Yörünge Dergisi

"Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası"

Perşembe, Eylül 24, 2020

Bir Yazar Olarak Nuri Pakdil

(www.dunyabizim.com’da yayımlanan ve bir gün sonra yayından kaldırılan yazıyı aynen yayımlıyoruz.)

 

Nuri Pakdil, ‘denemek’ten ‘deneme’yi bulan bir yazardır! Bütün yazdıkları denemenin sınırları içinde kalır. Denemeciliğinin, biri düşünce ağırlıklı ve eleştirel nitelikli yazılara, diğeri de aforizmalardan oluşan metinlere dayanan iki boyutu vardır.

Nuri Pakdil, Biat adıyla üç ciltte toplanan yazılarında, ustası Nurullah Ataç’ın öznel/izlenimci yolunu sürdürerek eleştirel nitelikli denemeler yazar. Ataç, öznel bir düşünce ve beğeniden yana tavır koyarak yola çıkar ve herhangi bir konuya veya esere buradan bakar. Zamanla düşünce ve beğenisi değişirse ölçütleri de değişir. Pakdil’in ise bu anlamda belli bir ölçütü yoktur. Ataç’ın yolunu daraltarak izler. Bundan dolayı çelişkisiz görünür. Yaptığı iş, genellikle bir düşünceye veya yanlış anlaşılan bir kavrama açıklık getirmektir. Ceyhun Atuf, Melih Cevdet, Behçet Necatigil, Cemal Süreya gibi şairlerin edebiyatla ilgili görüşlerini tartışır ve eleştirir. Edebiyat dergisine yönelik her eleştiriye özenle cevap verir. Önemli bir yanı, çevresinde bulunduğu veya kendi çevresinde yer alan yazarlar hakkında yazmış olmasıdır. Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Âkif İnan, Rasim Özdenören ve Alâeddin Özdenören üzerine yazar ve bu yazdıkları, kısmen metin tahlili niteliğinde yazılardır.

Bir Yazarın Notları gibi çoğunluğu teşkil eden ikinci tür denemelerinde, bir düşünceyi veya konuyu çerçeveleyip anlatmaya çalışmaz, uç noktalara göndermelerde bulunmakla yetinir. Konuyu gerer; gerilmiş kısmın en ucuna değinir ve geçer. Gereksiz gerilimler içindedir. Açık seçik bir anlatımı olmasına rağmen dili âdeta boşlukta yüzer. Bağlantısız geçişler yapar. Bazen bir kelimenin sesine bazen bir tek harfine basar; buradan aforizmalar çıkararak kendince zihinsel sıçramalarda bulunur. Bu tür denemelerinde ‘kelime’ye aşırı derecede yüklendiğinden, cümlesini kuramamış bir kelime yazarı gibi kalır! Bu yüzden yazdıkları çoğu defa okuyucuda nesnel bir karşılık bulmaz.

Nuri Pakdil’de anlamın belki a’sından söz edilebilir! Gerisi aysberg gibi suyun altındadır. Okur onda, herhangi bir tedai kaygısı taşımadan sadece cümlenin gidişini izler. Denemelerinin temel tezi bilinç uyandırmaya dayanır. Bu bilinç kendini yaralı ve parçalanmış hissetmez ama alıngan ve bulanıktır. Haklı değil, sanki haksızlığa uğramıştır. Peki, hak nedir; sadece bir sanı mı? Sanılarla örülü bir zihin, herhangi bir düşünceyi veya konuyu kuşatmak yerine onun üstüne abanır. Hangi ucundan tutarsa orayla boğuşur. Okur, bu boğuşmayı sadece izler. Soru sormaz ve hiçbir sorusuna da karşılık beklemez. Kendini primitif bir dansa kaptırıp gider! Çünkü sanı ve tedailer bir disipline bağlanmak istemez. Bunların metne dönüşürken aldığı görece bütünlüklü şekil, kelimelerin birbiriyle yüzeysel ilintisinden ibarettir. Bu sebeple ondaki bütünlük yapay ve görecedir.

Nuri Pakdil ve ardılları, İslâm inancına bağlı olmakla birlikte, din hakkındaki bilgileri cami cemaatinin seviyesinden öteye geçmez. Kimya-yı Saadet ve Mektubat-ı Rabbanî gibi kötü tercüme edilmiş avamî kitapların dışında, belki bir de Millî Eğitim Bakanlığının “Şark Klâsikleri” dizisini okumuşlardır. İslâm’ı ideolojik bir doktrin gibi algılamalarının ardında eksik bilgi edinmelerinin payı olduğu kadar, resmî ideolojiye karşı gelişen dinî muhalefete yakınlık duymalarının payı da söz konusudur.

Cumhuriyet hükûmetlerinin dine karşı politikaları, Anadolu halkı ve taşra kökenli aydınlar üzerinde her zaman olumsuz etki yaratmıştır. 1950’li yıllardan sonra hızla artan büyük şehirlere göç olgusu, taşra kökenli insanları yerli kimlik arayışına sürüklemiştir. Büyük şehirde yabancılaşma veya kendini ifade edememe duygusu, yerli kimliğin en dinamik ve kaynaştırıcı unsuru olan dine, bu defa sığınma psikolojisiyle yönelimi artırmıştır. Yerli kimlikte din dili, dayanışma ve bir yere tutunabilme arzusunun en güvenilir araçlarından biridir. Çünkü gelenekselleşmiş din dilinde, her zaman dost ve düşmanlar veya biz ve onlar vardır. İnsan kendini, böyle bir grup içinde daha güvende hissetmektedir.

Nuri Pakdil ve kuşağı yazarlar, taşra-şehir ikilemi içinde yerlilikle çağdaşlığı birbirine karşıt iki olgu olarak görmelerine rağmen yine de ikisinden birini hiçbir zaman açıkça tercih edemezler. Onlara göre şehir, yaşama biçimi ve yapısal özellikleriyle yabancılaşma ve köksüzlüğü, taşra ise ezilmişliği ve sömürüyü anıştırır. Din, folklorik bir değer hâline getirilmemeli ve hele hele hiçbir şekilde köylüleştirilmemelidir. Çünkü İslâm şehirli bir dindir! Böyle düşüncelere sahip olsalar da yine şehrin imkânları içinde en iyi şekilde yaşamaya çalışmışlar ama hep taşralı gibi duyup hissetmişlerdir. İşte onlarda din, bu hissedişin ortak dil zeminini oluşturan bir olgudur. Meselâ böyle bir ikilem Necip Fazıl’da görülmez. Zira Necip Fazıl’ın kimlik arayışı sosyal bir sebebe değil, felsefî bir temele dayanır.

Nuri Pakdil’in düşünce aforizmaları, Batılılaşma ve resmî ideoloji olmak üzere iki konuda yoğunluk kazanır ve bunları da birbiriyle bağlantılı görür. Bütün yazılarında bu iki konu etrafında yoğunlaşır. Hatta Edebiyat dergisini, “Ülkü olarak Batıcılığı seçmediğimizi, yalnızca yerli düşünceye ve bunun tüm değer yargılarına bağlı olduğumuzu söylemek.” (Biat, 1973) için çıkardık, derler. Bu sebeple Edebiyat’ta, edebiyat çoğu defa arka plânda kalır.

Nuri Pakdil’in Batı medeniyetine karşıtlığı salt bir tepkidir. Batının dayandığı dinî, tarihî ve felsefî temellere ilişkin derinlemesine bir bilgiye sahip değildir. Onun gözünde Batı demek, emperyalizm ve sömürü demektir. Batı medeniyetinin bir ürünü olan teknoloji ve mülkiyet birer sömürü aracıdır. Ne var ki Batının emperyalist yüzünü sosyalist aydın ve yazarlardan öğrenir. Farklı gerekçelerle de olsa zaman zaman onlarla aynı dili kullanır. İslâm coğrafyasına ilgisi ise Batı karşıtlığından gelir. Yoksa İslâm ülkelerinin tarihî, sosyal ve kültürel yapıları hakkında herhangi bir bilgi donanımına sahip değildir. Tıpkı taşra-şehir ikileminde olduğu gibi bir Doğu-Batı ikilemi yaşar. Doğu-Batı karşıtlığı tezi medeniyet, tarih ve din farklılığı vurgulanarak ifade edilmiş olsa da sonuçta bir bilgi ve düşünce sistemi tecrübesinden geçmediğinden duygu düzeyinde kalır. Çünkü o, düşünce ve eylemde diyalektikten yoksun salt bir tepki adamıdır.

Nuri Pakdil’de düşünce derin değil, sathîdir. Onun düşüncesi yalın ve çarpıcı sloganlardan ibarettir. Slogancılığı ilk yazılarından başlayarak devam edip gider. Bir düşünceyi sloganların ötesinde tartışmaz. Bu da onun slogancı bir yazar olduğunu gösterir. O, sloganlarıyla ideolojik bilinci ve tavrı canlı tutmaya çalışır. Sloganları netice odaklıdır yani slogan onda hükümdür. Edebî tavrı ise bir aktivist tavrıdır; ona göre edebiyat araçtır, amaç eylemdir. Bu yüzden Pakdil, ne sanatçı, ne de düşünürdür; o, muhalif tavırlı bir edebiyat yazarı ve aydındır.

Nuri Pakdil gençlik yıllarında, sonradan karşısında yer aldığı resmî ideolojinin saflarında genç bir devrimciydi. Onun, Maraş’ta okul dergisi olarak çıkarılan Hamle edebiyat dergisinde (S. 10, 19 Mayıs 1954) yayımlanan ve hiçbir kitabında yer almayan “Kurtuluş Destanı” adlı on bir bölüm hâlindeki uzunca bir şiiri, o yıllardaki duygu ve düşünce dünyasının izlerini açıkça belli eder:

 

“Bir ses

Hepimize tercüman olur gibi

Yükseliyordu alabildiğine Samsun’dan

To be or not to be”

 

“Neydi o günler Mavi Gözlü Paşa

Doğrusu güldürdün yüzümüzü

Gözümüze dizimize durur inkâr edersek

Sana borçluyuz bu günümüzü”

 

Mustafa Kemal için yazılan benzeri nitelikteki şiirlere kalite yönünden açık fark atan bu şiir, elbette Ataç’ın dikkatinden kaçmayacaktır. Nitekim Ataç, dergilerde Pakdil’i ve dergisini öven ama bununla birlikte yönlendirmeye çalışan değiniler yazar. Pakdil için bunlar, bir meşruiyet ve kendini ispat beratı olur. Sonradan Orhan Veli ve Ataç’ı, Cumhuriyet edebiyatının en iyi iki temsilcisi; değişimin ve bozulmanın şiir ve yazıdaki iki prototipi olarak görüp eleştirse de Ataç’ın etkisini her zaman üzerinde taşır.

Yine Nuri Pakdil’in, MTTB Hukuk Fakültesi Talebe Derneği tarafından çıkarılan aylık hukuk, kültür, sanat dergisi Töre’de (S. 1, Nisan 1959) yayımlanan ve hiçbir kitabında yer almayan “Töre Dili ya da Bir Muştucu” başlıklı son derece ilginç bir yazısı vardır. Bu yazısında Nurullah Ataç’ın dil tutumunu esas alarak fakülteden hocası hukukçu İsmet Sungurbey’in öz Türkçe çabasını savunur. Yazısına, Ataç’ın ölümüne duyduğu üzüntüye ve dilde yaptıklarının önemine değinerek başlar. Sonra onunla ilgili hatıralarını anlatır. Ataç’ın bir sohbetinde İsmet Sungurbey’in ona soru sormasından ve Ataç’ın onu önemsemesinden bahseder. Ardından sözü İsmet Sungurbey’in hukukta dilin öz Türkçeleşmesinde yaptıklarına getirir. Onun eski kelimelerin yerine kullandığı yeni kelimelerden oluşan uzunca bir paragraf örnek verir. Yazısının bir yerinde öz Türkçe çabalarının önemini anlatırken şöyle der:

“Dile dayanan, dili önemleyen (önemli sayan) törecilerin (hukukçuların) yetişmesi için ne yapmalıyız? Bu baylara gökçe yazını (edebiyatı) sevdirmelisiniz. Gökçe yazın sevgisi yayılmalı Türkeli’ne (Türk yurduna, Türkiye’ye). Salt töreciler için söylemiyorum, bilimin her dalındaki yüce kişilerin gökçe yazını sevmeleri gerekir. Gökçe yazını sevmeyen, gökçe yazınla ilgilenmeyen ‘bilgin’in olumlu davranışları olabileceğine, olumlu yapıtlar verebileceğine inanamıyorum bir türlü. Bu savımı genellerken yanılıyor muyum bilmem? Bu genellemenin nedenlerini söylesem uzun sürecek şimdi.” Ve yazısını İsmet Sungurbey için “Töre bilimin Ataç’ını selâmlıyorum.” diyerek bitirir.

Nuri Pakdil, baştan beri bayraktarlığını Nurullah Ataç’ın yaptığı Türkçeden Arapça ve Farsça kelimelerin atılması, bunların yerine öz Türkçe kelimelerin kullanılması anlayışının ateşli bir savunucusudur. Bunu yaparken sol, Kemalist ve sosyalist çevrelerle aynı saftadır. Bu çevrelerin dilde yenileşme adı altında yaptığı tasfiyeciliğin ideolojik boyutundan habersiz gibidir. Öz Türkçe kullanma modası ve büyüsüne kapılarak bu konuda onlar gibi düşünmektedir. Aslında tasfiye edilmek istenen İslâm kültürüdür. Pakdil sonraki yıllarda ideolojik olarak bu çevrelerden ayrılsa bile dil anlayışında baştaki tutumunu ısrarla sürdürür. Bu defa tasfiyecilerin diliyle Osmanlı-İslâm kültürünü savunmaya çalışır.

Nuri Pakdil, gençlik yıllarının ardından kendi dünya görüşünü oluşturur ve bundan sonra resmî ideolojiye karşı sert bir muhalefet tavrı içine girer. Yazılarında, Cumhuriyetin dünya görüşü ve devrimlerinden “1923 devrimi” şeklinde imalı söz eder ve hemen her fırsatta bunları eleştirir. Ona göre Cumhuriyet devrimleriyle uygarlığımıza yabancılaştık ve aynı uygarlık çemberindeki uluslardan koparıldık. Çünkü bu devrimler ile Anadolu insanının değer yargıları, inançları, tarihsel dayanakları çelişmektedir. Halkçılık iddia edilmiş ama sürekli olarak kent soylu sınıfı büyütülmüş; bununla birlikte yoksulluk ve yoksul sınıf da artmıştır.

Yine ona göre bağımsızlık kavramı soyut bir kavram olarak algılanmamalıdır. “Bağımsızlık, önce bir ulusun kendi uygarlık değerlerini yitirmemesiyle, kendi uygarlık değerleri birikimiyle davranışlarda bulunmasıyla belirebilen bir olgudur. Bir ulus, kendi uygarlık değerlerinden kopuk bir düzeyde bulunuyorsa, o ulus için ne ekonomik, ne de siyasal bir bağımsızlık söz konusu olabilir.” (Biat II, 1977)

“Türk ulusu yalnızca dinini, yurdunu, özgürlüğünü, namusunu savunmak için, bunlara yönelik ‘tehlike’yi ortadan kaldırmak için girmiştir savaşa bugüne değin.” Cumhuriyet devrimleriyle “Ulusumuz, İslâm öğretisinden kaynaklanan devletini savunmak için girdiği savaştan sonra bu ereğine ters düşen bir sonuçla karşılaşmadı mı?”, diye sorar. (Biat III, 1981)

Nuri Pakdil, yönetim şekli olarak Cumhuriyeti doğrudan hedef almaz. Daha çok Cumhuriyeti kuran kadroları eleştirir. Ne var ki bu kadroların Osmanlının okullarından yetiştiğini, Cumhuriyet devrimlerinin tarihsel bir sürecin ürünü olduğunu görmez. Bu yüzden eleştirileri tarihsel dayanaktan yoksun ve yüzeysel kalır.

Nuri Pakdil’in adı etrafında oluşturulan efsane bir düşünce ve eylem bilincine değil, daha çok bir tavır ve ilişki biçimine dayanır. Efsane kahramanının marazî tavırları, karşısındakini aşağılama ve horlama şeklinde tezahür etse bile bunların bir mesaj içerdiği düşünülür ve tatmin yoluna gidilir! Böylece doğrudan yansıtılamayan tepkiler, bu tür tavırlara sığınarak kendini ifade etmiş olur. İlginçtir; Pakdil’in çevresinden uzaklaşan herkes bu durumdan şikâyet eder ama bir zaman sonra kendisi benzeri tavırlar içine girer. Edebiyat dergisi ve ondan kopan dergiler ile kendini bu ortama bağlı sayan bütün çevrelerde bu marazî tavır ve ilişkilerin izleri görülür.

MEHMET ERDOĞAN

Daha Fazla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir