NATO, Türkiye’yi İttifaktan Çekilmeye Zorluyor!

Türkiye’nin NATO’ya üye olduğu tarihten itibaren maruz kaldığı darbelerin (1960, 1980, 28 Şubat) ve 15 Temmuz darbe teşebbüsünün arkasında ABD’nin ve NATO’nun olması, askeri vesayet döneminde -cinayetlerle sonuçlanan- Kontrgerilla eliyle kirli operasyonlar yapması, hükümetlerin kurulmasına, yıkılmasına, alınacak olan kararlara müdahale etmesi, NATO’nun bize faydasından çok zararının olduğunu gösteriyor.

NATO, soğuk savaş döneminde, komünizm tehlikesine karşı korunmak amacıyla kurulan askeri bir güvenlik paktıydı. Bu işlevi, soğuk savaş dönemi sona erene kadar devam etti.

1989 yılında komünizmin çökmesiyle, iki kutuplu dünyanın yerini tek kutuplu bir dünya aldı. Amerika, komünizmin çekmesini takip eden ilk askeri tatbikatta, düşman kuvvetleri, (komünizmi) temsil eden kırmızının yerine (İslam’ı temsil eden) yeşili koymak suretiyle, yeni dönemin paradigmasını bu şekilde belirlemiş oldu.

Soğuk savaş döneminin sona ermesiyle, bu dönemin politikaları da, yapıları da değişmeye başladı. Son yıllarda, Türkiye ile NATO arasında yaşanan gerilimi ve sorunları anlayabilmek için, NATO’nun kuruluş amacını, ittifakın hukuki durumunu, komünizm tehdidinin sona ermesiyle NATO’nun yeniden yapılanma sürecini, Türkiye’nin bölgesel bir güç haline gelmesinden sonra Türkiye’ye yönelik tutumunu birlikte değerlendirmek gerekiyor.

NATO’nun Kuruluşu

İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle, (ABD’nin ve Rusya’nın başını çektiği) iki kutuplu bir dünya kuruldu. Bu konsepte uygun olarak iki güvenlik paktı kuruldu. Bunlardan ilki, 1949 yılında Amerika’nın öncülüğünde 12 ülkenin kurduğu NATO, diğeri 1955 yılında Rusya’nın öncülüğünde Macaristan, Çekoslovakya, Polonya, Bulgaristan, Romanya, Arnavutluk ve Doğu Almanya tarafından kurulan Varşova Paktı’dır. Soğuk savaş döneminde, dünya iki blok arasında paylaşıldı.

17 Mart 1948 tarihinde Brüksel Antlaşması’nı imzalayan beş devlet (Belçika, Birleşik Krallık, Fransa, Hollanda ve Lüksemburg) ile ABD, Danimarka, İtalya, İzlanda, Kanada, Norveç ve Portekiz, 4 Nisan 1949 Washington Milletler Cemiyeti’nde bir araya gelerek, Kuzey Atlantik Anlaşması’nı imzaladı. Böylece NATO (North Atlantic Treaty Organization) kurulmuş oldu. Antlaşmanın en önemli maddesi, “taraflardan birine yapılan saldırının herkese yapılmış olarak kabul edileceğini” belirten 5.maddedir. Bu madde çimento işlevi görmüş, NATO üyelerini bir arada tutmayı başarmıştır.

NATO sözleşmesinin 4. maddesinde, “Taraflardan herhangi biri, Taraflardan birinin toprak bütünlüğü, siyasi bağımsızlığı ya da güvenliğinin tehdit edildiğini düşündüğü zaman, tüm Taraflar birlikte danışmalarda bulunacaklardır” hükmü yer almaktadır.

NATO’nun üye sayısı, 18 Şubat 1952’de Türkiye ve Yunanistan’ın, 9 Mayıs 1955’te Batı Almanya’nın, 30 Mayıs 1982’de İspanya’nın katılmasıyla on altıya çıktı. Yunanistan, 1974 Kıbrıs Barış Harekatı’nın ardından NATO’nun askeri kanadından çekildi. Ancak Türkiye’deki 12 Eylül yönetiminin onayıyla 1980 yılında bu kanada geri döndü. Fransa da, 1966 yılında NATO’nun askeri kanadından çekildi, 2009 yılında geri döndü. NATO, kurulduğu tarihten 1989 yılına kadar, kuruluş amacına uygun (meşru ve meşru olmayan) faaliyetlerde bulundu.

Türkiye NATO’ya üye olduktan sonra, 4 Nisan 1949 tarihinde Washington’da imzalanan Kuvvetlerin Statüsüne Dair Sözleşme’de, “Türkiye’nin emniyetine yönelik suçlarda Türkiye’nin Yargı yetkisini haiz olduğu” belirtildi. NATO üyeleri içinde ABD’den sonra en büyük askeri güce sahip olan Türkiye, NATO’nun en önemli aktörlerinden biri oldu. İncirlik üssü başta olmak üzere NATO’nun Türkiye’de kullandığı yirmi civarında askeri üs bulunuyor. Bu üsler, Afganistan, Balkanlar, Suriye ve Libya’daki operasyonlarda etkin olarak kullanıldı Son yıllarda, Suriye ve Irak’taki IŞİD/DEAŞ mevzilerinin bombalanmasında da ana üs olarak kullanıldı.

Soğuk Savaş Döneminin
Sona Ermesi

1989 yılında Rusya dağılınca, Varşova Paktı da kendiliğinden dağıldı, Dünyada yeni bir dönem başladı. Komünizm tehlikesine karşı kurulan NATO’nun kendisini tasfiye etmesi beklenirken, mevcut yapının değişen şartlara uyumlu hale getirilip devam ettirildiğine tanık olduk. Özerkliğine kavuşan orta ve doğu Avrupa ülkelerini kapsayacak aşamalı bir büyümeyi, politik ve insancıl durumları kapsama alanına aldı.

NATO’nun aşamalı olarak genişleme politikasına paralel olarak, soğuk savaş döneminde Varşova paktına üye olan ülkeler NATO’ya üye olmaya başladı. 12 Mart 1999 tarihinde Çek Cumhuriyeti, Macaristan, Polonya, 29 Mart 2004 tarihinde Bulgaristan, Estonya, Letonya, Litvanya, Romanya, Slovakya, Slovenya, 1 Nisan 2009’da Arnavutluk, Hırvatistan’nın üyeliğiyle üye sayısı 28’e çıktı.  Genişleme süreci, Bosna-Hersek, Karadağ, Makedonya gibi devletlerle devam ettirilmeye çalışılıyor.

ABD, 1989 yılında İslam’ın değil, “radikal İslam’ın” tehdit olarak nitelendiğini öne sürse de, bu yılı takip eden süreçte, sadece radikal İslam’ın değil, İslam’ın tehdit olarak belirlendiği olduğu ortaya çıktı. 1989 yılının Aralık ayında MİT Müsteşarı Teoman Koman’ın, laik kimliğiyle bilinen 4 kişinin (ADD Başkanı Prof.Dr.Muammer Aksoy, Çetin Emeç, Turan Dursun, Prof.Dr.Bahriye Üçok) adını vermesi ve dördünün de 1990 yılı içinde öldürülmesi, benzeri cinayetlerle 28 Şubat darbesinin alt yapısının hazırlanması, 1997 yılında Refah-Yol hükümetinin düşürülmesi, gerçekte ılımlı İslam-radikal İslam ayırımının olmadığını göstermektedir.

İslamofobi’de Kırılma Noktası 11 Eylül

ABD’nin bütün çabalarına rağmen, yeni düşmana karşı yürütülen mücadele yetersiz kaldı. Yeni tehdit konsepti, halkı Müslüman olan bazı ülkelerde etkili olmasına, Türkiye’de 28 Şubat darbesiyle uygulamaya konulmasına rağmen, (demokratik ilkelerin yerleşmesi nedeniyle) AB’de etkili olamadı. 11 Eylül 2001’de, Amerika’da Dünya Ticaret Merkezine yönelik terör eylemi, Avrupa’yı da etkiledi. Avrupa mevzuatını bu konsepte göre yeniden düzenledi. Ünlü Fransız hukukçusu Jean Claude Paye, Hukuk devletinin Sonu isimli kitabında, Avrupa’daki devletlerin, 2001 yılından 2004’e kadar hukuk sistemlerini nasıl değiştirdiğini (hukuk devletinden uzaklaştığını) anlatıyor.

11 Eylül terör eyleminden sonra, İslamofobinin bütün dünyada yayıldığını, ırkçı partilerin oylarının sürekli arttığını görüyoruz. Soğuk savaş döneminden sonraki dönem için belirlenen tehdit unsuru artarak devam ediyor. Bunun değişeceği yönünde en küçük bir emare bulunmuyor. Tam aksine, soğuk savaş döneminde birbirlerine hasım olan ülkelerin bu tehdide karşı ortak hareket etmeleri isteniyor. NATO’nun, daha önce Varşova paktına üye olan Doğu Avrupa ülkelerini NATO’ya alması, iki blokun da (yeni dönemde) bu düşmana karşı birlikte hareket edebileceklerine inandıklarını gösteriyor.

Tehdit Olmadan NATO
Şemsiyesi İşlevsiz

Amerika’nın, Rusya’nın, Çin’in, birlikte hareket edebilecekleri ortak bir düşmandan (İslam’dan) söz ediyoruz. Amerika’nın, Türkiye’de Refah-Yol hükümetini, AK Parti hükümetlerini, Mısır’da Mursi’yi, iktidardan uzaklaştırmaya çalışması, Suriye’de (özgürlük isteyen halka değil) Esed’e sahip çıkması, diktatörlükle yönetilen ülkelere destek vermesinin, Çin’in Uygur Türklerine, Rusya’nın Çeçenistan’a yönelik zulmünün altında bu saik yatıyor. Dünyadaki bütün Müslümanlara yönelik, post-modern bir haçlı seferinden söz ediyoruz.

Soğuk savaş döneminin sona ermesiyle, NATO üyesi ülkelerin askeri harcamalarının, bunun sonucu olarak ABD’nin gelirlerinin önemli ölçüde azalmasına yol açtı. NATO acil bir ihtiyaç olarak görülmediğinden, üye ülkelerin katılım paylarını ödemesinde sorunlar çıktı. 28 üye ülke arasında ABD’nin 650 milyon dolarla 2015-2016 NATO bütçesine en fazla katkı yapması ciddi tartışmaları beraberinde getirdi. Ciddi bir tehdit olmadan, ülkeleri NATO şemsiyesi altında tutmak zor görünüyor. Rusya’nın eski gücüne kavuşması (dünyanın iki kutuplu bir sisteme evrilmesi) en fazla ABD’nin işine gelecek gibi görünüyor. ABD’nin Suriye’den çekilmesinin Rusya ile gizli bir anlaşmanın sonucu olup olmadığını zamanla öğreneceğiz.

NATO Stratejik Konsepti (Lizbon 2010)

NATO’nun varlık sebebinin tartışılmaya başlaması, savunma doktrininde değişiklik yapılmasını gerektirdi. 2010 yılında Lizbon’da, NATO üyelerine yönelik doğrudan veya dolaylı tehditler yeniden belirlendi. “Terör ve aşırı grupları, Yabancı askeri ve istihbarat servislerini, Suç örgütü üyelerini, teröristleri, süper saldırıları, Enerji güvenliğine yönelik tehditleri,  Lazer silahlarını, elektronik silahlar ve ciddi teknolojik boyutlu tehditleri” yeni tehdit unsurları olarak belirlendi.

Enerji güvenliği dışındaki diğer tehditlerin, üye veya diğer ülkelerin istikrarını bozan ve küresel ekonomik sistemin işleyişini engelleyen tehditler kapsamında değerlendirilmesi makul ise de, enerji güvenliğinin tehdit olarak belirlenmesi dikkat çekmektedir. NATO Genel Sekreteri Rasmussen bu durumu o tarihte; “NATO’nun misyonu dünya nüfusunun %15’inin (ABD+AB) enerji gereksinimlerini ve enerji yollarının güvenliğini sağlamaktır” şeklinde ifade etmişti. Buna göre, NATO üyelerine enerji naklini tehdit eden her türlü müdahale savaş nedeni olabilecek, NATO kolektif savunma prensibini içeren beşinci maddeyi işletebilecek, BM Güvenlik Konseyinin kararına gerek olmaksızın deniz yollarını açık tutma stratejisini uygulamak için kuvvet kullanabilecek.

ABD’nin Terör
Örgütleriyle İlişkileri

NATO’nun 2010 yılında Lizbon’da kabul ettiği “yeni tehdit konsepti”, terör örgütlerinin, NATO üyesi ülkelerine yönelik terör tehditlerine karşı ortak bir tavır sergilemelerini ve bu örgütlerle mücadele etmeleri gerektirmesine rağmen ABD, bu ilkeleri ihlal etmiştir. NATO üyesi olan Türkiye açısından önemli bir tehdit unsuru olan PKK ve bu örgütün Suriye kolu PYD’ye YPG’ye karşı bir duruş sergilememiştir. Tam aksine, bu terör örgütüne, askeri eğitim, silah yardımı başta olmak üzere her türlü desteği vermiştir.

ABD’nin terör örgütlerine desteği sadece PKK ile sınırlı kalmamış, Türkiye açısından, en az PKK kadar tehlikeli olan FETÖ terör örgütüne de destek vermiştir. 17/25 Aralık operasyonunun ABD’de davaya dönüşmesi, bu operasyonun ABD’nin talimatlarıyla yürütüldüğünü göstermektedir. Bu operasyonu takip eden, MİT Tırları, büyük şehirlerde bombalı terör eylemleri, hendek kazma olayı, 15 Temmuz darbe teşebbüsü, ABD’nin terör örgütlerine destek verdiğini göstermektedir. FETÖ liderini ve üst düzey yöneticilerini himaye etmesi, ABD’nin NATO’nun belirlediği yeni konsepti ihlal ettiğini göstermektedir.

15 Temmuz darbe teşebbüsü, NATO-Türkiye ilişkileri açısından tarihi bir kırılma noktası oldu. NATO’nun desteklediği bir terör örgütünün (FETÖ’nün), NATO üyesine yönelik darbe girişimi başarısız olduktan sonra dahi bu örgüte sahip çıkması, NATO’nun kuruluş felsefesine de 2010 yılında güncellenen amaçlarına da açıkça aykırıdır.

ABD Dışişleri Bakanı John Kerry, 15 Temmuz darbe teşebbüsünden 2 gün sonra Washington Post’ta yayınlanan açıklamasında “Türkiye’nin NATO üyeliğinin tehlikede olabileceğini” söyleyerek, AK Partiyi “demokratik ilkelere” uygun davranmaya davet etti. Tepkiler üzerine, “Türkiye’nin NATO üyeliği tehlikede” demediğini, ancak NATO’nun Türkiye’yi dikkatle inceleyeceğini söylediğini” söyledi.

Darbe teşebbüsü başarısız olunca, darbe teşebbüsüne iştirak eden subaylar hakkında adli takibat süreci başlatıldı, birçoğu ihraç edildi. NATO’nun en çok değer verdiği subayların ihraç edilmesi üzerine, eski NATO Avrupa Müttefik Kuvvetler Komutanı James Stavridis; “Darbe girişimi nedeniyle Türk ordusunun NATO bünyesindeki önem ve kapasitesinin azalacağını” “Darbe girişiminden sonra dikkatlerin ordu bünyesindeki sorunlara, soruşturmalara ve sadakat sınavlarına’ çevrileceğini” dile getirdi. Eski NATO Askeri Komitesi Başkanı emekli Alman Generali Harald Kujat da, “Türkiye’nin kendisini her zaman yüzde yüz güvenilecek bir müttefik olarak göstermediğini” söyledi. (Bernard Riegert, DW, 4.08.2016)

Türkiye, Türkiye’nin NATO içindeki müttefiklerinin PKK ve türevlerine (YPG/PYD) fiili ve siyasi destek verdiklerini, silah yardımı yaptıklarını, PKK elemanlarını eğittiklerini, terör örgütlerine destek verdiklerini belgelemesine rağmen, NATO’yu PKK terörü ile mücadele etmede başarılı olamamıştır. NATO güvenlik örgütü olarak kuruldu, 1989 yılından sonra da bu niteliği devam etti.

1949 yılında diktatörlükle yönetilen Portekiz’in NATO’nun kurucu üyesi olması, demokrasinin ve demokratik değerlerin NATO’nun amaçları arasında yer almadığını gösteriyor. Resmi istatistikler, Türkiye’deki demokrasi standardının birçok AB üyesinden yüksek olduğunu gösteriyor. Bu ülkelerin hiçbirinin, Türkiye’nin maruz kaldığı tehditlere, terör örgütlerinin eylemlerine, darbe teşebbüsüne, maruz kalmadığını da belirtmek gerekiyor.

NATO Türkiye’yi
Üyelikten Çıkarabilir mi?

1949 yılında 12 kurucu üye ülke tarafından imzalanan ve daha sonra başka devletlerin de usulünce imzaladığı NATO Sözleşmesi, milletlerarası bir sözleşme olup, milletlerarası hukukun güvencesi altındadır. Milletlerarası sözleşmeler, egemen devletlerin kendi özgür iradeleriyle imzaladıkları sözleşmelerdir. Bu sözleşmeye taraf olan devletler arasındaki ilişkiler, devletlerin bağımsızlığını ve egemenliğini zedelememek kaydıyla, sözleşmede yazılı olan hükümlere göre yürütülür.

NATO sözleşmesinde, bu sözleşmeye taraf olan ülkelerin çıkarılması konusunda bir hüküm bulunmamaktadır. Buna göre, NATO üyelerinin kendi aralarında toplanarak, Türkiye’nin üyelikten çıkarılmasına karar vermeleri mümkün değildir.

Üye ülke ayrılmak isterse, ayrılmasını önleyecek bir hüküm de bulunmamaktadır. 1974 yılında Yunanistan’ın, 1966 yılında Fransa’nın NATO’nun askeri kanadından çekilmesi, hiçbir yaptırıma maruz kalmaması, üye ülkelerin çekilmesine engel bulunmadığını göstermektedir.

Milletlerarası sözleşmeler, siyasi, ekonomik, askeri, insan hakları vs. farklı konuları düzenlediğinden, bu sözleşmelerin uygulamalarının ve sonuçlarının da farklı olacağını belirtmemiz gerekiyor. ABD Uluslararası Ceza Mahkemesinin kurulmasına dair sözleşmeyi imzaladığı halde, daha sonra imzasını geri çektiğini, bu mahkemeyi tanımadığını dile getirmiştir. Bu mahkemenin amaçları dikkate alındığında, ABD’nin tek taraflı bir beyanda bulunarak imzasını geri çektiğini açıklaması kabul görmez. İngiltere’nin AB üyeliğinden ayrılması (Brexit), AB’ye yüklü miktarda tazminat ödemesini gerektiriyor.

Türkiye’nin NATO üyeliğinden çıkarılma hususunu ilk kez, 2009 yılında ABD’deki İsrail lobisine yakınlığıyla bilinen Washington Enstitüsü, 2010 yılında Mavi Marmara filosunun Gazze’ye gönderilmesinden sonra da bu konu birçok kez dile getirildi. Sözleşmeye göre Türkiye’nin üyelikten çıkarılması mümkün olmadığından, bu yönde hiçbir adım atılmadı.

NATO’da alınan kararlara bir üyenin itiraz etmesi (vetosu), kararın uygulanmasına engel teşkil ettiğinden, böyle bir karar da alınamaz.  NATO’nun, kurulduğu günden bugüne 70 yıldır böyle bir karar almamış olması, böyle bir yetkisinin olmadığını göstermektedir. ABD’li jeopolitikçi Zibigniev Brzezinski, bu nedenle, “NATO’da kararların oy birliği yerine oy çokluğu ile alınmasını” öneriyor.

Türkiye NATO’dan Çıkmalı mı?

NATO’nun, 15 Temmuz darbe teşebbüsünü gerçekleştiren terör örgütüne destek vermesi, sahip çıkması, haklı olarak, Türkiye’de, NATO üyeliğinin sorgulanmasına yol açmıştır. Birçok siyasetçi, bilim insanı, medya mensubu, hukukçu, Türkiye’nin NATO’dan çıkması gerektiğini söylüyor. Türkiye’nin Rusya’ya yaklaşmasını/yaslanmasını isteyen çevre ile, bunun ABD’ye yarayacağını düşünenler de Türkiye’nin NATO’dan ayrılması gerektiğini dile getiriyor.

Türkiye’nin NATO’ya üye olduğu tarihten itibaren maruz kaldığı darbelerin (1960, 1980, 28 Şubat) ve 15 Temmuz darbe teşebbüsünün arkasında ABD’nin ve NATO’nun olması, askeri vesayet döneminde -cinayetlerle sonuçlanan- Kontrgerilla eliyle kirli operasyonlar yapması, hükümetlerin kurulmasına, yıkılmasına, alınacak olan kararlara müdahale etmesi, NATO’nun bize faydasından çok zararının olduğunu gösteriyor. Türkiye, elbette, geçmişte Yunanistan’ın ve Fransa’nın yaptığı gibi NATO’nun askeri kanadından veya tümünden ayrılacağını açıklayabilir ve ayrılabilir. Buna hukuken bir engel olmasa da, getirisinin de götürüsünün de iyi hesaplanması gerekiyor. NATO, Türkiye’nin üyeliği devam ettiği sürece Türkiye’ye saldıramaz. Saldırıda bulunursa, NATO üyesine saldırıda bulunmuş olacak, bu saldırı bu yapının meşruiyetinin sorgulanmasına yol açacaktır. NATO, böyle bir riski göze alamaz. NATO üyeliği, Türkiye’ye NATO’dan gelebilecek saldırılara karşı (sınırlı da olsa) paratoner işlevi görecek, NATO’dan çıkarsa korumasız kalacaktır.

Açık Kapı Politikası
Türkiye’nin Elini Rahatlattı

Türkiye için doğru olan, (işlevini yitiren) güvenlik paktlarından birine yaslanmak yerine, teknolojik gelişmesini tamamlayıp bu yapılara ihtiyaç duymayacağı ana kadar, her iki blokla birlikte hareket etmenin yollarını açık tutmaktır. Açık kapı politikası, Suriye’nin kuzeyinde ABD ile müşterek operasyon, ABD’nin çekildiğini açıklamasıyla, Soçi’de Rusya ile mutabakata varmasına imkan vermiştir. Türkiye, kendi silahlarını ve kendi savunma sistemlerini üretinceye kadar, silahlarını, farklı ülkelerden tedarik etmelidir. Silahların farlı ülkelerden tedarik edilmesi, muhtemel ambargoları da etkisiz hale getirecektir.

Dünyada barışı hakim kılmak, çok emek istiyor, daha da önemlisi çok güçlü olmayı gerektiriyor.

Bu mesel ile bulur cümle düvel fevz-ü felâh;

Hazır ol cengi cidale istersen sulhu salah!

Yâni bütün devletlerin kurtuluşu şu sözdedir ki;

Barış ve düzelme istiyorsan savaşa hazır ol!

Cevap Yazın