Türkiye’nin Kader Ayı: Ağustos

Türkiye tarihi günlerinden geçiyor. Ağustos ayı bu açıdan önemli bir dönemeç gibi duruyor. Bir tarafta ABD’nin yaptırım tehdidi varken öbür yandan Suriye’nin geleceği açısından çok etkili hale gelen Astana üçlüsü Türkiye’de bir araya gelecek. Yine Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ev sahipliğinde Rusya, Almanya ve Fransa liderleri Suriye ve bölgesel sorunları görüşmek için bu ay sonu veya Eylül ayı başında buluşacak.

Sıcak günlerden geçiyoruz. Özellikle S-400’lerin ilk partisinin tüm parçalarının Türkiye’ye getirilmesiyle başlayan yeni bir dönemeç karşımızda duruyor. Farkındaysanız Türkiye’de S-400 meselesi sadece bir savunma sistemi olarak algılanmadı. Türk kamuoyu bu tartışmayı “kutup mu değiştiriyoruz” perspektifinden ele aldı. Haksız da sayılmazdı. Çünkü Türk-Amerikan ilişkilerindeki gerilim sadece bu sistem meselesiyle bağlantılı değil. Mesele ABD’nin liderliğindeki NATO’yla ilişkiler kapsamında da değerlendirilip, Türkiye’nin bölgesindeki birçok probleme de yansır hale geldi. Örneğin S-400 konusunda gerilim yaşadığımız ABD ve müttefikleri ile;

– Suriye’nin kuzeyindeki PYD terör örgütünün işgaline verilen destek vermeleri,

– Doğu Akdeniz’de Türkiye ve KKTC’nin meşru taleplerine bakış açısı,

– Ege’de Yunanistan’ın gayri meşru talepleri,

– PKK terör örgütüyle FETÖ terör ve casusluk örgütüyle mücadele,

– Ermeni meselesi,

– Bağımsız bir ekonomik sistem

gibi konularda karşı karşıyayız. Oysa Türkiye, bu karşı karşıya olduğu ülkelerin hemen hemen hepsiyle NATO’da müttefik. Ancak müttefiklerimiz, müttefik hukuku uygulamak yerine Türkiye’nin haklarının gasp edilmesi, ülkemizin güvenliğinin tehdit edilmesi gibi eylemlerin içinde yer alıyor.

Örneğin ABD terör örgütü PYD’ye binlerce TIR’lık silah, mühimmat, askeri araç gereç teminine devam ediyor. Fransa terör örgütünün işgal ettiği bölgede korunması için her türlü çabayı gösteriyor, o bölgenin korumasında yer alıyor, ABD’nin oluşturmak için çabaladığı güçte yer alacağını beyan ediyor ve bu teröristlerin sözde temsilcilerini ülkelerinde üst düzeyde ağırlıyor.

Öbür yanda Doğu Akdeniz var… Türkiye, haklı olarak büyük hidrokarbon yataklarının olduğu bu bölgede kendi doğal haklarının tanınmasını talep ediyor ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin haklarının da korunması gerektiğinin altını çiziyor. Ancak ABD ve AB’nin oluşturduğu Batılı güçler tüm güçleriyle Rumların gayri meşru taleplerine boyun eğmemiz için elinden geleni yapıyor.

Ekonomi, FETÖ ile mücadelemiz vs. gibi ulusal güvenliğimizi ilgilendiren diğer konulardaki tutumları cabası. Özetle bütün bu sorunlar karşısında Türkiye adeta Batılı müttefikleri tarafından ötelenen, hakkı gasp edilen bir pozisyona sokulmak isteniyor ve nihai karara itiliyor. Türkiye hangi kararı verecek?

Kutup mu değiştirecek yoksa denge mi kurmaya çalışacak? Aktardığımız konularda ne gibi gelişmeler yaşanacak veya yaşanabilir? Bütün bu ve benzeri soruların yanıtlarını bulmak için tek tek son gelişmeler ışığında süreci irdelememiz gerekecek. İrdelemeye başlayalım:

Suriye

Olayların başlangıcı: Bölgenin enerjisini neredeyse 7 yıldır tüketen bir ülke Suriye… Çok şey yazıldı çizildi. Özellikle Batılı devletlerin lideri pozisyonundaki ABD açısından küresel politikalarına göre şekillenen bir Suriye politikası vardı.

Hep vurguluyoruz. Avrasya coğrafyasını kontrol etmeyi amaçlayan ABD açısından Afganistan’ın ve Irak’ın işgali de, İran’a ve Türkiye’ye yönelik vekalet savaşlarının arkasında olmak da, Suriye’deki karışıklık da bu küresel politikanın bir parçasıydı.

Bu küresel politika, Avrasya coğrafyasını ele geçirip dünyanın kalbini kontrol etmeyi amaçlıyordu. Stratejinin mimarı olan Nicholas Spykman stratejisinin adına Kenar Kuşak (RIMLAND) adını vermişti. Spykman’a göre, “Kenar Kuşak ülkelerine hâkim olan Avrasya’ya hükmeder, Avrasya’ya hükmeden dünyanın kaderini kontrol eder”di. İşte Suriye, saydığımız ülkelerle beraber bu hattaki önemli merkezlerden biriydi.

Suriye’de teröre odaklanma dönemi: Arap Baharı adı verilen ve hem Doğu Akdeniz’de istedikleri iktidar yapılanmasını oluşturmayı amaçlayan hem de bölgede İsrail’in elini rahatlatan süreçle beraber karışan ülkelerin en sonuncusu Suriye olmuştu.

2011 yılının Mart ayında başlayan olayların başlangıcında Türkiye ilk başta müttefiklerinin politikaları ile uyumlu hareket etmeyi tercih etti. Ankara, Şam yönetimiyle diplomatik ilişkiyi sonlandırdı, silahlı muhalefeti desteklemeye başladı. Özellikle 15 Temmuz öncesinde TSK ve Dışişleri Bakanlığı’nda hakim olan askeri ve diplomasi bürokrasisi, bu politikanın merkezinde yer almıştı.

Olayların başlangıcından yaklaşık 1,5 yıl sonra KCK terör örgütlenmesinin Suriye ayağı PYD’nin belli bölgeleri ele geçirmesi alarm zillerini çaldıran ilk gelişme oldu. Ancak aktardığımız bürokrasi ve bu bürokrasiyle uyumlu çalışan medyanın propaganda mekanizması çerçevesinde Türk devletini PYD terör örgütüyle masaya bile oturtmaya kalktılar. Ancak içeride oluşan milli direnç mekanizması bunun devamına izin vermedi.

Ardından DEAŞ/IŞİD ve PYD’nin ortaklığıyla Suriye’nin kuzeyinde adım adım oluşturulmaya çalışılan ABD/İsrail koridorunun parçalarını birleştirme saldırıları, son olarak da Ayn el-Arap (Kobani) üzerinden Türkiye içinde kalkışma provası yapılması Ankara’nın Suriye politikasında bazı değişiklikler gerçekleşmesine neden oldu.

Aynı dönemde DEAŞ/IŞİD’in bu ülkenin kuzeyinde işgal ettiği bölgelerden Türkiye sınırındaki kentlere ve büyükşehirlerde sivilleri hedef alan saldırılarını artırması da bu kararda etkili oldu. Türkiye, Suriye meselesinin demokratik çerçevede çözülmesi politikasını devam ettirmeye devam etmekle beraber bu süreçten sonra artık yurt içinde ve sınırının hemen öte tarafındaki terör yuvalarına odaklanmaya başladı.

Kırılma noktası 15 Temmuz: Bu süreçte adeta Türk devleti içinde bir mücadele başlıyor. Örneğin Türkiye’nin desteklediği silahlı muhalefete yönelik ayrıştırıcı bir politika izlendi. Yine aynı şekilde Türkiye destekli silahlı muhalefet PYD ve DEAŞ terör örgütlerine ezdirildi. Bu yıkıcı politikada, TSK içine sızan FETÖ militanlarının etkisi oldu. Örneğin Şehit Ömer Halisdemir tarafından 15 Temmuz gecesi etkisiz hale getirilen FETÖ militanı Semih Terzi’nin o dönem komutasında bulunan bölgede çok sayıda ÖSO mensubu, DEAŞ militanlarına kurban edildi.

Yine Türkiye ile Rusya’yı bölgede karşı karşıya getirmek için uçak düşürme olayı gerçekleştirildi. 24 Kasım 2015 tarihindeki olaydan sonra iki ülke adeta savaşın eşiğine gelmişti.

Yine de Türk devletinin milli unsurlarına, PKK/PYD terör devletini, bölünmenin ilk adımı özerkliği, yıkım koridorunu, içerideki teslimiyeti kabul ettiremediler.

Bu nedenle son bir darbe indirmeleri ve Türkiye’yi tam teslim almaları gerekiyordu. 15 Temmuz saldırısı bu zeminde gerçekleşti. Öncesinde bütün terör örgütlerini aktifleştirmişler ve bir kaos ortamı oluşturmuşlardı. 15 Temmuz gecesinde de FETÖ terör ve casusluk örgütlenmesiyle son darbeyi indirmeye çalıştılar. Başaramadılar.

Türk devleti ve milleti direndi ve Cumhuriyet tarihinde ilk kez bir darbe girişimi püskürtülmüş oldu. Bundan sonra denge değişti. Türkiye arka arkaya Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı Harekatlarını gerçekleştirdi. Astana birlikteliğinde başat güç olarak bölge ülkeleriyle iletişimi güçlendirdi. Suriye’de adım adım çözüme ilerlenmesinde Astana üçlüsünün işbirliği çok etkili oldu. Suriye’de artık sadece İdlib, Münbiç ve Fırat’ın doğusunda çözülmesi gereken bir düğüm kaldı.

Ancak buraların çözümü de kolay olmayacak gibi görünüyor. Özellikle İdlib’in hem insani hem de güvenlik anlamındaki önemi ve Türkiye’ye olası etkileri, Rusya ve Türkiye ilişkilerini olumsuz etkilemese bile güvenlik ve dışişleri bürokrasilerini zorluyor.

Yine Fırat’ın doğusuna yönelik eli kulağında olduğu belirtilen operasyon da yine bölgedeki denklemi olumlu yönde değiştirecek türden.

Astana Üçlüsü Buluşacak

İşte çok kısa özetiyle aktardığımız süreçte, Ağustos ayı önemli bir viraj gibi… Astana Üçlüsü Türkiye, Rusya ve İran liderlerinin, İdlib ve PYD terör örgütünün işgalindeki topraklar gündemiyle bu ay Türkiye’de toplanacağı açıklandı. Tarih henüz belirlenmedi.

Ancak toplantıda çıkacak kararların, Suriye’nin geleceği ve Türkiye’nin güvenliği açısından önemli olacağı aşikar. Üç lider en son biraraya geldiğinde İdlib’te mutabakatın önü açılmış, hemen arkasından Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ile Rusya lideri Vladimir Putin Soçi’de biraraya gelerek mutabakata imza atmıştı. Son Astana zirvesinde Fırat’ın doğusundaki ABD destekli terör örgütü PYD’nin işgali de hedef alınmıştı.

Dört Lider İstanbul’da

Suriye’yi Görüşecek

Yine ayrıca Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, Rusya, Almanya ve Fransa liderlerine ev sahipliği yapacağı bir zirve daha yapılacağı açıklandı. Bu dörtlü, ya Ağustos ayı sonu ya da Eylül ayı başında İstanbul’da bir araya gelecek.

Dört lider bu buluşmaların ilkinde 27 Ekim 2018 tarihinde yine İstanbul’da buluşmuştu. Bu buluşmanın ana gündeminin de Suriye olacağı belirtiliyor.

Özetle, İstanbul’da yapılması planlanan iki zirveyle Suriye meselesi bütün boyutlarıyla irdelenecek.

ABD Yaptırımları

Yine bu ay, ABD’nin S-400’lerden dolayı gündemde tutmaya çalıştığı yaptırımlarla ilgili önemli gelişmeler olabileceği belirtiliyor. S-400 hava savunma sistemlerinin ilk aşaması, Ankara Mürted Üssü’ne getirilmesiyle tamamlanmıştı. Toplam 30 uçakla getirilen S-400 sisteminin ikinci grup malzemelerinin de ilerleyen günlerde veya aylarda yine Ankara Mürted Üssü’ne getirileceği belirtiliyor.

Türkiye’nin kararlılığı neticesinde S-400’lerin gelmesini engelleyemeyen Washington’da şimdi tartışılan konu, yaptırımların olup olmayacağı. Pentagon’daki “şahin kanat” ve onların yönetimdeki paydaşları sessizliklerini korurken Washington’daki bir başka kesim, Türkiye ile ipleri koparmak bir yana “Aman Rusya’ya kaptırmayalım” derdindeler. Ancak yine de deyim yerindeyse kuyruğu dik tutma çabalarını sürdürüyorlar.

Örneğin Trump, senatör Lindsey Graham’ı görevlindirerek, “S-400’leri aktifleştirmeyin” talebini iletti. Aksi durumda yaptırım silahını kullanacaklarını belirttiler. Buna rağmen Ankara bu talebe dolaylı yoldan “ret” yanıtını verdi. Cumhurbaşkanı, partisinin genel merkezinde Genişletilmiş İl Başkanları Toplantısı’nda gündeme ilişkin yaptığı açıklamada S-400’lerin 2020 yılı Nisan ayında aktifleştirileceğini açıkladı. Yani, Ankara Washington’a bir kez daha “Benim bu anlamda atacağım adımlara karışamazsın” mesajı yolladı.

Bu çerçevede, ABD’nin yaptırım kartını masaya sürüp sürmeyeceği merak edilirken, yumuşak bir yaptırım sürecinin düğmesine basılacağı yaygın kanaat. Çünkü sert yaptırımların Türkiye ile ipleri koparmak anlamı taşıyacağının bilincinde olan Amerikalı politika yapıcılar, özellikle Suriye, Irak, Doğu Akdeniz gibi konularda Türk devletini karşısına almanın ne olacağını hesap ediyora benziyor. NATO’nun da bu çerçevede hareket edeceği ve bir denge kurmaya çalışacağı kaydediliyor.

Doğu Akdeniz

Bir başka gerilim sahası da Doğu Akdeniz… Yunanistan’da yapılan seçimlerin ardından Kıbrıs’a giderek Rumlara destek veren yeni Yunan Başbakanı Kiriakos Mitsotakis, Türk ordusunu işgalci olarak tanımladı. Mitsotakis, Türkiye’yi sözde “Kıbrıs Cumhuriyeti”nin egemenlik haklarını ihlal etmekle suçlayarak, “herhangi bir Türk tahriği cevabını alacak” diye üst perdeden tehdit etmeye çalıştı. Tabii ki yanıt gecikmedi. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) Başbakanı Ersin Tatar, Yunan Başbakanı’na jet hızıyla “Kıbrıs’ın gerçeklerini göremiyorlar. Kıbrıs da güya sadece bir halk vardır o da Rum halkı. Kıbrıs Türk halkının haklarından, çıkarlarından, menfaatlerinden ve hassasiyetlerinde haberleri yok gibi bir açıklama yaptılar ve Kıbrıslı Türkler olarak bizim bunlara olumlu bakmamız mümkün değildir. Biz yolumuza devam ediyoruz. Bu yolumuz da KKTC yoludur” yanıtını verdi.

KKTC Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Kudret Özersay da, Güney Kıbrıs Rum Kesimi’ne resmi ziyaret gerçekleştiren Yunanistan Başbakanı Kiriakos Mitsotakis’in, açıklamalarını, “Yunanistan başbakanının açıklamaları çağ dışı.

Doğu Akdeniz’de yasa dışı faaliyet arıyorsa, Kıbrıslı Rumlar tarafından tek taraflı ve Türklerin haklarının gasp edildiği yapılan faaliyetlere baksınlar” dedi.

Ancak Yunanistan’ın ve Rumlar’ın, Türkiye’ye yaptırım silahı gösteren AB’yi de arkasına alarak yaptığı çıkışlar, Ağustos ayı içinde bu bölgede de gerilimin tırmanacağının göstergesi. Buna rağmen Türkiye’nin kararlılığı kesin.

Doğu Akdeniz’de bir adım geri atılmayacağını gösteren gelişmeler yaşanıyor. Özellikle ilerleyen dönemlerde Münhasır Ekonomi Bölgesi ile ilgili bazı kararlar gündeme getirilebilir. Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Kurmay Başkanı Tümamiral Cihat Yaycı’nın bu yönde çalışmalar yapması ve bu konuyu gündeme getirmesi, bu gelişmeye işaret olarak yorumlanıyor. Tabiri caizse macun artık tüpten çıktı.

Ağustos ayındaki sıcaklığı ve önemli ayrıntıları, Eylül sayısında değerlendirmeye devam edeceğiz.

 

Cevap Yazın