“Türkiye Bu Coğrafyanın Kılavuz Kaptanıdır, Küresel Oyuncudur”

Prof. Dr. Hüseyin Bağcı’dan Yörünge’ye Açıklamalar:
“Türkiye Bu Coğrafyanın Kılavuz Kaptanıdır, Küresel Oyuncudur”

S-400’ler geliyor ve biz onları canlı yayınlıyoruz. Sadece bizde olur. Bu hiçbir yerde olmaz. Almanya’da Ramstein-Miesenbach Havaalanı vardır, Frankfurt Havalimanı’nın hemen yanında. Oraya gelen giden NATO uçaklarının haddi hesabı yok, kimse bilmez. Biz uçakla canlı yayın yapıyor, davul zurna ile S-400’leri gösteriyoruz. Bunu anlayamıyorlar, bu nasıl bir özgüvendir, nasıl bir şeydir, hesaplayamıyorlar.

 

S-400’lerin 12 Temmuz itibariyle Türkiye’ye gelmesi ile beraber Türkiye artık bir tartışmayı bırakıp başka ve daha çetin bir tartışmanın içine girdi. Bu tartışmanın merkezinde, “Türkiye Batı kutbundan kopup Rusya ile ayrı bir eksen mi oluşturuyor” tartışması yatıyor. S-400’lerin gelmesi durumunda ABD’nin ısrarla vurguladığı “yaptırımlar” ile ilgili Washington ilk adım olarak Türkiye’nin F-35 programından çıkarıldığını açıkladı. Ankara, haklı olarak bu kararı gayri meşru olarak görüyor. Kuzey Atlantik Antlaşması’nın 3. Maddesine göre Türkiye bireysel olarak da silah anlaşmaları yapabilir. Buna rağmen ABD Türkiye’ye karşı yaptırım silahını devreye sokacak gibi görünüyor. Ancak meselenin özüne baktığımızda sorunun kaynağı sadece S-400 değil çok daha derin gibi.

Yörünge olarak biz de gündemdeki konuları, ODTÜ Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hüseyin Bağcı ile konuştuk.

ABD ile S-400 geriliminde yaptırımlar öne çıktı. F-35 programından çıkarılmamızla ilgili açıklamaların dışında ABD’nin hasımlarıyla yaptırımlar yoluyla mücadele etme yasası olan (CAATSA) yaptırımları devreye girer mi?

S-400, F-35 Türk- Amerikan ilişkilerinde önemli bir sorun olarak ortaya çıktı. Bir tanesi S-400’lerin alınması Türkiye açısından bir iç politika sorunu haline de geldi. Ruslardan alınan bu S-400’lerin en büyük özelliği Türkiye’nin Rusya’ya karşı bir siyasi tavizi olarak değerlendirilmesi. Çünkü o krizden sonra ilişkiler düzeldi ve bir güven tesisi yapılması gerekiyordu. Bu siyasi bir taviz olarak değerlendirilmekle birlikte aynı zamanda da Türkiye’nin hava savunma sistemleri açısından bir gereksiniminin kapatılması da demektir. Yani temel soru şu, Türkiye’nin hava koruma sahasına yönelik bir sisteme ihtiyacı var mı sorusuna verilecek yanıt evet vardır, burada hiçbir tartışma yok. Sorun hangi ülkeden veya ülkelerden alınacağı yönünde. Ben S-400 olayında asıl mimarın Amerikan tarafı olduğunu, Amerikalıların bu işi başından itibaren sürüncemeye götürdüğünü düşünüyorum. Türkiye’de bazı kişilerin iyi müzakere edilmediği şeklindeki açıklamaları oldu. Ben bunu daha farklı yorumluyorum. Onlar daha farklı yönetilebilir diye düşünüyorlar ama Obama yönetiminin Türkiye’ye vermemekteki eğilimi burada çok belirleyiciydi. Zaten Donald Trump da konuşmalarında bir önceki yönetime, “Onlar satmadı, adamlar ne yapsın?” şeklinde açıklamada bulunduğu andan itibaren zaten moral üstünlük ve siyasi üstünlük Türkiye’ye geçmiş oldu. Demirel’in deyişiyle “Onlar Patriot verdi de biz mi almadık?” Yani Türkiye’nin Patriot talebi 1991’de Turgut Özal döneminden beri olan bir süreçtir. 2003 yılında da yine Türkiye talepte bulundu, yine verilmedi. Ben burada Türk-Amerikan ilişkilerinde S-400 sorununun ileriye yönelik olarak kolay kolay aşılamayacağını düşünüyorum. Çünkü Türkiye, Rusya’ya söz verdi, verdiği bu sözden de geri dönmesi mümkün değil. Kayahan’ın bir şarkısı vardır “Bir yemin ettim ki dönemem” diye. Yapılacak bir şey yok.

Türkiye bunun bir öncesinde tatsız bir deneyim yaşadı. Bunu hatırlatmakta fayda var. O da Çin’den alınacak hava savunma sistemlerinin Türkiye tarafından 20 Kasım 2015’te iptal edilmesiydi. Bu Türkiye ile Çin arasında çok önemli bir güven bozukluğuna, karşılıklı dargınlığa neden oldu ve ben bunu birebir yaşadım. 22 Kasım’da Pekin’deydim. İki gün önce iptal edilmiş, Pekin’de toplantıya gidiyorum içeriye girdim bütün Çinliler bana kötü kötü bakıyor. Dedim ki ‘bana niye kötü kötü bakıyorsunuz? Ben hükumet değilim ki akademisyenim, iptal eden ben değilim. Ben buraya niye böyle olduğunu anlatmaya geldim’ şeklindeydi. Bunu birebir yaşadığım için biliyorum. Asıl önemli olan nokta şu; zannediyorum bu örneği verebiliriz; Türkiye’yi ilaca ihtiyacı olan hasta gibi düşünün. Eczaneye gidiyorsunuz ilaç istiyorsunuz, eczacı da diyor ki; “O ilaçtan yok ama muadili var.” Hasta olarak yani Türkiye olarak ihtiyacım var o ilaca. İlacı alamazsam da onun muadili olan ilacı alıp denemem lazım. Ne için? Vücudumun sağlığı için veya politik olarak Türkiye’nin güvenliği açısından benim buna ihtiyacım var. O zaman ben muadilini alıyorum. Muadilini de bana Rusya sunuyor. O nedenle Türkiye’nin S-400’u kullanıp kullanmayacağı ikincil derecede. Evlerimizde misafir odası masasında bir sürahi durur ve içinde su vardır, evin bireyleri hiçbir şekilde o sürahiyi kullanmaz gider mutfaktan suyunu alır. Misafir gelince kullanılır o sürahi. Yani Türkiye saldırıya uğrarsa o zaman o S-400’ler kullanılır ama aksi takdirde Türkiye’nin herhangi bir yerinde konuşlanmış olarak durur. Bu hem içeride, hem dışarıda Türkiye’nin aleyhine de kullanılan bir süreç haline geldi.

Batı’dan Kopmuyoruz

Ben Türkiye’nin Batı’dan kopmadığını, eksen değişmesi olmadığını, tam tersine Türkiye’nin Batı ile ilişkilerinde öyle bir eklemlenme yaşanıyor ki bu 200-300 yıllık bir süreç. Onu bir gecede pat diye kıramazsınız. Çinlilerin bir atasözü vardır; “Beş metrelik bir buzu bir gecede yapamazsınız, çok soğuk bile olsa onun için belli bir zamana ihtiyacınız var.” Uluslararası ilişkilerde de böyledir bu işler. Türkiye gibi jeostratejik, jeopolitik açıdan bu coğrafyada olan bir ülkenin eksen değiştirmesi, saf değiştirmesi mümkün değil. Türkiye’de Boğaz’dan geçen büyük gemilere kılavuz kaptan verilir. Küçük gemilere verilmez. Kılavuz kaptan ne demektir? O büyük yük gemisini veyahut hangi gemi ise onu Karadeniz’e güvenli bir şekilde çıkaracak, o bölgenin sularını bilen kaptanın eşliğinde çıkar. Türkiye bu coğrafyada kılavuz kaptan rolünü oynayan bir ülke konumundadır. Uluslararası ilişkiler terimi ile küresel oyuncudur. Türkiye, küresel bir güç merkezi değildir ama küresel bir oyuncudur. Avrupa ile Rusya arasında Türkiye’nin bir denge unsuru politikası takip etmesi yeni bir şey değildir. 19. yüzyıldan beri takip edilen bir denge politikasıdır. Türkiye, Batı ile Rusya’yı daima kendi çıkarlarını koruyabilmek için birbirine karşı kullanmıştır. Sadece onlar bizi kullanmıyor, biz de onları kullanıyoruz. Uluslararası ilişkilerin Amentüsü, yani olmazsa olmazı. Şimdi Amerikalılar açısından bakıldığında Türkiye’ye yaptırım yapılabilir mi, senato bunu kabul eder mi sorusuna verilecek yanıt, evet senato bunu yapabilir ama her kararın tabi ki bir bedeli var.

ABD Müdahalelerinde
Senatonun Değil
Pentagon’un Dediği Olur

Donald Trump diyor ki; “Ben yaptırım yaptırmamak için uğraşıyorum.” En yüksek düzeyden bir siyasi irade var, o siyasi iradenin altındaki Check and Balanse ‘Denge ve Denetleme’ olarak tanımladığımız kurumların tavrı var, ama Amerikan senatosunun aldığı karar da Allah’ın emri değil ve Amerikan senatosu da çok yanlış kararlar almıştır. Size bir örnek vereyim; Amerika’nın yurtdışına müdahalelerinde 46 müdahaleden bir tanesinde senato sadece bir kez haklı olmuştur. Diğer bütün kararlarda Pentagon’un dediği olmuştur. Müdahale edilecekse bir yere bu Haiti olabilir, Küba olabilir, Afrika’da herhangi bir yer olabilir askerlerin verdiği bir karardır. Burada Pentagon’un, yani askeri iradenin tavrı çok önemli.

Savunma Sanayisinde Kademeli
Olarak ABD’ye Bağımlılık Azalıyor

Peki ABD’nin politikası Türkiye’yi kazanmak üzerine mi kaybetmek üzerine mi kuruldu?

Eğer Türkiye’yi kaybetme üzerine kuruluysa o zaman yapılacak bir şey yok. Ama Amerika’nın yüksek stratejisinde, Türkiye’yi kaybetme gibi bir düşüncenin olması söz konusu değil. Amerikan yönetiminin yaptığı açıklamalara baktığımızda Ortadoğu’da Türk-Amerikan ilişkilerine baktığınızda çarkıfelek oyunu vardır ya ona benzer. Türk-Amerikan ilişkilerini çevirin. S-400’ler var, Kıbrıs var, Avrupa var, NATO var, Ortadoğu var, Kürtler var, Rusya var. Biz hangisine konsantre olacağız, hangisini konuşacağız? Hangi konu üzerinde konuşacağımıza mutabık olduktan sonra onun derinlemesine girebiliriz. Ama Türk-Amerikan ilişkileri böyle tek düze bir ilişki değil. İniş ve çıkışlarla dolu olan bir ilişki. Kaldı ki biz 1964’ten beri Amerikalılarla yoğurdu üfleyerek yiyoruz. Yine ters bir mantıktan gideceğim, iyi ki Amerikalılar Türkiye’ye ambargo koydu, böyle zorluk çıkardı. Bu sayede şu anda dünyada 52’inci sıraya yükselen ASELSAN, HAVELSAN, TAİ gibi büyük firmalara sahip olmayı başardık. Savunma Sanayi Başkanlığı’nın arka planı tamamıyla Amerikan ambargosuna dayanır. Türkiye, ABD’ye güvenlik, savunma sanayi anlamında bağımlılığını kademeli olarak azaltan bir ülke konumuna geldi. Çok yüksek sektörlerde, tank veya uçak yapımında Türkiye halen kendi başına yeterince bir şey yapamıyor ama diğer sektörlerde Türkiye belli bir bağımsızlık oranına ulaşmış durumda. Kaldı ki Türkiye artık silah satan ülkelerden biri. Bu dönüşümü Türkiye’de bence daha iyi okumak lazım. 1975 yılının Türkiye’si ile 2019 yılının Türkiye’sinin savunma sanayi alanına bakıldığında çok farklı şekilde konuşlandırılmalı ve konumlandırılmalıdır. Aksi takdirde yapacağımız analizler yanlış çıkar. Hangi siyasi, sosyal ve askeri gerçeklerle hareket ediyoruz ona bakmak lazım.

Diğeri Türkiye’nin F-35’ten çıkarılması. Şu anda durdurulmuş durumda, askıya alındı. Anadolu’da eski bir adet vardır; evlenecek çiftler taleplerini askıya çıkartırdı. 15 gün boyunca itiraz gelmezse ancak evlenebilirlerdi. Sizin evlenmek istemeniz yeterli değil. Ambargolar açısından tarihe baktığımızda akla, Türkiye’de Amerika Birleşik Devletleri’nin 1964’ten beri başlayan, Kıbrıs konusunda ‘bizim silahlarımızı kullanamazsınız’ şeklinde ki açıklaması İnönü’nün o meşhur “ Yeni dünya kurulur ve Türkiye o dünyada yerini alır” sözünü getirdi. Sonra Süleyman Demirel zamanında İncirlik kapatıldı. Türkiye Sovyetler Birliği ile yakınlaştı. Kıbrıs müdahalesinden sonra 1975’te Amerika Birleşik Devletleri Türkiye’ye üç yıl boyunca askeri ambargo uyguladı. Bu, en büyük yanlışlardan biri olarak Amerikan tarihine geçti. Çünkü Bülent Ecevit bu defa 5 Mayıs1978’de Londra’da yaptığı konuşmada; “Bizi zorlamayın duvarın öbür tarafına atlarız” dedi. Duvarın öbür tarafı o zaman Sovyetler Birliği’ydi. 24 saat geçmeden Amerika ambargoyu kaldırdı. Nedeni de hem Afganistan’da, hem de İran’da olan olaylar tabi. Türkiye’yi jeostratejik açıdan tekrar Batı’nın gözünde vazgeçilemez hale getirdi. “Türkiye vazgeçilebilir mi, vazgeçilemez mi?” sorusu var. Bana göre gerek Avrupa’nın yüksek stratejisinde, gerekse ABD’nin yüksek stratejisinde Türkiye vazgeçilebilecek ülkeler arasında değil. Avrupa Komisyonu Başkanı ve eski Almanya Savunma Bakanı Ursula von der Leyen “Bizim Türkiye ile yeni baştan ilişkilerimizi düzenlememiz ve ilişkilerimizi devam ettirmemiz gerekiyor” şeklindeki açıklaması bunun tipik bir örneğidir. İstikrarsız bir Türkiye, Batı için daha problemlidir. Yani istikrarlı, kontrol edilebilir, hesaplanabilir, yönlendirilebilir bu kavramlar negatif gibi gözüküyor ama öyle değil. Türkiye’nin siyasi açıdan istikrarı, güvenlik açısından güvenilir olması, toplumsal olarak iyi yönetiliyor olması, Türkiye için de iyi bir şey. İttifaklar zaten bunun için var. Sizin tek başınıza yapamadığınız veya yapmakta zorlandığınız olayları başkasının desteğiyle birlikte götürmek. İttifakların temel amacı bu. Bu açıdan bakıldığında 1970’li yıllarda George S. Harris’ın bir kitabı vardır, Trouble Alliance Turkish -Amerikan in Historical Perspektive ‘Türk Amerikan ilişkileri Zorlu ittifak’ isimli. Türkiye’yi en iyi bilen insanlardan biriydi. Türkiye F-35’i almadığı zaman dünyanın sonu mu olur? Olmaz ama teknolojik olarak da Türkiye geri kalma durumuyla karşı karşıya olabilir. Diğer taraftan da ahlaki üstünlük olarak söylüyorum bu kavramı kullanmak istiyorum uluslararası alanda ahlaki üstünlük demek şu; kooperatif gibi düşünün; ben kooperatife girmişim paramı ödemişim sonra bana gelip diyorlar ki, “Sen kooperatiften ev alamazsın, biz istemiyoruz.” Yok ya baştan ben paramı ödedim koşulları yerine getirdim. Ben başka bir yerden bir ev daha bakıyorum diye mi bunu yapıyorsun? Bu benim özel işim param var öderim. Ben sana parayı ödüyor muyum, ödemiyor muyum? Ona bak. Türkiye F-35 ile ilgili yükümlülüklerini yerine getirmedi ise o zaman tamam. F-35’i, S-400 ile kıyaslamak durumuyla karşı karşıya kaldığınızda doğru bir şey değil. Ahlaki üstünlük anlamında söylüyorum, buna Türkçe’de mızıkçılık, oyunbozanlık derler. Oyunu bozmamak lazım. Amerikalılar’da gördüğüm kadarıyla bazı firmalar dışında ilişkileri düzeltme yoluna giriyorlar. Amerikan tarihinde Türkiye’ye yaptırım yoktur. Bunun geçici olduğunu düşünüyorum.

Yaptırımlar yapıldı ama vazgeçildi. Kusura bakmayın denildi. Sonra kat kat destek verildi. Mesela 1975- 78 arası ambargolar 1980 savunma ve ekonomik işbirliği anlaşması ile telafi edilmiştir.

Türkiye’nin son 17 yıldaki Türk-Amerikan ilişkilerini nasıl görüyorsunuz?

Türk-Amerikan ilişkilerinde bana göre ABD ile en fazla ilişkisi olan hükümet AK Parti. Çünkü bu kadar süre ile iktidarda kalan başka bir parti yok. O yüzden ilişkilerin aşağı yukarı bu noktaya gelmesi, problemli olması şaşırtıcı değil. 17 yıldır AK Parti hükumeti iktidarda. Düşünsenize Tayyip Erdoğan, Ak Parti hükümetlerinin gördüğü 3’üncü Cumhurbaşkanı. En deneyimli siyasetçilerden biri şu anda Erdoğan. Şöyle bir bakın. Tayyip Erdoğan’dan başka dünya siyasetinde 2002’den bu yana kalan adam yok. Bu kendisi için çok büyük bir deneyim. Tıpkı Süleyman Demirel’in 1975 Helsinki Anlaşması’na katılan tek siyasetçi olması gibi. Bana fotoğrafını göstermişti, “Hüseyin Bey, görüyorsunuz 1975’te Türkiye’nin en genç başbakanlarından biri olarak ben buradayım hepsi rahmetli oldu, ben kaldım, Cumhurbaşkanıyım” demişti. Tayyip Erdoğan’ın eskittiği Avrupa liderlerine bir bakın ne Tony Blair, ne Jacques Chirac, ne Sarkozy kaldı. Hepsi geldi gitti. O hancı onlar yolcu hikâyesi. ABD ilişkileri çok ilginç. Normalde bizim tarihimizde ilk defa bir başkanın veya başbakanın ailesi Beyaz Saray’da kabul edildi Joe Biden tarafından büyük ilgi gösterildi. Camp David’e gidemedi. Türkiye’den oraya giden tek kişi Turgut Özal’dır. Sümerbank pijamalarıyla Camp David’de Baba Bush ile kahvaltı yapan tek Türk Cumhurbaşkanıdır ama Turgut Özal 10 yıl iktidarda kaldı. Biraz daha fazla kalsaydı belki daha çok görüşme olurdu. Tayyip Bey’in özelliği gençliği, biyolojik üstünlüğü.

S-400 meselesini kim çözer?

S-400’ler ile ilgili Voice Of America (VOA-Amerika’nın Sesi)’ya görüş vermiştim. Bu işi üç kişi çözer Trump, Putin ve Erdoğan. Diğerlerinin söylediği hiçbir şeyin anlamı yok. Senato Trump’ı dinlemiyor diyebilirsiniz. Evet, öyle bir sorun var. Amerika’da senatonun başkanı dinlememe tavrı var. Ama bizim için Türkiye açısından ahlaki üstünlük olarak Amerikan başkanın söylediği önemlidir, senatonun değil. ABD Başkanı diyor ki, “Biz adamlara haksızlık yaptık.” Türkiye açısından belirleyici olan bu. Şu örneği vereyim; Ben istedim kızı bana vermediler. Yanlış yaptınız. Aile kurulu toplanmış şuyu eksik, şunu beğenmedim. Gençler birbirini seviyor. Biz Patriotları seviyoruz. Tek taraflı da olsa vermediniz. Karadenizlilerin bir sözü vardır; “Ya sevdiğini alacaksın ya eldekini seveceksin” Bize Patriotları verdiler de sevmedik mi? Alamadık. O zaman S-400’leri alırız o zaman. Onları seveceğiz veya yine bir Türk Atasözüyle örnek verelim; “Kasap et, koyun can derdinde” Biz can derdindeyiz onlar da et derdinde. Onlar da satmak istiyorlar kaldı ki Türkiye Patriotları da almam demiyor, versinler Türkiye onları da alır ama vermiyorlar. Türkiye bu coğrafyada yedi kocalı Hürmüz rolünü oynamak zorundadır. Herkesle iyi geçinmek zorunda, herkese mavi boncuk vermek zorunda. Bu kaçınılmaz bir şey, bu coğrafyanın gerçeği. Abdülhamit dönemine bir bakın, Abdülhamid Ruslarla Avrupalıları birbirine karşı oynar, niye imparatorluğu korumak için o politikaları iyi bilmek lazım. Rusya büyükelçisini çağırır onu konuşturur, dinler ondan sonra Rus büyükelçinin söylediklerinin tersini yapar böyle bir şey. 33 yıl imparatorluğun yıkılmasını engellemek kolay bir şey değil.

Türkiye eğer kendi sanayisini geliştirirse güçlü bir ekonomik altyapı oluşturursa ilerleyen yıllarda NATO üyeliğimizin ciddi anlamda tartışmaya açılacağını düşünüyor musunuz?

Bir defa Türkiye’nin sanayisinin öngörülebilir bir gelecekte klasik Batı ülkelerinin seviyesine çıkması mümkün değil. Biz Fransa, İngiltere, ABD gibi nükleer güç, ekonomik olarak büyük bir güç değiliz. Orta boy bir gücüz. İlk 20 ülke arasındayız. Bir defa bizim gayri safi milli hasılamız Facebook’un yıllık gelirinden daha düşük. Amerika 19 buçuk trilyon dolarlık, Almanya 4 buçuk trilyon dolarlık ekonomi, biz ise 800 milyar dolarlık bir ekonomiyiz. Elbette jeostratejik açıdan önemliyiz ama bizim ekonomimizin uluslararası alanda rekabet edebilmesi için çok daha güçlenmesi lazım. Çok mu zayıfız? Değiliz, çok mu güçlüyüz? Değiliz. Ortada bir yerdeyiz. O nedenle Türkiye küresel bir oyuncu. Türkiye orta boy bir güçtür, bulunduğu coğrafyada çok önemli bir oyuncudur, dünyada da çok önemli bir oyuncudur, ama Türkiye’nin gerek teknolojik, gerekse askeri bakımdan NATO düzeyi standartlarına çıkabilmesi için (NATO düzeyi derken de ilk 5 ülkeyi kastediyorum) en azından bir 30 yıla ihtiyacımız var. Biz kendi jet motorumuzu, tank motorumuzu yapamadığınız müddetçe bu işin sadece taşeronu oluruz. Türkiye’nin geldiği nokta kötü değil. Savunma Sanayi Müsteşarlığı kurulduğu andan günümüze kadar Türkiye önemli adımlar atmıştır. Türkiye emekleyen değil yürümeye başlayan bir yaşındaki ya da üç yaşındaki çocuk gibi. Ama biz olimpiyatlara katılan atlet gibi değiliz. Olabilir miyiz? Tabi zaman içerisinde olabiliriz. Ülkeler bunun için hedef koyuyorlar, 2023-2071 vs. Birçok ülke hedef koyuyor, ki hedef koymazsanız yaşamanın anlamı yok. Belli bir yere ulaşmanız gerekiyor, sadece gerçekçi hedefler koymanız çok daha sağlıklı olur diye düşünüyorum. Diğeri hamaset ve hayal kırıklığı yaratır.

Sizce Türkiye NATO’dan çıkmalı mı?

Türkiye NATO’dan çıkmamalı. Benim de gerekçem şu; Türkiye eğer NATO’dan çıkarsa 1952’den bu yana NATO içerisinde hem kazandığımız deneyimler, hem hukuki haklar, hem de stratejik konumunuz birdenbire çok büyük bir zarar görür. Türkiye’nin tarafsız kalması yönünde talepler her zaman olmuştur. 2’inci Dünya Savaşı sonrası da, 70’li yıllarda olmuştur. NATO, dünya tarihinin gördüğü en büyük gönüllü askeri ittifakı. Adama sormazlar mı, herkes gidiyor Mersin’e siz niye gidiyorsunuz tersine diye. Küçücük Karadağ bile son olarak NATO’ya katıldı. Niye katıldı? Karadağ, NATO’ya daha dünün bağımsızlığını kazanan eski Yugoslavya bölgesi. 600 bin kişi. Bizim Ankara’daki Yenimahalle daha büyük. O güvenlik duygusu apayrı bir şey. Bu bir şemsiye. Şemsiyenin altında yer alıp almamakla ilgili bir şey bu. Bir de 29 tane ülke bir araya gelmiş ortak bir güvenlik politikası. İngiltere, Brexit yapıyor ama NATO’dan çıkmıyor. Fransa, NATO’nun askeri kanadından ayrıldı ama siyasi kanadından ayrılmadı. Yunanistan, NATO’un askeri kanadından ayrıldı ama siyasi kanadından ayrılmadı. İkisi de askeri kanada tekrar geri döndü. Çünkü NATO’nun 7’inci maddesi aynı zamanda NATO’nun bir siyasal değerler birliği olduğu söyler. Öyle bir mekanizma ki, sizin hayır dediğiniz bir durumda hiç kimse başka bir karar alamaz. Bizim aslında NATO içindeki pozisyonumuz Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ndeki beş daimi üyenin pozisyonu gibi. Hayır dediğimiz bir şey olamaz. Mesela; Güney Kıbrıs Rum tarafı NATO’ya üye olamaz nokta. Biz istemediğimiz müddetçe ağzıyla kuş tutsa olamaz. Çünkü biz sistemin içindeyiz. Türkiye’de yapılan tartışmalarda bakıyorum yalan yanlış bir sürü şey konuşuluyor. Kulağa hoş geliyor tabi. “Hemen çıkalım”. Bekara eş boşamak kolay veya davulun sesi uzaktan hoş gelir derler ya. Bir an gözlerinizi kapayıp Türkiye’nin NATO’nun dışında olduğunu düşünün, Ege’de ve Akdeniz’de arama çalışmalarından başlayarak, Karadeniz’e kadar bütün bölgelerde tek başına kalan bir Türkiye ve Rusya ile baş başa. Geçmiş olsun. Buna Türkiye istese de coğrafi gerçeklikler izin vermez.

Türkler’in Özgüvenini
Karşı Taraf Anlayamaz

Ulusal TV’de birini izledim adam diyor ki, “Zaten NATO 1945’te kurulan emperyalist ittifaktır.” Neresinden tutayım? 1945’te 2. Dünya Savaşı devam ediyor, NATO 1949’da kuruldu. Türkiye’de özellikle bu gibi konularda çok büyük bir bilgi kirlenmesi var. İki konuda Türkiye’de bilgi kirlenmesi çok; biri futbol, biri dış politika. Bu konularda herkes konuşuyor. Türkiye’de bu ciddi bir sorun haline geldi. Bu gibi ciddi konular üzerinde herkesin konuşması Türkiye’de genel kamuoyunun aklını çelen, bozan, yanlış bilgilerin aktarılmasına neden olan bir ortamı yarattı. Bu tehlikeli bir gelişme. Şöyle bir örnek vermek istiyorum size. NATO tarihinde ilk defa olan bir gelişme; S-400’ler geliyor ve biz onları canlı yayınlıyoruz. Sadece bizde olur. Bu hiçbir yerde olmaz. Polonya’da, Baltık ülkelerinde, Çek Cumhuriyeti’nde olmaz. Almanya’da hiç olmaz. Almanya’da Ramstein-Miesenbach Havaalanı vardır, Frankfurt Havalimanı’nın hemen yanında. Oraya gelen giden NATO uçaklarının haddi hesabı yok, kimse bilmez bunu. Biz de gelen uçakları canlı yayınla duyuruyoruz. Davul zurna ile S-400’leri gösteriyoruz. Bunu da anlayamıyorlar, bu nasıl bir özgüvendir, nasıl bir şeydir, hesaplayamıyorlar. Türkiye’nin kodlarını çözemiyorlar adamlar. S-400’leri alıyoruz, sonra NATO ve bütün herkese karşı diyoruz ki “kardeşim Ankara’ya 9’uncu uçak, 10’uncu uçak” indi. Böyle bir şey yok. Bu gibi konular çok ciddi konulardır. Diğer taraftan da çok olumlu bir yanı var. Türklerin özgüveni. Karşı tarafın bu özgüveni anlaması da çok zor. Onların düşünce kodlarında mümkün değil. F-16’ların kalktığı yere Rus uçağı inecek, canlı yayında gösterilecek, nereye götürüldüğü bilgisi verilecek… Bu sadece bizde olur. Çok güzel bir şey. Ben çok gülüyorum. Batılı uzmanlarla bunu konuştuğumuzda, “Olamaz bu imkansız” diyorlar. Bende “yok öyle, burası Türkiye” diyorum. Açıklamanız çok zor ama Türkiye’nin kodlarını çözmeyi başaramadılar

Neden bizim kodlarımızı çözemiyorlar?

Erol Göka’nın çok güzel kitapları vardır. Diyor ki; “Türklerin göçebe ruhu.” Biz göçebeyiz. Sadece koyunumuzu değil silahımızı bile her yere birlikte götürürüz. Bu çok ilginç bir şey. Türklerin dünyaya bakışıyla, kültürleriyle o yüzyıllarca biriktirdiği deneyimleriyle, birikimiyle ortaya çıkan bir özgüven bu. Ben Türkiye’nin bu açıdan bir özgüven patlaması yaşadığını da düşünüyorum o nedenle özgüvenin ne derece doğru olup olmadığı da tartışma konusu. Böyle bir tehlike var çok fazla özgüven kendi kapasitesini ve yeteneğini aşmayı da beraberinde getirirse çok tehlikeli bir hal alabilir. O nedenle dengeli kalmak lazım. Önceki Başbakanlarımız’dan Davutoğlu ne demişti: “Ortadoğu’da bizim iznimiz olmadan yaprak kıpırdamaz”. Şimdi biz kıpırdayamıyoruz, diğerlerinin hepsi oynuyor. Yani böyle büyük laflar çok ağırdır. Daha Başbakan olur olmaz da “Ben 3 milyon metrekareden sorumluyum” demişti. Bu da yanlış. Çünkü sınırlarımız belli. Bakın Menbiç’e giremiyoruz. Türkiye askeri yetenekleri açısından giremez mi, girebilir. Ama girmenin bir de çıkması var. Savaş ilan etmek çok kolaydır. Bir operasyonu başlatmak çok kolaydır. Önemli olan ondan sonrası, bu işin nasıl idare edileceğidir. Sovyetler Birliği’nin en büyük hatası Afganistan’a girmesidir. 22 yıl sürdü savaş. Sovyetler geri çekildi. Nükleer silahları var. Donald Trump da diyor ki; “Ben nükleer silahlarla 10 milyon insanı ortadan kaldırırım”. Kaldırabilir, adamın söylediğinde bir yanlışlık yok. Teknik anlamda hakikatten nükleer silahları kullandığında kaldırır. Biz ona dehşet yılgısı, nükleer çılgınlık diyoruz. Bana Çinli bir akademisyen dedi ki, “Hüseyin bey bu DAEŞ nedir? Bütün Batı DAEŞ’le mücadele ediyor, hala bir şey yapamıyorlar. Ya da Taliban nedir bunlar kaç kişi bunlar? 100 bin kişi mi”. Tabii adam Çin parametrelerine göre düşünüyor. 4 milyonluk orduları var. Yerleri belli mi adamların? Belli. Bunlar 100 bin kişi mi, 100 bin kişiyi öldürülürse bir 100 bin kişiyi daha getirirsin arkadan. Siz bunu Çin’de anlatırsınız da Avrupa’da nasıl anlatacaksınız? Bir kişinin ölümünü bile açıklamakta zorlanıyorsun yani Irak Savaşı’nda olduğu gibi 100 bin kişiyi nasıl açıklayacaksın? Ama onların mantığına göre kolay. Koyarsın oraya 4 milyon adamı, adamların tamamını ortadan kaldırırsın. Çin mantığı bu ama bu böyle yürümüyor. Haklı olduğu bir şey var. Eğer bir tehdit olabilecek bir şey varsa nükleer silahların kullanılmaması durumunda sadece konvansiyonel silahlarla rekabet edebilirsin. Biz Türkiye olarak Pençe Harekatı’nı yapıyoruz. Bir sürü harekat yapılıyor. Yapılan saldırılarla elde edilen sonuç arasındaki ilişki çok önemlidir. Uluslararası güvenlik konularının önemli bir noktası. Attığınız taş ürküttüğün kurbağaya değer mi? Yani ona bakmak lazım. Tabi PKK konusu ayrı bir tartışma konusu.

Nato’dan Çıkmamız Bütün
Coğrafyayı İstikrarsızlaştırır

Türkiye açısından bakıldığında NATO’dan çıkıp çıkmama konusunda ben daha çok açık ve net söylüyorum, hiçbir siyasi hükümet, buna şimdiki hükümet dahil olmak üzere, NATO’dan çıkma girişiminde bulunamaz ve bulunamayacak. Çünkü o sistemden çıktığınız anda ödeyeceğiniz bedel çok daha fazla. Nitekim İbrahim Kalın daha yakın zamanda “Türkiye’nin Batı’dan, NATO’dan ve Avrupa Birliği’nden ayrılma gibi bir niyeti yoktur” dedi. Doğru olan da bu zaten. Bir sürü eleştiri vardır krizler yaşanır. Almanya ile Avusturya ile Hollanda ile yaşanır ama çıkmak ayrı bir şey. Önemli olan bunun aile içerisinde kalması. NATO içerisinde krizler olur. NATO ve Avrupa Birliği’nin en önemli özelliği krizleri kendi içerisinde tartışarak absorbe etmesidir. Bu bambaşka bir boyut, onun üzerine çok fazla tartışılmıyor. Türkiye’nin NATO’dan çıkması demek sadece Türkiye’nin siyasal istikrarsızlığı değil bütün coğrafyanın istikrarsızlığı demektir. Türkiye bu riski alamaz. En azından benim gördüğüm kadarıyla… Alabilecek siyasi bir hükumet varsa buyursun gelsin.

Türkiye’nin Rusya’nın güdümüne girdiği iddiaları var sizce bu doğru mu?

Türkiye Rusya’nın güdümüne girmez, girmeyecektir, giremez. Çünkü Rusya ile ilişkileri düzeltmek ayrı bir şey, güdümüne girmek ayrı bir şey. Bizim tarihimizde Rusya bizim rakibimizdir. 13 defa savaştığımız bir ülkedir. Türkiye’nin Rusya’nın güdümüne girmesi ne geçmiş yüzyıllarda, ne bugün, ne de gelecekte söz konusu değildir. Amerika’yla ile ilişkileriniz iyi oluyor bu sefer Amerika’nın güdümündesiniz, Rusya ile ilişkiler iyi oluyor Rusya’nın güdümündesiniz öyle şey olmaz. Çıkarlar dönemsel olarak şekil değiştirebilir. Belli dönemlerde Rusya ile yakınlaşmak ki Türkiye’nin lehine olmuştur belli dönemlerde 60’lı yıllarda mesela, İskenderun Demir Çelik, Karabük Demir Çelik dahil olmak üzere. Cumhuriyet döneminde de yani Cumhuriyetin ilk yıllarında da Stalin, Lenin ile Atatürk arasındaki mektuplaşmaları okumak lazım. Türkiye Cumhuriyeti’nin Kurtuluş Savaşı’na Sovyetler Birliği’nin verdiği destek çok önemlidir. Moral desteği çok önemlidir. Lenin’in; “Emperyalist ülkelere karşı yükselen yıldız gibi Türk ulusal mücadelesi desteklenmelidir” açıklaması. 1921 Gümrü Antlaşması imzalanmıştır Ruslar’la. Sovyetler Birliği Türkiye’ye 2 Dünya Savaşı’ndan sonra tehdit olmuştur. 1. Dünya Savaşı’nda tehdit değildir. Onu çok kişi göz ardı ediyor. Türkiye’deki kadro hareketi Şevket Süreyya Aydemirler, Sovyetler Birliği’ne gidip, orada köy enstitülerini öğrenip Türkiye’ye getirmişlerdir. Şimdi Putin’le Tayyip Erdoğan’a bakalım. Şu soruyu soralım Türkiye ile Rusya ilişkilerinin iyi olması Türkiye için faydalı mıdır? Evet faydalıdır nokta. Almanya ile Rusya arasındaki ekonomik ilişkiler nasıl iyi ise bizim de ilişkilerimizin iyi olması iyidir.

Rusya Bizim Komşumuz,
İyi Geçinmemiz Çok Normal

Ayrıca biz niye Rusya’yla iyi geçirmeyelim, sonuçta komşumuz. Hangi dönemlerde hangi koşullarda nasıl çıkarlar var ona bakmak lazım. Şu anda Türkiye ile Rusya arasındaki ilişkiler tekrar güven tesisi oluşturmaya yönelik. Türkiye ile Rusya arasında uçak nedeniyle ortaya çıkan kriz büyük oranda atlatıldı. Hatıralarımda yazıyorum, Nursultan Nazarbayev’e teşekkür ettim. 2017’deki Astana kulüp toplantısında dedim ki; “Sayın Başkan teşekkür ederim şahsım, halkım, devletim adına. Bizi Rusya ile barıştırdınız.” O da dedi ki; “Tamam Hüseyin Bey yaptık ama bir daha yapmayın. Çok zor oluyor arayı düzeltmek” dedi. Çünkü bizim Rusya ile krize girmemiz demek, bütün Kafkasya ve Orta Asya ile krize girmek demek. Olayı sadece Rusya ile sınırlamayın. Nitekim kriz olduğu anda o coğrafyadaki bütün projeler durdu.

Rusya İle Krizin Bedeli Ekonomik
Anlamda Çok Daha Ağır

Amerika’nın bize koyduğu ambargo, Rusların bize 9 ay içerisinde koyduğu ambargonun yanında çerez kalır. 17 milyar dolar Türkiye’ye maliyeti. 17 saniyelik ihlal, 17 milyar. Saniyesi 1 milyar. Kim kazanıyor bu kadar parayı veya kaybediyor? O nedenle Türkiye’nin böyle Rusya’nın güdümüne girmesi falan bunlar gündelik, popüler, komplo teorisi analizleridir. Türkiye ile Rusya önümüzdeki dönemde daha fazla işbirliğine girmeli. Biz zaten G20’de birlikteyiz, stratejik ortağız mekanizmalar kurulmuş. Rus polisinin Türkiye’de tatil yapabilmesi demek Putin’in imzasıyla binlerce yüz binlerce güvenlik görevlisinin ailesi ile Türkiye’ye gelip tatil yapması demektir ki bu bir güvenin eseridir. Bu nedenle Rusya’nın bence yapacağı en iyi şey bir an evvel Türkiye’ye yönelik vizeyi kaldırmasıdır. Önceden yoktu şimdi koydular Ama bunun kaldırılması gerekiyor. Çalışmalar yapılıyor konuşuluyor. Güvenlik tedbirleri var tabi. Onların açısından da anlaşılabilir bir neden. 16 Temmuz’da Tayyip Erdoğan’ı ilk arayanlardan birisi Putin’di. Avrupa ne kadar antipati kazandıysa Rusya’da bu hareketle o kadar sempati kazandı.

Çalıya Takıl Türk’e Takılma

25 Eylül 2016’da Berlin’de bir toplantıya davetli olarak katıldım. Alman milletvekili, Ekonomi Bakanlığı’ndan biri ben ve başka bir katılımcı yer aldı. Alman milletvekili Türkiye’ye karşı çok yoğun eleştirilerde bulundu, “Demokrasi yok, şu yok bu yok” dedi. 150 kişi falan dinliyor. Bütün bunlar kayıtlarda var. Dedim ki “Ben akademisyenim, siz politikacısınız. Ben söylüyorum olmuyor, tarafsız olmam lazım. Siz ise tarafsınız. Ben akademik yönümü bir kenara bırakıyorum bir Türk siyasetçisi sizinle nasıl konuşursa öyle konuşacağım. Siz sürekli eleştiriyorsunuz Türkiye’yi. Ben size sorayım, 6 hafta boyunca neredeydiniz? Türkiye’de yakın akrabalar dostlar arasında kaza, ölüm, düğün gibi şeylerde 3 gün içerisinde haber vermezsen akrabalık kopar. Siz 6 haftadır neredesiniz?” Mantıkları şu: “Olur mu olmaz mı”. Sisi muhabbeti gibi kimin kazanacağını görmek istediler. Putin ne dedi? “Yanındayım”. Bu çok büyük psikolojik bir destek. Martin Schulz vardı, sosyal demokratların adayı. 15 Temmuz’dan 6 ay sonra Türkiye’ye geldi. Türkiye’deki gezisine eşlik eden Thomas Wolmard, Allgemeine Zeitung’da bir makale yazdı. Tayyip Bey ona çok sert çıktı. “Kardeşim neredesiniz siz” dedi. Televizyon programında Angela Merkel ile seçimler için 2018 seçimlerinde tartışma yapılıyor. İlk cümlesi şuydu; “ben sosyal demokratlar olarak iktidara geldiğimde Türkiye ile ilişkileri keseceğim”. Eşime dedim ki bu adam kaybeder. “Neden” dedi? “80 milyonun ahını alıyor” dedim. Böyle bir şey olabilir mi? Türkiye ile ilişkileri bir Alman başbakanın kesmesi mümkün değil. Bu kesin kaybeder ve siyasetten gider. Şu anda adamı hatırlayan var mı? En fazla oyla seçilerek gelen sosyal demokrattı. Yabancılara Türkler için söylenen bir söz vardır; “Çalıya takıl Türk’e takılma”. Bu şeyleri bilmek lazım yine aynı dönem Mayıs ayında Hannover de Almanya’da konuşuyorum ama nasıl terledim biliyor musunuz? FETO terör örgütünün darbe girişiminin anatomisini anlattım. Bir tanesi kalktı, “Türkiye hukuk ve demokrasi devleti değil” dedi. Bende anlatıyorum ve şu soruyu sordum; “Berlin’de sizin meclisimiz bombalandı mı? Kendi F-16’larınızın Berlin’de uçtuğunu mu gördünüz mü?” Bu benim akademik yaşamımın en özel olaylarından biriydi. 80 yaşlarında yaşlı bir adam geldi, “Önünüzde saygıyla eğiliyorum. Öyle tarafsız ve gerçekçi anlattınız ki beni ikna ettiniz” dedi. Ondan sonra ben nükleer enerji almış gibi oldum. Bunları anlatmak lazım. Türkiye’nin Almanya ile olan ilişkisi çok özel bir ilişki. Almanya’nın üç ülke ile özel bir ilişkisi vardır bunlar; Polonya, İsrail ve Türkiye’dir. Onlar da biliyorlar tabi.

Kuşak ve Yol Projesi’nde
Pilot Ülkelerden Biriyiz

Çin’le gelişen ilişkiler var. Özellikle Kuşak ve Yol Projesi’nde Türkiye kritik merkezlerden biri. Asya dünyası ile Türkiye arasındaki ilişkinin geleceği konusundaki öngörünüz nedir?

Çinlilerin Kuşak ve Yol politikaları bence 21 yüzyılın en önemli politikaları. Şu anda 67 ülke var işin içinde. 80 ülkeye çıkması bekleniyor. Türkiye pilot, anahtar ülkelerden kritik oyunculardan biri. Türkiye – Çin ilişkilerini bu çerçevede değerlendirmek lazım. “Coğrafya kaderdir” deniliyor ya. Bu coğrafyada Türkiye ile bir şekilde işbirliği yapmak lazım bizden daha önemli stratejik olarak bir ülke var o da İran. İran’ın jeopolitik ve jeostratejik durumu birinci sınıf ülke. Allah’tan demokratik değiller. Demokratik olsalar bizi geçecekler. Biz şu anda demokratik ülke olduğumuz için piyasamız yüksek. Yoksa onlar da Türkiye gibi öyle bir demokratik olsalar biz onların arkasından geleceğiz. Zaten 1970’li yıllara bakın. 79’a kadar İran’daki gelişmişlik düzeyi ile bizdeki gelişmişlik düzeyine bakın, adamlara Allah vermiş, petrolü, gazı. Ama rejimleri yanlış. Ben İran’a da gittim Ahmedinejad belediye başkanıyken görüştüm. Velayeti ile kavga ettik. Ahmedinejat bana “Genç adam, çok şey öğrenmen lazım” dedi. Ben de “öğreniriz” dedim. Onu kitapta okuyacaksınız. Türkiye’nin Batı karşısındaki stratejik değerinin tekrar artmasını ve yeniden gündeme getirilmesine neden olan projelerden biri de bu. Biz öyle bir coğrafyadayız ki her taraftan rüzgar olan, her tarafa açık olan bir ülke konumundayız.

Astana Süreci’yle Suriye’de
Önemli Konum Kazandık

Suriye meselesinin çözümündeki gelişmeleri nasıl okuyorsunuz?

Bence Türkiye Suriye’de başta yanlış yaptı. Girmememiz gerektiğini düşünüyorum ama girildi. Bu siyasi bir tercihti ama Astana süreciyle Türkiye çok önemli bir konum kazandı. Uluslararası ilişkilerde şöyle bir şey vardır: “Siz masada mısınız, yoksa menüde misiniz?” Türkiye’nin masada olması lazım, menüde değil. O nedenle Suriye’nin yeniden yapılanmasında Türkiye anahtar ülkelerden biridir ve öyle de kalacaktır. Şu anda Türkiye hem istihbarat anlamında, hem de askeri anlamda Suriye yönetimiyle görüşüyor. Rusya bu işin yürütücüsü. Astana süreci bize çok şey kattı. Bölgede farklı çıkarları olan üç ülkenin bir araya gelmesi ve ortak bir tavır sergilemeleri çok önemli. Hangi çıkarlar bizi İdlib, Menbiç ve Afrin’de bir araya getirdi. Bizim Amerikalılarla bu bölgede tarihsel bir sorunumuz var. Amerikalılar Kürtlere çok büyük sempati duyuyor. Bütün Batılılar da olduğu gibi. Ancak devlet kurmak da ayrı bir şey. Devlet kurulabilir mi o zor gibi gözüküyor. Yeni Suriye yönetiminde belki kantonel bir özgürlük olabilir. Kuzey Irak modeli olabilir, ama yaşayabilir bir Kürt devletinin kurulması çok zor gibi gözüküyor. Zaten Kürtlerle Beşar Esat konuşuyor. Kamışlı ile Şam arasında da ticaret devam ediyor. Türkiye açısından olayı Arap Baharı çerçevesinde değerlendirmek lazım. Mesela Amerikalılar Sisi’nin darbe yaptığını biliyorlar ama darbe kelimesini kullanmıyorlar. William Burns’ün The Back Channel isimli son çıkan kitabında diyor ki; “Biz darbe kavramını kullanmamayı tercih ettik. Halbuki darbe olduğunu biliyoruz.” Askeri müdahale ile gelen her şey darbedir. Dört defa biz bunu yaşadık. Bunu tanırsınız ya da tanımazsınız ayrı bir şey bunun uluslararası literatürdeki tanımı darbedir. Sisi, Savunma Bakanı. Asker geldi seçilmiş olan ilk Cumhurbaşkanı’nı görevden aldı. Bunun literatürdeki ismi askeri darbedir. Ama siz onu öyle görmek istemeyebilir, söylemeyebilirsiniz. O sizin ilişkilerinizin tercihidir. Ama adam darbe yaptı. Bunu söyleyen William Burns, Amerika Dışişleri Bakan Yardımcısı’ydı. En yüksek diplomatları o anlamda dediğim gibi kitabını okuduğunuzda bütün Amerikan – Ortadoğu politikasını ne niçin Ortadoğu da çuvalladıklarını anlarsınız. Orada Türkiye’nin siyasi tercihleri daha çok dini, Sünni tercihler olduğu için ortaya çıkan tabloda Türkiye taraf oldu. Mursi’yi destekledi. Bu doğrudur yanlıştır ayrı bir tartışma konusudur. Ama Mısır’ın, İsrail’in, Suudi Arabistan’ın, Birleşik Arap Emirlikleri’nin tamamının Doğu Akdeniz’de karşımızda olması bunun sonucu.

Doğu Akdeniz’deki gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Doğu Akdeniz’deki durumu Deniz Kuvvetleri’ndeki en son silahların sergilendiği bir festival veyahut fuar olarak değerlendiriyorum. Herkes gemilerini gönderiyor. Savaş var mı? Yok. Çatışmaya dönmez, dönemez, dönmeyecek. Nedeni de çok basit, Türkiye, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurucularındandır. Garantör devletlerinden biridir. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ndeki Türkler’in yaşamlarını korumakla yükümlüdür nokta. Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de geri adım atması söz konusu değil. Yedi düvel gelse bunu değiştiremez. Noble Enerji firması istedi diye, yok efendim İsrail istedi diye şimdi Türkiye o münhasır bölgede ortaya çıkacak doğalgaz ve petrol yataklarından hem hukuki, hem siyasi haklarından vazgeçmez.

Türkiye Kıbrıs’ta
Elinden Geleni Yapıyor

Türkiye’nin Kıbrıs Adası ile ilgili politikaları yeterli ve doğru buluyor musunuz?

Türkiye ilginç bir girişimde bulundu. 2004 yılında Ahmet Davutoğlu üniversitemize geldi. O zaman ki politikalarını anlattı. “Biz dünyadaki Türkler masaya gelmez, Türkler çözüm istemez algısını kıracağız” dedi. 2004’deki Kıbrıs referandumunda Türkiye çok iyi bir şey yaptı. Ahlaki üstünlük kazandık yine. Denktaş’a rağmen Türkiye yüzde 65 evet dedi. Rumlar ise yüzde 75 hayır dedi. Türkiye müzakere masasına oturdu, referandumda birlikte yaşama arzusunu beyan etti. Bir fıkra ile anlatayım: Temel ile Dursun mahkemeye çıkmış. Dursun’un Temel’e borcu varmış. Hakim, “Dursun seni tanımıyor” demiş.” Temel’de, “O beni tanımıyorsa ben de onu tanımıyorum” demiş. Türkiye iyi niyetle inisiyatif aldı. Tayyip Erdoğan, “Bir sıfır öne geçtik” demişti futbol terimiyle. Bunun arkasında psikolojik nedenleri var. Rumlar Türklere güvenmiyor ve Türkleri orada siyasal eşitlikli bir halk olarak görmek istemiyor. 1960 Antlaşması Türklere siyasal eşitlik ve egemenlik hakkı tanır. Türkiye’nin burada geri adım atmaması gerekiyor. Atacağını da düşünmüyorum. Türkiye Kıbrıs için elinden geleni yapıyor. Bundan daha fazlasını yapması mümkün değil. Ağzıyla kuş tutsa, Türkiye’yi hayvan hakları ihlaliyle suçlayacaklar. Çünkü kuşu ağzıyla tuttu diye. Rumların siyasi iradesizliği var. Bu da Avrupa Birliği’nin politikalarıyla destekleniyor. Avrupa Birliği’ni siyasi anlamda Türkiye’ye şantaj yapmaya zorluyorlar. Birebir yaşadım, “Biliyorsunuz Yunanlılar şantaj yapıyor. Ne yapalım?” dediler. O zaman şantaja boyun eğme diyorsunuz. Size bir örnek vereyim: KKTC eski Meclis Başkanlarından Hakkı Hatun ile Karadeniz’de Rize’nin dağlarına, tepelerine çıkmışlar. Yaşlıca bir dayıyı görmüşler, hal hatır sorup sohbete başlamışlar. “Sen bu adamı tanıyor musun” diye sormuşlar. “Tanımıyorum” deyince tanıtmışlar. Yaşlı dayı da “Bu Rumlar’a ne bu kadar yüz veriyorsunuz?” demiş. Nokta. Bu çok önemli bir şey. Rize’nin dağının tepesindeki adam dış politikadaki davranışınızı söylüyor. Özetle Türkiye’ye biçilen elbise dar geliyor. Dar geldiği içinde yeni elbise dikmek lazım. 1974 yılında Türkiye adaya müdahale ettiğinde Türkiye’nin nüfusü 44 milyondu bugün 80 milyon. Yunanistan hala 10 milyon.

 

Cevap Yazın