Sırça Köşkler, Fildişi Kuleler: Daha Eşitsiz Bir Dünyaya Doğru

Dünya çok adaletsiz, varlık ve gelir uçurumu devasa. Bunlar yeni değil, bilinen hatta “böyle gelmiş böyle gider” misali kanıksanan olgular. Ancak yine de, küresel eşitliksiz karşılaştırmalarına ilişkin olarak söylenebilecek yeni sözler var. Bu yazı, o sözlerden oluşuyor ya da oluşma çabasında…

Dünya çok adaletsiz, varlık ve gelir uçurumu devasa. Bunlar yeni değil, bilinen hatta “böyle gelmiş böyle gider” misali kanıksanan olgular. Ancak yine de, küresel eşitliksiz karşılaştırmalarına ilişkin olarak söylenebilecek yeni sözler var. Bu yazı, o sözlerden oluşuyor ya da oluşma çabasında…

Bu konuda küresel ve bölgesel bir karşılaştırma yapmamızı sağlayan kaynaklardan biri, farklı ülkelerden yüzü aşkın araştırmacının katkılarıyla hazırlanmış olan ‘Dünya Eşitsizlik Raporu’(*).

Rapora göre, en eşitlikli ülkeler Avrupa’da, en eşitsizler ise Batılı sömürgecilerin ‘Ortadoğu’ olarak adlandırdığı Güneybatı Asya’da. Karşılaştırma yapılırken şuna bakıyoruz: Bir ülkenin en varlıklı yüzde 10’u, ülkedeki malların mülklerin yüzde kaçına sahip?

Aynı yöntemle gelir düzeyini de karşılaştırabiliyoruz. Bir ülke ne kadar eşitlikliyse, bu oran, o derece yüzde 10’a yakın olmalıdır. Tam tersine, en tepedekiler ülkede herşeyin sahibi olsalardı, oran, yüzde 100 olmalıydı. Avrupa ülkelerinde en tepedekiler malların mülklerin yüzde 37’sine sahipken, Güneybatı Asya için bu oran, yüzde 61 kadar yüksek. Gelir adaletsizliğinin hızla arttığı gözlemlenen Çin ve Rusya’da bu oranlar, sırasıyla yüzde 41 ve yüzde 46; ABD ve Kanada’da ise yüzde 47. Sovyetlerin çökmesine sevinen kapitalizm hayranları, on yıllar içinde Rusya’yı bir Batı uydusu durumuna getirmeyi başaramadılar, ancak kendileri kadar eşitsiz ve adaletsiz olmasını sağlamakta ne yazık ki başarılı oldular.

Adaletsiz toplumlar oldukları her yerlerinden belli olan Brezilya, Hindistan ve Sahra altı Afrika ülkelerinde oran yüzde 55.

Eşitsizliğin ve Eşitliğin 4 Dinamiği

Peki bu farklar neden ileri geliyor? Sosyal devlet anlayışı ve toplumsal hareketlerin gücünden; ve bu iki etmen, birbirlerinden bağımsız değil. Bugün yavaş yavaş sönümlenmekte olan sosyal devletin Avrupa ülkelerinde ortaya çıkışının altında temel olarak 4 dinamik vardı:

Birincisi, dünyayı vahşi bir biçimde kendi aralarında paylaşan Avrupalı sömürgecilerin kendi ülkelerindeki toplumsal mücadeleleri etkisizleştirmek için gani gani harcayabilecekleri muazzam artı-değerler birikmişti. Bugün, o sömürgelerden gasp edilen kaynaklar, suyunu çekmeye doğru gidiyor.

İkincisi, Avrupa’da toplumsal mücadeleler, adalet ve eşitlik talepleri vd. tarihsel olarak oldukça güçlü idi. Avrupa, dünyanın en örgütlü sendikalarının kalbiydi.

Güçlülerdi, bu nedenle burjuva devletlere, ezilenler yanlısı yasalar çıkarmaları ve halk dostu politikalar uygulamaları için baskı uygulayabiliyor ve bunda başarılı olabiliyorlardı.

Üçüncüsü, Bolşeviklerin iktidara gelmesiyle birlikte, Avrupa egemen sınıflarını devrim korkusu sarmıştı. Sosyal devlet modeli, Avrupa’da Sovyet tipi devrimlerin gerçekleşmemesi için Avrupa halklarına bir tür rüşvet/ödün gibi verilmişti. “Alın evi de maaşı da, alın da isyan etmeyin, bizi zengin eden düzen tıkırında sürsün” denmiş oluyordu.

Dördüncüsü, insani taleplerdi, fakat bunlar ilk üç etmene göre çok daha cılızdı. Bu taleplere göre, sosyal devlet, insanların insanca yaşamasını sağlayacak bir modeldi. Böylelikle, kimse, açlıkla yoksullukla ıslah edilmeyecek, insan olmanın onuru ve rahatlığıyla yaşayıp gidecekti. Suç oranları da düşecekti.

Günümüze bakarsak, öncelikle, sömürgecilik çağı kapanmasa da, başka biçimlerde sürüyor olsa da (örneğin askeri üsler, işgal tehditleri ve ekonomik ve epistemik bağımlılık), Avrupa ülkeleri eski sömürgelerden eskisi kadar ‘ekmek’ yiyemiyor.

İkincisi, Sovyetlerin çöküşüyle birlikte, egemenlerdeki devrim korkusu iyice zayıflamış durumda. Üçüncüsü, toplumsal hareketler eskisi kadar güçlü değil. Dördüncüsü, 20. yüzyıldaki durumun tersine, insancıl düşünce iyice marjinalleştirilmiş durumda.

Kapitalizmi suçlamak yerine kapitalizmin mağdur ettiklerini suçlamak moda oldu. Eşitsizlik, utanılan değil övünülen bir nitelik kazanmış durumda. Yoksul ama iyi, onurlu, yiğit, değerlerine ve ilkelerine göre yaşayanların yüceltilmesi gitti; onun yerini, havuzlu villalarda yaşamaya özenen ve bunun için her şeyini şeytana satabilecek ‘gerçekçi’lerin övülmesi aldı.

Kamusal Olanı Küçültmenin Bedeli

İşte bu dört etmeni (toplumsal artı-değer, devrim korkusu, toplumsal hareketler ve insancıl düşünce), diğer ülkelerdeki eşitsizlikleri yorumlamak için de kullanabiliriz. En eşitsiz olan Güneybatı Asya ülkelerinde ve Sahra altı Afrika ülkelerinde doğal kaynaklardan ileri gelen büyük bir artı-değer var; ancak devrim korkusu yok, toplumsal hareketler cılız ve insancıl düşünce komada. Brezilya ve Hindistan’da bu iki coğrafyadakine göre daha düşük düzeyde bir birikim olmakla birlikte, diğer etmenler geçerli. Tartışma, diğer ülke ve coğrafyaları da kapsamak üzere genişletilebilir.

1980’den bu yana, en hızlı biçimde eşitsizleşen ülkeler arasında, Çin ve Rusya’yı görmek şaşırtmıyor; çünkü bu, sosyalist modelden uzaklaşmayla ilgili bir durum. Hindistan’daki hızlı eşitsizleşme de, sosyal devlet modelinden uzaklaşmayla ilişkili.

ABD’nin bu hızlı eşitsizlenenler arasında kendine yer bulması ise, Reagan döneminde ivme kazanan neo-liberal politikaların bir ürünü. Bu politikalar, hızlı özelleştirme, sermaye üzerindeki denetimlerin kalkması, dışa açılma vb. gibi örneklerle gelir eşitsizliğini uçurmuştu.

Hesapta zenginden yoksula doğru bir kalkınma gerçekleşecekti, öyle olmadı. Onun yerine, kamu malları zenginlere ucuza satılarak zengin daha zengin, yoksul daha yoksul yapıldı.

Köle İsaura’dan Günümüze

Brezilya ise, Jorge Amado ve Vasconcelos romanlarıyla (örneğin, ‘Şeker Portakalı’) ‘Köle İsaura’ ve ‘yüzde 3’ gibi dizilere konu olacak ölçüde istikrarlı bir biçimde eşitsiz. On yıllar önce ne kadar eşitsizse bugün de öyle. Bu durum ise, ‘sol iktidar’ görüntülü Brezilya hükümetlerinin aslında bir arpa boyu kadar bile yol almadığını (ya da alamadıklarını, aldırılmadıklarını) gösteriyor.

Ülkede sınıflar, donmuş bir durumda ve sınıfsal geçişkenlik tek yönlü: Yükselemezsin ama alçalabilirsin. Fakat diyelim ki bir milyon yoksul içinden tek birisi zengin olunca haber oluyor; böylece kapitalizm, herkesi zengin etmeye niyetliymiş gibi bir yanılsama yaratılıyor.

999.999 yoksulun yoksulluğu ise, gazetelerde değil uluslararası kuruluşların ‘vah vah’lı raporlarında yer bulabiliyor ancak… Kapitalizmde, 1 milyon yoksuldan tek bir kişinin zengin edilmesi kapitalizmin başarısı olarak sunulurken, 999.999 kişinin hâlâ yoksul kalması kapitalizmin değil yoksulların suçu olarak görülüyor. Tersten baksak? Bu öyle bir düzen ki, 1 kişi zengin olsun diye 999.999 kişiyi aç bırakıyor…

Resme bu bağlamda yukarıdan aşağıya değil de aşağıdan yukarıya da bakabiliriz: Böylelikle, en üsttekilerin ne aldığına ek olarak, en alttakilerin durumunu inceleme olanağı buluruz. Dünya ölçeğinde baktığımızda, en tepedeki yüzde 1’in varlık oranlarının iyice yükseldiğini, en alt yüzde 10’un ise iyice yoksullaştığını görüyoruz. Bu, Avrupa için de geçerli. Toplumsal adaleti gözeten politikalar rafa kaldırıldıkça bu uçurum açılıyor.

2008’deki finansal ekonomik ‘bunalım’da, şirketlerini batıran yöneticilere ceza yerine ‘çılgın’ ödüller veren zihniyet, bu uçurumu derinleştirenlerin başında geliyor. En zenginlere daha çok yatırım yapsınlar diye ‘bahşedilen’ vergi kolaylıkları ve hatta muafiyetleri, kamu mallarının yağmalanması, yolsuzluk, rüşvet vb. bunların hepsi, bu resme etki ediyor.

En tepedekiler, küresel kazanç artışından çok büyük paylar alırken, en alttakilerin maaşı, enflasyon karşısında eriyor, maaş artışı yetersiz oluyor ve de işsizlik, gelir durumunu eksiye düşürüyor.

Öneriler

Sermaye başta olmak üzere üretim araçları mülkiyetindeki eşitsizlik, dünyayı daha büyük bir gelir ve varlık adaletsizliğine götürüyor. Daha adil bir dünya, adil bir devlet modeli ve daha fazla kamu kaynağını gerektiriyor.

“Ama kamu verimli değil” savı ise, konuya çok yönlü bir bakışla yaklaşmadığı için, bir ideolojik propaganda aracı niteliği kazanıyor. Verim sağlamanın bin bir yolu var. Çok çalışan emekçinin kendini değil de işvereni zenginleştirdiği özel sektör de verimsiz olabiliyor. Verim, mülkiyetten değil yönetim modelinden ileri geliyor. Kamu işletmeleri de özel işletmeler de, yönetim modeline göre verimsiz de verimli de olabilir/olabiliyor.

Bir çalışan, hakkı olan ne kadar çok verilirse, kendisine ne kadar insancıl bir çalışma ortamı sağlanırsa, o kadar iyi çalışır, işini severek yapar. Çalışanların maaş artışları ayrıca ekonomiyi de canlandırır.

Daha adil bir dünya için, ürün ve hizmet vergilendirmesi yerine, gelire göre artan bir vergilendirme uygulaması söz konusu olmalıdır. Bu uygulamanın türlü dalavereyle arkasından dolaşılıyor.

Gelir hiyerarşisindeki en alttakilerden değil, en tepedekilerden alınacaklarla kamu kaynakları yeniden oluşturulmalı; halka yeni istihdam olanakları yaratılmalıdır. Vergi cennetlerinde kara paraların aklanması, bütün halka zarar vermektedir; önlenmelidir. Finans dünyası özellikle mercek altına alınmalıdır.

Tüm düzenlemelere karşın, sonuçta kapitalizm, eşitsizlik üstüne kuruludur. Düzeltim önerileri, toplumsal çelişkileri ancak bir nebze hafifletecektir. Sonul çözüm, kapitalizme değil ötesine bakmaktan geçecektir.

(*) Bkz. Alvaredo, F., Chancel, L., Piketty, T., Saez, E. ve Zucman, G. (2019). World Inequality Report. World Inequality Lab. https://wir2018.wid.world/

Cevap Yazın