Emperyalist Kuşatma ve Direnen Türkiye

AK Parti’ye oy vermemiz ya da vermememiz, Erdoğan’ın politikalarını tasvip etmemiz ya da bu politikaların karşısında olmamız, bugün karşımızda duran tehlikenin boyutları göz önünde bulundurulduğunda hiçbir anlam ifade etmemektedir. Türkiye’nin bu emperyalist kuşatmayı yarması için mücadele etmesi gereken en önemli cephe ekonomi cephesidir ve iktisadi olarak direnmemiz demek; vatan cephesinin bu kuşatmayı en sağlam şekilde göğüslemesi demektir.

 

Tekerrür içinde olan tarih, içerisinde bulunduğumuz zaman diliminde bir kez daha Türk Devleti’nin emperyalizme karşı direnişine şahit oluyor. Şüphesiz bu saldırının en önemli ayağını ekonomik alanda görüyoruz. Dolayısıyla direniş de daha çok bu sahada öne çıkıyor.

 

Belirtmeliyiz ki “Ekonomik islah” emperyalizm için her zaman önemli bir baskı aracı olmuştur. Bu içeride yapılan hatalar, atılan yanlış adımlardan bağımsız olarak karşımıza çıkan bir gerçektir.

 

Türk ekonomisinin yapısal sorunları, haddinden fazla betonlaşması ya da teknoloji alanında gerekli yatırımları yapamaması, Türkiye’ye karşı ekonomik operasyonların yapılmadığı anlamına asla gelmez.

 

24 Ocak 1980 gününden beri Türkiye ne kadar büyük hatalar yaparsa yapsın, bugün geldiğimiz noktada bazı iktisadi hareketlenmelerin temelinde bu yanlışların değil; son zamanlarda artan ekonomik saldırıların yattığını tespit etmek zor değildir. Kaldı ki AB-D tarafından ekonomik kıskaca alınan Rusya ve özellikle İran örneği karşımızda dururken, aslında ekonomik operasyonların gerçekliğini ve boyutunu tartışmak bile yersizdir.

 

Bir ülkenin iktisadi gücünü azaltmaya yönelik, başka güçler tarafından atılan her adım bir ekonomik operasyondur.

 

Güven üzerine kurulu ekonomi sistemi, kendisine güven azaldıkça sallantıya girer ve ayakta durması yani kendini çevirmesi zorlaşır. Dolayısıyla bir ülkenin sosyal yapısına karşı, başka ülkeler/güçler tarafından eleştiri kisveli atılan her adım bir ekonomik operasyondur.

 

Avrupa gazetelerinde ülkemiz hakkında her gün yayınlanan onlarca yalan haber, Trump’ın attığı tweetler ve Türkiye’nin diktatörleştiğine yönelik yazılan her yazı aynı zamanda ülkemize yönelik bir ekonomik operasyonun da önemli parçalarıdır.

 

Bu tip yayınların başta turizm olmak üzere, Türk Ekonomisini zarara uğrattığı ortadır. Bunlara karşı koyacak bir mekanizma geliştirilmesi de ayrıca bir öneme sahiptir.

 

Ülkemiz toprak bütünlüğü başta olmak üzere, kendi çıkarları üzerinde hassaslaştıkça, Türkiye aleyhine atılan adımlar da sıklaşacaktır.

 

Suriye’de yürüttüğümüz askeri operasyonlarla terör koridorunun bağrına bir hançer gibi saplanmamız, hava savunma sistemi edinmek konusunda ki kararlılığımız ve nihayetinde S-400’lerin ilk parti teslimatlarının Türkiye’ye getirilmesi ve daha da önemlisi ulusal çıkarlarımız için geri adım atmayacağımızı göstermemiz, ülkemizi emperyalizmin açık hedefi haline getirmiştir.

 

Öncelikle şunu çok iyi bilmeli ve idrak etmeliyiz: Bu bir vatan savunmasıdır. Bu Recep Tayyip Erdoğan’ın şahsi bir meselesi ya da parti içi problemi değil; ülkemizin topyekûn bekasını ilgilendiren bir meseledir.

 

AK Parti’ye oy vermemiz ya da vermememiz, Erdoğan’ın politikalarını tasvip etmemiz ya da bu politikaların karşısında olmamız, bugün karşımızda duran tehlikenin boyutları göz önünde bulundurulduğunda hiçbir anlam ifade etmemektedir.

 

Türkiye’nin bu emperyalist kuşatmayı yarması için mücadele etmesi gereken en önemli cephe ekonomi cephesidir ve iktisadi olarak direnmemiz demek; vatan cephesinin bu kuşatmayı en sağlam şekilde göğüslemesi demektir.

 

Ülkemiz; Merkez Bankası’nın bağımsızlığından başlayarak, kendisine dayatılan bütün neoliberal öğretileri masaya yatırmalı ve Türk ekonomisini bunlardan arındırmalıdır. Serbest piyasa bir yalandan ibarettir ve bu yalan Türkiye’ye ciddi mana da kan kaybettirmiştir.

Türkiye’nin uygulanabilecek ve mümkün olduğunca geniş bir kesimin mutabakatı ile oluşturulmuş yeni bir kalkınma planı ortaya koyması ve bu plan etrafında milli bir beraberlik oluşturması da hayati önem taşımaktadır.

 

Bu mesele iktidar, muhalefet ayrımı olmaksızın ele alınmalıdır. Bir kalkınma planı etrafında birleşmek ve bunu en önemli milli dava haline getirmek hem dışarıda hem içeride ekonomiye duyulan güveni arttıracaktır.

 

Türkiye önünde duran ve çıkış yolunu gösteren bir pratiğe de sahiptir. 1923-1938 yılları arasında uygulanan kamucu ekonomi ile 46 fabrika inşa edilmiş, bu politikalardan uzaklaşmamız sonucunda IMF, Kemal Derviş’in ekonomi yönetiminde 2002 yılında “15 günde 15 kanun”u meclisimize dayatabilmiştir.

 

Burada belirtmemiz gereken diğer önemli bir konuda Türkiye’nin kesinlikle IMF ile anlaşmaması gerekliliğidir. Zira IMF Türkiye’ye borç vermek için pusuda beklemekte, bu sayede Türkiye’yi Doğu Akdeniz ve Suriye/Irak’ta milli çıkarlarından uzaklaştırabilme amacı taşımaktadır. “IMF sadece düşük faizle borç veren bir kuruluştur, dış politikanız ile ilgilenmez” gibi itirazlara da tabiri caizse kanmıyoruz.

 

Devlet öncülüğünde, planlı ve programlı bir üretim devrimi gerçekleştirebilme stratejimiz kadar önemli diğer bir husus da bu stratejiyi destekleyecek dış politika ihtiyacıdır.

 

Türkiye, İran ve Irak’ın kurduğu üçlü mekanizmanın ne kadar etkili olduğu Barzani’nin sözde referandumunda ortaya çıkmış, bu üç devletin ortaklık yaptıkları halde bölgede ABD’nin planlarının büyük bir başarısızlığa uğrayacağı görülmüştür.

 

Aynı şekilde her konuda olduğu gibi savunma ihtiyaçlarımız konusunda da sürekli sorun çıkaran ve kendi çıkardığı sorunlar üzerinden Türkiye’yi aklı sıra cezalandırmaya yeltenen ABD’ye karşı Rusya ile sürdürülen ilişkiler önem kazanmış, Artan Batı kaynaklı tehdide karşı Rus silah sistemleri Türkiye’nin elini güçlendirmiştir.

 

Şüphesiz Türkiye üzerine kurgulanan senaryoların esas panzehiri yüzde yüz milli üretim olmakla birlikte, şu an için Rusya’dan her ihtiyacımızı temin edebilecek ilişkiler kurmuş olmamız önemlidir.

 

ABD’nin ekonomik operasyonlarına karşı belki de en önemli karşı koyma alanı ise tarımdır. Zira gerek coğrafyamızın tarıma elverişli olması, gerek tarım sahasındaki kazancın geri dönüş hızının yüksek olması sebebiyle bu alana devletin hassasiyetle yaklaşması gerekmektedir.

 

Sonuç olarak; Türk Milli Devleti emperyalist saldırılara karşı direnmektedir ve bu direnişin zaferle sonuçlanacağı muhakkaktır. Türk Milletinin ekonomiyle terbiye(!) edilemeyeceğini anladığında ise ABD için çok geç olacaktır. Zira yeni bir dünya kuruluyor ve Türkiye’de orada yerini alıyor.

 

Bu yeni konumlanmanın ve değişen dengelerin içini bir üretim devrimiyle doldurduğumuzda, Türkiye’nin altını oymaya çalışan güçler pişman olacaklar; ancak biz bu devrimin itici gücü oldukları için kendilerine bir anlamda müteşekkir kalacağız.

Cevap Yazın