Halkın Yarıya Yakınının Birinci, Kahir Ekseriyetin İkinci Partisi Olmak

Gezi Parkı olayları ve FETÖ’nün sebep olduğu 17-25 Aralık ile hemen sonrasındaki MİT TIR’larının durdurulması olayları gibi can sıkıcı olaylar olmuştu ama bunlar vatandaşın huzurunu pek fazla da bozmamıştı. O halde geriye bir tek açıklama kalıyor: Halk uzun süren Ak Parti iktidarından biraz usanmıştı.

Ülkemiz 1950’den bu yana bazı inkıtalara ve bazı ufak-tefek seçim düzensizliklerine rağmen serbest seçimlerin yapıldığı bir ülkedir ve bundan sonra da esas itibariyle böyle olacaktır. 1950’lerde yapılan seçiminde her il bir seçim bölgesiydi ve bir ilde en fazla oy alan parti o ildeki tüm milletvekilliklerini alırdı. Yani bu dönemde nispi temsil sistemi değil de çoğunluk sistemi vardı. Bu sistemle yapılan seçimlerde en büyük partinin oy oranının çok üzerinde milletvekili çıkarması beklenen bir durumdu ve küçük partilerin milletvekilliği kazanmaları çok zordu. Nitekim milletvekilliklerinin kahir ekseriyetini Demokrat Parti (DP) ve Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) aldı. Bağımsızların ve küçük partilerin aldıkları milletvekilliklerinin sayısı 1950, 1954 ve 1957 seçimlerinde sırasıyla 4, 7 ve 8 idi. Böyle uygulanan bir çoğunluk sistemi gerçekten adaletsizdi ama istikrara hizmet etmediği de söylenemezdi. Türkiye demokrasisi 1960 darbesi ile sakatlanmasaydı öyle görünüyor ki Demokrat Parti Türkiye’nin ‘hakim partisi’ olurdu.

1960 darbesini yapanlar, çoğunluk sisteminin Demokrat Parti’nin ismen olmasa bile ruhen devamı olarak kurulacak partinin veya partilerin çıkarına olacağını bildikleri için yaptıkları yeni seçim kanunuyla nispi temsil sistemini getirdiler. 1961 seçiminde CHP birinci parti olarak çıkmıştı ama DP’nin devamı gibi görülen Adalet Partisi (AP)’nin milletvekili sayısı (158) ve Yeni Türkiye Partisi’nin milletvekili sayısı (65) toplamı CHP’nin milletvekili sayısından (173) fazlaydı. 1965 seçimine AP’nin Demokrat Parti’nin yegane mirasçısı olarak gireceği anlaşılınca darbeciler nispi temsili de yeterli görmeyip 1965 seçiminin milli bakiye sistemiyle yapılmasını sağladılar. Maksat en büyük partinin tek başına iktidar olmasını zorlaştırmak ve küçük partilerin hayat bulmasını sağlamaktı. Maksat hakikaten de gerçekleşti ve çoğunluk sisteminde toplam 8’den fazla milletvekilliği alamayan küçük partiler ve bağımsızlar nispi temsil sistemiyle yapılan 1961 seçiminde 54 Milletvekilliği, milli bakiye sisteminin uygulandığı 1965 seçiminde de 76 milletvekilliği aldılar. Adalet Partisi kendine hazırlanan tuzağın tabii ki farkına vardı ve seçim kanununda değişiklik yapmak istedi. CHP de Türkiye İşçi Partisi (TİP) zarar görsün diye bu değişikliği isteyince Anayasa Mahkemesi engeli de ortadan kalktı ve milli bakiye sistemine son verdi. 1969, 1973 ve 1977 seçimleri 1961 seçimi gibi nispi temsil sistemiyle yapıldı. Milli bakiye sistemi kadar olmasa da nispi temsil sistemi de küçük partilere hayat hakkı tanıdı ve 1969, 1973 ve 1977 seçimlerinde küçük partiler ve bağımsızlar sırasıyla 51, 116 ve 48 milletvekili çıkardılar. Türk sağı 1973’te fena halde parçalanmış ve bunun acısını da hissetmişti. Bu acı ile 1977 seçiminde Türk sağı biraz toparlandı. 1979 yılında boşalan 5 milletvekilliği için yapılan ara seçimde Türk sağı öyle bir toparlandı ki seçilen 5 milletvekilinin tamamını Adalet Partisi aldı. Bu defa da Adalet Partisi ‘hakim parti’ olma yolundaydı ama onun yolu da 1980 darbesiyle kesildi.

1980 darbesini yapanlar, istikrara hizmet edeceği gerekçesiyle yaptıklarını söyleseler de, İslamcı partilerin ve bölücü partilerin Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM)’ne girememesi içi nispi temsil sistemine %10 barajını eklediler. Bu baraj 1983 ve 1987 seçimlerinde işe yaradıysa da bazı küçük partilerin birleşerek seçime gitmeleri ve büyük partilerin bölünmeleri sebebiyle 1991, 1995 ve 1999 seçimlerinde hiçbir işe yaramadı. Esasen Özal’ın koyduğu il barajı olmasaydı %10 barajı belki 1987 seçiminde de pek bir işe yaramayacaktı. 1991, 1995 ve 1999 seçimlerinde en fazla oy alan partiler sırasıyla ancak %27, %21 ve %22 oy alabildiler. Bu bölünmüşlüğe rağmen bazı vesayetçi baskılar olmasaydı muhtemelen oldukça istikrarlı koalisyon hükümetleri gene de kurulabilir ve ülkeyi de başarılı bir şekilde idare edebilirlerdi ve bu başarı da koalisyonun büyük ortağını güçlendirerek bir ‘hakim parti’ pozisyonuna yükselmesini sağlayabilirdi. Lakin 28 Şubat müdahalesiyle bu yol da kapandı. Halk istikrarsızlıktan ve yetersiz siyasi parti liderlerinden bıkmıştı artık. 1999 seçiminden sonra kurulan Ecevit hükümetinin becerisizliğine 2002 yılında Tayyip Erdoğan gibi göz dolduran bir liderin ortaya çıkması da eklenince en büyük parti (AK Parti) %34’e kadar çıktı ve eskinin anlı-şanlı partilerinden birçoğu %10 barajının altında kaldı. Böyle olunca da en büyük parti (AK Parti) aldığı oy oranının (%34) hemen hemen iki katı oranda (%66) Milletvekilliği çıkardı. Ülkede artık istikrarlı bir hükümet vardı ve dünya piyasalarındaki ucuz paranın da bolluğu sayesinde refah seviyesinde muazzam iyileşmeler oldu. Bu iyileşmeler iktidar partisine (AK Parti) olan halk desteğini daha da arttırdı. 2009 Mahalli Seçimleri öncesi meydana gelen dünya ekonomik krizi bu seçimde AK Parti’nin oylarını biraz düşürse de daha sonraki hızlı ekonomik büyüme (2010’da %8,5, 2011’de %11,1) AK Parti’nin oylarını 2011 seçiminde %49,8’e kadar yükseltti. AK Parti kesinlikle dolu dizgin ‘hakim parti’ olma yolundaydı.

7 Haziran’da Verilen Şansı Muhalefet Kullanamadı

Peki, ne oldu da 7 Haziran 2015 seçiminde AK Parti’nin oylarında düşüş oldu ve bu parti tek başına iktidar olacak kadar milletvekili çıkaramadı? Bu düşüş refah seviyesindeki iyileşmenin yavaşlamasıyla açıklanamazdı, çünkü refah seviyesindeki iyileşme halen hızlıydı. Gezi Parkı olayları ve FETÖ’nün sebep olduğu 17-25 Aralık ile hemen sonrasındaki MİT TIR’larının durdurulması olayları gibi can sıkıcı olaylar olmuştu ama bunlar vatandaşın huzurunu pek fazla da bozmamıştı. O halde geriye bir tek açıklama kalıyor: Halk uzun süren AK Parti iktidarından biraz usanmıştı. Öyle ya ‘bal yiyen baldan usanır.’ Acaba halk, hiç el değiştirmeyen iktidarın toplumsal barışın bozulmasına sebep olacağı kaygısına da kapılmış olabilir miydi? Öyle ya, ‘biri yer biri bakar, kıyamet ondan kopar.’ Galiba hem ‘bal yiyenin baldan usanmışlığı’ hem de iktidarın el değiştirmemesinin toplumsal barışı bozacağı kaygısı birleşince halk 7 Haziran 2015 seçiminde muhalefete bir şans verdi. İyi de, muhalefet halkın verdiği bu şansı hiç ama hiç kullanamadı; Devlet Bahçeli “Biz muhalefette kalacağız, hükümeti kim kurarsa kursun” derken CHP de “Birlikte bir koalisyon kuracaksak AK Parti Cumhuriyet’in kazanımlarına verdiği zarardan dolayı evvela özür dilesin” dedi. Halkımız MHP’nin de, CHP’nin de bu taleplerini haklı bulmamış ve hükümet kurulamamasının sorumluluğunu da bu iki partiye yüklemiş olmalı ki 1 Kasım 2015’te yenilenen seçimde AK Parti’yi mükafatlandırırken bu iki muhalefet partisini cezalandırdı. Evet, halkımızda ‘bal yiyenin baldan usanmışlığı’ ve ‘iktidarın el değiştirmemesinin toplumsal barışı bozacağı’ kaygısı 1 Kasım 2015 seçiminde de vardı ama anlaşılan o ki kaos korkusu daha ağır basmıştı.

Ya 31 Mart 2019 mahalli seçimlerinde olan neydi? Halkımız muhalefeti bir defa daha yoklamanın, Cumhurbaşkanlığı seçiminde ve parlamento seçiminde değil de, mahalli seçimlerde yapılmasının daha risksiz olacağını düşünmüş olmalı ki muhalefeti yoklamayı bu defa mahalli seçimlerde yaptı. Şimdi muhalefet bir imtihan veriyor. Muhalefet bu imtihanda ciddi bir başarı değil de az-çok bir başarı gösterse bile ‘baldan usanmış’ olan ve iktidarın el değiştirmemesinin toplumsal barışı bozacağı kaygısını asla üzerinden atamamış olan halkımız muhalefete bir şans daha kesinlikle verecektir. Lakin muhalefet belediyeleri bile eline-yüzüne bulaştırırsa halkımız da toplumsal barışın bozulması kaygısına rağmen, ülkeyi ehliyetsiz ellere teslim etmez.

Milletvekillerinin nispi temsil sistemiyle seçiliyor olması küçük partilerin TBMM’nde sandalye kazanmasına imkan vermesi sebebiyle küçük partilerin yaşamasına kolaylaştırsa bile, Cumhurbaşkanlığı sistemine geçmiş olmamız ve Cumhurbaşkanının da %50’nin üzerinde bir oyla seçilebiliyor olması, %10 barajının da zorlamasıyla küçük partileri büyük partilere mahkum etmektedir. Bu da iki cepheden oluşan bir siyasi yapılanmayı kaçınılmaz kılmaktadır. Bu iki cepheden birinin başını elbette CHP çekecektir ve CHP kolay kolay bu pozisyonunu kaybetmeyecektir. Şimdilik diğer cephenin başını da AK Parti çekmektedir. Bu yapı sürdürülebilirse istikrar açısından mesele yok ama bir zamanlar sağın büyük partileri olan Doğru Yol Partisi (DYP) ve Anavatan Partisi’nin (ANAP) başına gelenler ya AK Parti’nin de başına da gelirse?

Türkiye’nin ‘Hakim Parti’ye İhtiyacı Var

AK Parti’nin varlığını güçlü bir şekilde sürdürmesi ülkemizin istikrarı için elzemdir. Neden? CHP’nin başını çektiği cephenin toplumsal barışın bozulmaması adına ara sıra iktidar olması şarttır ama bu cephe iktidara seyrek gelmeli ve iktidarı da uzun sürmemelidir. Neden? Bu partinin genlerinde bir problem olmalı ki iktidara geldiğinde ‘taş üstüne taş koyamıyor.’ AK Parti’nin varlığını güçlü bir şekilde korumasının şartlarını hazırlamak da elbette Tayyip Erdoğan başta olmak üzere AK Partililerin görevidir. Şimdi de soralım, AK Partililer partilerinin varlığını güçlü bir şekilde korumasının şartlarını oluşturmuşlar mıdır? Asla! Allah gecinden versin, Tayyip Erdoğan ölse veya işini göremeyecek derecede sağlığını kaybetse bu parti darmadağın olabilir. Türkiye’nin bir ‘hakim partiye’ şiddetle ihtiyacı vardır ve AK Parti de Türkiye’nin ‘hakim partisi’ olma yolunda fevkalade büyük bir yol katetmiştir. AK Parti’nin uzun ve başarılı bir iktidarı olmuştur. Halen Türkiye’nin Ana Muhalefet Partisi olan CHP’nin neredeyse iki katı oyu vardır. AK Parti sağlıklı bir lider değiştirme mekanizması kurabilirse ‘hakim parti’ olmak bakımından önünde hiç bir engel kalmayacaktır. Aaah… ah! Türkiye’nin buna ne kadar da çok ihtiyacı var…

O zaman en hayati soruyu soralım: AK Parti her seviyede sağlıklı bir aday belirleme ve lider seçme mekanizmasını nasıl kurabilir? Bu partinin sağlıklı bir lider değiştirme mekanizması kurması söz konusu olduğunda önündeki en büyük engel belki de bizatihi Tayyip Erdoğan’ın kendisidir. Neden mi? ‘Koyu gölgede ot bitmez’ de ondan. Evet, Tayyip Erdoğan gibi bir lider olmasaydı AK Parti de hiç olmazdı. Bu doğru ama güçlü liderlerin kendisinden sonra doğacak lider adaylarının kendilerini göstermelerini zorlaştırdığı da tarihi tecrübeyle sabittir. Ön seçimden ilelebet kaçınan bir parti ‘hakim parti’ olamaz. Neylersiniz ki AK Parti ön seçimin lafını bile etmiyor. Tüm partililerle veya partili delegelerle yapılacak ön seçimler de AK Parti gibi bir partinin ‘hakim parti’ olmasını asla sağlayamaz. AK Parti milletle bütünleşmiş bir ön seçim mekanizması geliştirmek zorundadır. Bu da ancak, her seviyedeki adayları, AK Parti’ye üye olanlara veya üyelerin seçtikleri delegelere değil de, ‘halkın seçtiği insanlara seçtirmekle’ olur. Böyle bir ön seçim mekanizması, AK Parti’yi Türkiye halkının yarıya yakınının birinci partisi, kalan önemli bir kısmını da ikinci partisi yapacaktır. Böyle bir parti de, uzun yıllar iktidar sürdükten sonra muhalefete düşse bile gene birinci parti olacak ve bir dönem muhalefetten sonra da uzun süre kalmak üzere yeniden iktidara gelecektir.

Muhtarlar Üzerinden Ön Seçim Yapılabilir

Türkiye’de halkın seçtiği insanlar deyince benim aklıma köy ve mahalle muhtarları gelir. Bu ülkede siyasi anlamda yegane er meydanı köy ve mahalle muhtarlarının seçimidir. Mevcut muhtarların ve hayatta kalan sabık muhtarların en az %75’i AK Parti’li olmasalar bile bu partiye uzak da olmayan insanlardır. AK Parti il ve ilçe başkanlarının, belediye başkan adaylarının, milletvekili adaylarının ve hatta Cumhurbaşkanı adayının seçimini sabık ve halen görevdeki muhtarlarla yapsa keşke. Bence AK Parti muhtarlarla ön seçim yaparken muhtarların kendi partisinden olup olmadığına bile bakmamalıdır. Böyle bir ön seçim mekanizması kesinlikle muhtar profilini de olumlu yönde değiştirecektir ve profili yükselmiş bu muhtarlara şimdikinden daha fazla görevler de verilebilir. Profili iyileşmiş bu insanlara informel olarak ‘uç beyi’ denmesi de doğrusu çok isabetli olur. Şu ana kadar AK Parti ön seçim yapmadığı için ön seçimle seçilmiş belediye başkanlarına ve milletvekillerine sahip değildir. Muhtarlarla başlayan bir ön seçim mekanizması uzunca bir süre işletilebilirse bu partinin belediye başkanlığına ve milletvekilliğine ön seçimlerle yükselmiş binlerce mensubu olacaktır. O zaman geldiğinde de AK Parti, genel başkanının seçimi mevcut ve sabık belediye başkanlarına ve milletvekillerine oy kullandırarak, Cumhurbaşkanı adayı da mevcut ve sabık milletvekillerine oy kullandırarak yapılabilir.

Cevap Yazın