İsraf Sadece Ekmeği Çöpe Atmak Mıdır?

Tamam, israftan kaçınma duygumuzun ve alışkanlığımızın yıpranmaması için ekmek israfından kaçınma fetişizmi bile yapalım ama bir şey var ki onun israfından da daba daba kaçmak lazım. Ne midir bu daba daba kaçınmamız gereken israf türü? Ekmek israfı değil de, emeğin israfı, yani emeğin hiç kullanılmaması, yetersiz kullanılması ve verimsiz kullanılması…

Evet, ekmeği çöpe atmak israfın en bariz, insafsız ve israftan kaçınma duygusunu ve alışkanlığını en ziyade yıpratan şeklidir.

Hatta ekmek israfı, geçmiş zamanlarda karnını ekmekle doyuran, yani kalori ihtiyacını hemen hemen tamamen ekmek başta olmak üzere buğday mamullerinden karşılayan toplumlarda israfın da elbette en büyüğü idi.

Günümüzün zengin toplumlarında ekmeğin ekonomideki yeri devede kulak bile olmadığı için israf deyince ekmek israfı akla bile gelmez.

Ekmek Değil Emeğin İsrafı

Günümüzün Türkiye’sinde de ekmek artık asgari ücretle geçinen 4 kişilik bir ailenin toplam giderlerinin yüzde 10’unu geçmiyor.

Tamam, israftan kaçınma duygumuzun ve alışkanlığımızın yıpranmaması için ekmek israfından kaçınma fetişizmi bile yapalım ama bir şey var ki onun israfından da daba daba kaçmak lazım. Ne midir bu daba daba kaçınmamız gereken israf türü? Ekmek israfı değil de, emeğin israfı, yani emeğin hiç kullanılmaması, yetersiz kullanılması ve verimsiz kullanılması…

1995 yılında bir haftalığına yaptığım Sudan seyahatimde en dikkatimi çeken şeylerden biri de, insanların en az yüzde 25’inin hemen hemen hiç bir iş yapamayacak kadar malul ve mecalsiz olmalarıydı.

Kötü beslenme, kötü barınma ve yakalanan hastalıkların tedavi edilememesi sebebiyle uğranılan maluliyet ve cılızlık insanların yaklaşık yüzde 25’ini bir iş yapamayacak hale getirmişti.

Kadınlar Erkeklerden Hangi Bakımdan Güçlü

Yanımdaki Sudanlı arkadaşım Halit’e “Halit, erkekleri bu hele düşüren bu kötü beslenme, kötü barınma ve yakalanan hastalıkların tedavi edilememesi kadınların epeyce bir kısmını da çocuk yapamayacak derecede malul ediyor herhalde, değil mi?” diye sordum.

Halit, “Yok Beşir Bey, galiba Allah kadınları bu bakımdan erkeklerden daha güçlü yaratmış. Çocuk doğurma kabiliyeti olmayan kadınların oranı Sudan toplumunda sizin toplumdakinden daha fazla değil. Bu kabiliyetsizlik de kötü beslenme, kötü barınma ve yakalanan hastalıkların tedavi edilememesi sebebiyle uğranılan maluliyet ve cılızlıkla hiç alakalı değil” diye cevap verdi.

Bakar mısınız bir, erkeklerin yüzde 25 kadarı cinsel güçten veya bir yuva kurup aileyi geçindirme gücünden neredeyse tamamen mahrum ama kadınların hemen tamamı cinsel yeterliliğe ve çocuk yapma kabiliyetine sahip.

Bunu duyunca aklımdan “Çok evlilik olmasa ne olur bu toplumun hali, zina alıp başını gitmez mi?” gibi bir düşünce geçiverdi.

Sağlıklı Toplumun Verimi Artar

Neyse, konumuz, Sudan toplumu gibi çok fakir bir toplumda çok evliliğe izin verilmemesi halinde ahlakın bozulup bozulmaması değil, bizimkisi gibi bir tolumda emeğin israf edilmemesi.

Canan hocaya (Karatay) bakılırsa bozuk beslenmemiz sebebiyle ölmüşüz de ağlayanımız yok ama elhamdülillah ülkemizde kötü beslenme, kötü barınma ve yakalanan hastalıkların tedavi edilememesi gibi sebeplerden kaynaklanan yaygın bir kötürümlük pek söz konusu değil.

Daha sağlıklı besleyerek, daha sağlıklı ortamlarda barındırarak ve hastalandıklarında daha iyi tedavi ederek insanlarımızı daha sağlıklı ve güçlü yapmak suretiyle onların verimliliğini arttırmak elbette mümkündür ve bu konudaki çabalar zaten de sürmektedir.

Emek İçin Beceri ve Fiziki Sermaye

Asıl emek israfı, emeğin beceriden ve fiziki sermayeden mahrum olması sebebiyle verimsiz kullanılması, daha kabiliyetli dururken daha az kabiliyetli olanın kullanılması ve emeğin hiç kullanılmamasıdır.

Emeğin hiç kullanılmaması veya eksik kullanılmasının en önemli sebebi de insanların emek israfı konusunda yeterince hassas olmamalarıdır.

Yerini bulamadığını düşünen insanların en fazla ettiği laflardan işte bazıları:

“Ben bu hallere düşecek adam mıydım?”

“Vay be! Ben bu oğlanı her gün döverdim. Bu oğlan hakim olmuş. Kadere bak, biz de buralarda sürünüyoruz.”

“Batsın bu dünya! Biliyor musun, şunun babası benim babamın kapısında azap olarak çalışırdı. Şimdi adam paraya para demiyor.”

“Şunun bitirdiği okula bak, benimkine bak. Bu nereye geldi, ben nerede kaldım?”…

Profesör Babanın Tamirci Oğlu

1989 yılında İngiltere’de bir üniversiteye doktora için gelen üç tane gencimiz, elinde tamir çantası olan bir delikanlının, evini kiraladıkları bir profesörü baba diye çağırdığını gayet net duydukları halde, “Herhalde yanlış duyduk.

Bir profesörün oğlu tamirci olamaz” diye düşünmüşler ve emin olmak için delikanlıya “Sen profesörün oğlu musun?” diye açıkça sormuşlar.

Delikanlıdan “evet” cevabını alınca da bu defa “Sen ne diye üniversite okumadın da tamirci oldun?” sorusunu sormuşlar. Delikanlı da onlara “Ben üniversite okuyacak kadar zeki değildim” cevabını vermiş.

Bizim delikanlılar bu olayı fevkalade bir olaymış gibi anlattılar bana.

Çocukların Yanlış Yönlendirilmesi

Böyle bir şeyin gelişmiş bir ülkede gayet tabii bir şey olduğunu bildiğim için ben de onlara “Ne var bunda ki?” diye cevap verdim. “Yapma abi, bizde bir profesör, çocuğuna tamirciliği yakıştırır mı Allah aşkına? diye tepki gösterdiler tabii ki. Tabii ki diyorum, çünkü o yıllarda, hatta şimdi bile, bizde bir profesör, oğluna tamirciliği asla yakıştırmaz.

Bazı babalar kendilerden gerilerde olanların çocukları kendi çocuklarının önüne geçmesin diye pek bir şey yapamasalar bile bazıları da kendi çocuklarını kendi çocuklarından daha kabiliyetli güçsüz ailelerin çocuklarının önüne koymak için pozisyonlarını acımasızca kullanıyorlar.

Liyakatsizlerin İstihdamı da İsraftır

Son zamanlarda durum ne oldu bilmem ama bir zamanlar “Subayların iyi okul okuyamayan çocukları istihbaratçı olur” lafı çok sık duyulurdu. Gerçeği ne derecede yansıtıyor bilmem ama şu sıralarda da fırsatı eline geçiren bazılarının kapasitesiz çocuklarını hak etmedikleri yerlere koyduklarını çok sık duyuyoruz.

Soralım o zaman, zeki bir insanın başarıyla yapacağı bir işe, vasat birini koyup yetersiz hizmet almak da bir çeşit israf ve günah değil midir?

Annemin Ekmek Hassasiyeti

Ben çocukken anacığım “Serçe gözü kadar ekmeği tepeleyen Cennet yüzü göremezmiş” diyerek iki de bir bizi uyarır ve ekmek kırıntılarının süpürülmesinin de günah olduğuna inandığı için ekmek kırıntılarını süpürmek yerine onları bize tek tek toplatırdı.

Lakin anacığım buğday tanelerinin israfı konusunda aynı derecede hassas değildi. Bilmem, tavuklara yedirmek üzere ekmek kırıntısını bir kabın içine süpürmek neden günah olsun da, buğday tanesini israf etmek aynı derecede günah olmasın?

Dindarlar Liyakat Konusunda Hassas Olmalı

Kendi çocuklarını torpille işe yerleştirirken dindar insanların dini kıraç olanlardan daha fazla vicdan azabı çektiğini zannetmiyorum. Halbuki böyle şeyleri kerhen yapsalar bile inanan insanların derin bir vicdan azabı çekmeleri gerekir.

“Ne yapalım, bu memlekette işler böyle yürüyor. Dünyanın doğrusu ben miyim?” demek günahtan kurtaracak mı bizi acaba? Emek israfını bir din-vicdan ve ahlak meselesi yapmak ve namuslu olmak hepimizin üzerine bir farz değil midir? Ekmek israfı günah da emek israfı neden günah olmasın?

Anne Babaların Dürüstlüğü Toplumu İlerletir

Ana-babaların, çocukları hakkında dosdoğru bilgi verecek kadar dürüst oldukları bir toplumun diğer toplumlara karşı ne büyük bir üstünlük sağlayacaklarını düşününce aklım hakikaten başımdan gidiyor. Çocuğu ana-babadan daha iyi kim tanıyabilir?

Çocuğun iş mülakatlarına ana-babasını da alarak beraber gittiğini ve ana-babaların sorulara dosdoğru cevap verdiğini düşünelim bir. İşlere yanlış adam koymanın sebep olduğu israf nasıl da ortadan kalkar, değil mi?

Cevap Yazın