German-Anglo-Sakson-Protestan dünyevileşme modeli olan sekülerizm değil Latin-Katolik dünyevileşme tarzı olan laisizm benimsenmek suretiyle din, hukukun temin edildiği kaynak olmaktan nihai olarak çıkarılmıştır.

Tarihin geldiği noktada kurumsal din ömrünü doldurmuş, din bireysel alanla sınırlanmıştır. Daha önce üretim-mülkiyet ilişkilerinin daha çok toprağa bağlı olduğu geleneksel toplumda hukuk dinden temin ediliyordu ve dinden temin edilen hukukun dayandığı ilk kaynak da doğal olarak vahiy idi. 18. yüzyıldan itibaren din bu konuda zorunlu kullanılan bir araç olmaktan çıkmıştır, artık hukuk dinden temin edilmiyor, siyasi düzen ve kamu düzeni de din üzerine kurulmuyor, kurulması gerekli de değil.

Hulasa, sekülerizm temelde siyasi düzen ve kamu düzeniyle ilgili bir meseledir, ancak kelime ve kavramlar zamanla evrim geçirirler, anlamları daralabileceği gibi, daha kapsayıcı hale de gelebilirler. Tarihi süreçte sekülerizmin kapsamı genişlemiştir, örneğin hür düşünce de sekülerlik kapsamına girmiştir, serbest piyasa ekonomisi de. Ancak bu kavram, günümüzde çoğu zaman yalan yanlış, olur olmaz şekilde kullanılmaktadır. Örneğin -komşuluk ilişkileri minimum seviyede olduğu için- apartmanda yaşayana da birisine tecavüz edene de paraya tapana da “seküler” denilebilmektedir ki kavramın bu şekilde kullanımı tam bir felakettir. Oysa bunlar için sekülerlik şart olmadığı ya da bunlar sekülerliğin doğal sonuçları olmadığı gibi -ki gerek tarihte gerekse bugün dindarlar tarafından işlenen cürümlerin haddi hesabı yoktur-, sekülerizm dinsizlik, imansızlık, inançsızlık, sapkınlık, ahlaksızlık anlamına da gelmemektedir.

Atilla Fikri Ergun 

Dipnotlar:

1- Susan Wise Bauer, Ortaçağ Dünyası, Çev: Mehmet Moralı, Alfa Yayınları, Nisan 2014, 1. Baskı, s. 591

2- Susan Wise Bauer. a.g.e., s. 591

3- Susan Wise Bauer. a.g.e., s. 597

4- Susan Wise Bauer. a.g.e., s. 638

5- Susan Wise Bauer. a.g.e., s. 695-700

6- Susan Wise Bauer. a.g.e., s. 708

7- Susan Wise Bauer. Rönesans Dünyası, Çev: Mehmet Moralı, Alfa Yayınları, Aralık 2014, 1. Baskı, s. 27

8- Susan Wise Bauer. a.g.e., s. 28-29

9- Susan Wise Bauer, a.g.e., s. 30

10- Musned, 4/185; Heysemi, Mecmau’z-Zevâid, 1/336, 4/192; Hâkim, Mustedrek, 4/501; Musned, 3/129, 4/421

11- İbn-i Haldun, Mukaddime, Haz: Süleyman Uludağ, Dergâh Yayınları, 1. Baskı, 1988, I. Cilt, s. 588

Cevap Yazın