Dînî Radikalizm ve Yıkım

Radikalizm temelde bir dünya sorunudur. Sadece İslam Dünyası ve Müslümanlar değil bütün dünyanın onunla yüzleşmesi gerekir. Onun belli bir din, coğrafya veya medeniyet ile ilişkilendirmesi, tarihte aynı sorunu yaşamış ve hala yaşamakta olan diğer din, coğrafya ve medeniyetleri görmezlikten gelinmesi, zihin ve algı çarpıtmasından başka bir şey değildir. Böyle bir yaklaşım radikalizmi bir bütün olarak ortadan kaldırmaktan uzaktır.

 

 

 

Felsefe ve sosyal bilimler sözlüklerine bakıldığı zaman radikalizmin farklı şekillerde tanımlandığı görülmektedir. Ancak yapılan farklı tanımların ortak noktaları göze çarpmaktadır. Onlar; “bir düşünceyi amansız savunmak”, “muhalif düşünceleri yok saymak” ve bazen de isyan gibi “tahrip eden yollara başvurmak”tır. Batı’da ve Doğu’da radikalizmin tarihi, yapısı, nedenleri ve sonuçları hakkında önemli çalışmalar yapılmıştır. Burada radikalizm ile ilgili bütün konulara değinecek değiliz. Daha çok din/İslam’a dayalı radikalizmi kısaca ele alacağız. Dünyanın yaklaşık 20 yıldır en önemli gündem maddelerinden biri İslâmî radikalizmdir. Bu durumun birkaç nedeni vardır. Bu nedenlerin en önemlisi İslam’ı radikalizmle ilişkilendirmek ve onun imajını zedelemektir. Bu yüzden İslâmî radikalizm en çok İslam’a savaş açanların işine gelmektedir. Onların niyet ve amaçları bilinmektedir. Bu durum İslam Dünyası’nın bu sorunu derinlemesine ele almasına mani değildir. Çünkü bunun birinci derecede muhatabı İslam Dünyası ve Müslüman toplumlardır.

Radikalizmle ilgili önemli bir hususu belirtmek gerekir. Radikalizm günümüze veya İslam Dünyası’na has bir sorun değildir. Dünya tarihinin her safhasında ve farklı coğrafyalarda radikalizmle karşı karşıya gelinmiştir. Bu açıdan bakıldığı zaman radikalizm temelde bir dünya sorunudur. Sadece İslam Dünyası ve Müslümanlar değil bütün dünyanın onunla yüzleşmesi gerekir. Onun belli bir din, coğrafya veya medeniyet ile ilişkilendirmesi, tarihte aynı sorunu yaşamış ve hala yaşamakta olan diğer din, coğrafya ve medeniyetleri görmezlikten gelinmesi, zihin ve algı çarpıtmasından başka bir şey değildir. Böyle bir yaklaşım radikalizmi bir bütün olarak ortadan kaldırmaktan uzaktır. Çünkü hangi esaslara dayandığına bakılmaksınız radikal kültür, radikal zihniyet ve radikal icraatlar ortadan kaldırılmadığı sürece radikalizmin ortadan kaldırılması mümkün değildir.

Daha önce tekfirle ilgili bir makale kaleme almıştık. Tekfir kültürünün sadece bir gruba veya coğrafyaya ait olmadığını belirtmiştik. Başkasının hayat hakkını yok sayan her anlayışın özünde tekfirci bir anlayış olduğunu savunmuştuk. Radikalizmle ilgili de aynı durum söz konusudur. Aslında radikalizm, tekfir/ötekileştirme anlayışının doğal bir sonucudur. Kendini merkeze koyan, başkasının inanç, dünya görüşü, hayat ve düşünce hakkını yok sayan tekfirci bir anlayış, zorunlu olarak radikalizmi doğurmaktadır. Bu nedenle şiddet ve radikalizme karşı çıkmanın ve onu sınırlandırmanın ilk yolu “benmerkezci” anlayışların terk edilmesidir. Bir bütün olarak insanlığı hesaba katmayan, farklı din ve toplumların doğal haklarını yok sayan yaklaşımların neredeyse tamamı özünde benmerkezci anlayışlardır.

Haricilerden Kalan Miras: Tekfircilir

Radikalizm, tarih boyunca büyük yıkımlara neden olmuştur. Yüzyılların birikimi ile oluşan bilim, medeniyet, kültür ve ahlak onun yüzünden heba olmuştur. Birçok toplumun farklı bir radikalizm tecrübesi vardır. Ancak bütün radikal düşünce ve uygulamaların ortak noktaları bulunmaktadır. Bunların en önemlisi de “benmerkezcilik”, “ötekileştirme”, “yok sayma”, ve “belli bir düşünceyi zorla kabul ettirme”dir. İslam tarihinde radikalizm denildiği zaman ilk akla gelen Hariciler’dir. Onlar, Hz. Ali ve Muaviye arasında cereyan eden tahkim olayından sonra kendilerinden olmayan, kendileri gibi düşünmeyen herkesi tekfir etmeye başladılar. Onların can, mal ve hayat haklarını yok saydılar. On yıllarca terör estiren Haricilerin etkileri ve Harici zihniyeti asırlar boyu farklı isimler altında Müslüman toplumları etkilemeye devam etti. Onun İslam ümmetine bıraktığı en büyük miras tekfir kültürüdür. Bu kültür özünde ötekileştirmeyi barındırıyor. Ötekileştirme ve yok sayma anlayışı farklı dönemlerde ve farklı coğrafyalarda İslam ümmetinin en büyük sorunu haline geldi. Hz. Peygamber’in Medine’de tesis ettiği ve Hz. Osman’ın şehadetine kadar devam eden tahammül ve hoşgörü kültürü yerine dini ve siyasi ötekileştirme anlayışı hâkim olmaya başladı.

Tarihi kökleri Haricilere kadar dayanan İslâmî radikalizm, günümüze kadar varlığını sürdürdü. Günümüz İslam Dünyası’nda kendini merkeze koyan, başkasının can, mal ve düşünce haklarını yok sayan birçok radikal grup mevcuttur. Bunların başında DAEŞ ve El-Kaide gelmektedir. Bunlara benzer gruplar, İslam Dünyası ve İslâmî camialara çok büyük zarar vermişlerdir. Birçok açıdan hala zarar vermeye devam etmektedirler. Verdikleri en büyük zarar ise bütün dünyada İslam imajını zedelemektir. Böylelikle gerçek bir din ve güvenli bir manevi liman arayan sayısızca kişilerin İslam’la tanışmasına mani olmaktadırlar. Kuşkusuz bu durum, en fazla İslam ümmetinin kendine gelmesi ve özne olmasından endişelenen gayri İslami mihrakların işine gelmektedir. Bu açıdan bakıldığı zaman mevcut radikal İslami yapılar, İslam’a ve İslam ümmetine fayda vermek yerine zarar vermektedirler.

Ancak burada belirtmemiz gereken en önemli husus şudur; sözü edilen grupları ortaya çıkaran psikolojik, sosyolojik, siyasi ve fikrî unsurları tahlil etmeden onların tamamen sınırlandırılması mümkün değildir. Bu da Müslüman radikal gruplar ile birlikte diğer radikal grupları da görmeyi zorunlu kılmaktadır. Örneğin Filistin ve İsrail savaşında sadece Hamas ve diğer Müslüman radikal grupları görmek eksiktir. Bununla birlikte Yahudi radikal grupları da görmek gerekir.

Aksi takdirde yapılacak her yorum ve değerlendirme eksik kalacaktır. Afganistan’da sadece Taliban, El-Kaide’yi; Afrika’da sadece Boko Haram’ı görmek doğru değildir. Bununla birlikte oralarda on yıllardır devam eden Rusya, Amerika ve Batı’nın gayri insani uygulamalarını görmek zorunludur. Çünkü İslam karşıtı radikal unsurlar ve İslam ümmetine karşı uygulanan gayri insani uygulamalar, radikal İslâmî grupların ortaya çıkmasına zemin hazırlamaktadır. Radikalizm bir bütün olarak ortadan kaldırılmak isteniyorsa hepsini birlikte ele almakta fayda var. Aksi takdirde radikalizmle mücadele, bir zihin çarpıtması ve algı operasyonunun ötesine geçemeyecektir.

Radikalizmi Besleyen Kaynaklar

Bütün radikal grupları ele almak uzun bir çalışmanın konusudur. Burada kısaca İslâmî radikalizmin birkaç önemli nedeninden söz edebiliriz.

1) Siyasi Olaylar

Geçmişte ve günümüzde ortaya çıkan radikal hareketlerin nedenlerine bakıldığı zaman siyasi kargaşa ve belirsizlik ile radikalizm arasında ciddi bir ilişkinin olduğu görülecektir. Buna karşılık siyasi istikrarın hâkim olduğu, siyaset kurumunun toplumdan kopmadığı ve siyasetçilerin sorumluluklardan kaçmadıkları ortamlarda ise radikal eğilimler daha az olmuştur. Sözgelimi İslam tarihinde Hz. Peygamber döneminden Hz. Osman dönemine kadar Müslümanlar arasında radikal eğilimler neredeyse yoktur. Hz. Osman’ın şehadetinden sonra baş gösteren siyasi boşluk ve kargaşa, Hariciler’i ortaya çıkardı. Bunun gibi İslam tarihinin birçok safhasında siyasi istikrarsızlık ve kargaşanın yaşandığı yerlerde farklı isimler altında radikalizm baş göstermiştir.

Günümüz İslam Dünyası’nda da aynı durum söz konusudur. Radikal hareketlerin yeşerdiği coğrafyaların tamamında siyasi istikrarsızlık ve belirsizlik mevcuttur. Afganistan, Irak, Suriye ve Libya bunun en iyi örnekleridir. Bundan dolayı radikalizmden zarar gören toplumların ilk yapmaları gereken şeylerden biri, siyasi istikrarı sağlamak ve belirsizliği gidermektir. Bu yüzden birçok Ehl-i Sünnet âlimi, haklı gerekçelere dayansa bile siyasi istikrarı bozacak isyana cevaz vermemişlerdir. Çünkü istikrar bozulduktan sonra toplumun farklı kesimleri, radikalizm, yıkım ve anarşi ile yüz yüze kalmaktan kurtulamayacaktır.

2) Psikolojik, Sosyolojik ve Ekonomik Durumlar

Radikalizmin ortaya çıkmasını tetikleyen en önemli nedenler arasında psikolojik, sosyolojik ve ekonomik durumlar da vardır. Sağlıklı bir aile, toplum ve devlet yapısının bulunmadığı, iş fırsatlarının yeterli olmadığı, gelir dağılımının haksız olduğu, orta sınıfın zayıf ve az olduğu coğrafyalarda yaşayan bireylerin radikalizme eğilimleri daha yüksektir. Bunun birçok nedeni vardır. En önemlisi ise psikolojik, sosyolojik ve ekonomik sıkıntıların akıl, vicdan ve düşünmeyi ortadan kaldırmasıdır. Bu sorunlarla muhatap olanların sağlıklı düşünmeleri, mutedil yöntemlere başvurmaları ve doğru kararlar vermeleri beklenemez. Çünkü bu sorunlar birey ve toplumların akıl, ruh ve zihin dünyalarında ciddi bir baskı meydana getirmektedir. Radikalizm ise bunun dışa vurumu ve yansımasıdır. Araştırmalar, Daeş ve benzeri örgütlere katılan belli bir kesimin psikolojik sorunları yaşadığını ortaya koymaktadır. Onlara katılan üyelerin önemli bir kısmı, Afganistan gibi savaşın yaşandığı ve on yıllardır çocukların bomba sesleri ile uyandıkları bölgelerdendir. Bundan dolayı psikolojik, sosyolojik ve ekonomik sorunların hâkim olduğu coğrafyalar her zaman radikal hareketlere gebedir. Buna benzer bir durum Türkiye de vardır. Son bir asırdır ortaya çıkan birçok radikal sol ve İslâmî hareketler, Doğu ve Güneydoğu gibi diğer bölgelere göre az gelişmiş yerlerden eleman devşiriyorlar. Ancak ekonominin iyileşmesi ve yaşam kalitesinin artması sonucunda söz konusu hareketlere katılımın azaldığı görülmektedir.

ABD’de DAEŞ’de İslam Medeniyetine Düşman

Akıl, düşünce ve muhakemeden uzak eylemlerin amaçları farklı olsa da aynı sonuçları doğurmaktadır. Çünkü her hangi bir din, düşünce veya ideoloji hakkında radikalizme varacak düzeyde aşırı savunma ile aşırı düşmanlık aynı noktada birleşmektedir. Bunun en iyi örneği çağımızdaki İslam’la ilgili radikal anlayışlardır. İslam’a saldıran, onun isminden rahatsız olan, onu ortadan kaldırmak ve içini boşaltmak için her yolla tevessül edenler ile İslam adına terör estiren, önüne gelen herkesi tekfir edenlerin aslında İslam’la ilgili aynı anlayışa sahip oldukları ve aynı sonuçlara yol açtıkları görülmektedir.

Hepimizin malumu olduğu üzere Amerika; Irak, Afganistan ve Suriye’de İslam medeniyetine ait birçok eseri yok etti ve hala yok etmeye devam ediyor. DAEŞ’de aynı şeyleri yapmaktadır. Amerika’nın İslam ümmetinin hafızasını temsil eden kütüphanelerin yakılmasına göz yumduğu gibi DAEŞ’de bizzat yakıyor. Her ikisi de büyük düşünür ve filozofları (Kindi (ö. 252/866), Farabi (ö. 339/950), İbn Sina(ö. 428/1037), İbn Rüşt (ö. 595/1198), Sühreverdi (ö. 587/1191), İbn Arabî (ö. 638/1240), Molla Sadra(ö. 1050/1641) ve diğerlerini) İslam’a mal etmekten imtina ediyor. Bu benzerlik nereden kaynaklanıyor? Hiç düşündünüz mü?

Bunun asıl cevabı şudur: İslam’ı “teröre varacak” kadar “hamasetle savunan” ile onu engellemek için her türlü “akıl dışı uygulamalara” başvuranların gözlerden kaçan çok önemli ortak noktaları vardır. Çünkü “ifrat” ile “tefrit”, “aşk” ile “nefret”, “teslim” olmakla ile “saldırmak”, “aşırı titizlik” ile “vurdumduymazlık” doğurduğu sonuçlar bakımından aynı kategoride yer almaktadır. Buna örnek olarak Trump ve Bağdâdî verilebilir. Bu iki isimden biri “aşırı derece”de “İslam düşmanlığı”nı diğeri ise aynı derecede “İslam savunusunu” simgeler. En azından şu an dünyada böyle bilinir. Ancak ne Trump’ı sadece Amerika’da ne de Bağdâdî’yi sadece Irak’ta aramaya gerek vardır. Bu coğrafya her iki karakterle dolup taşmaktadır. Her din, düşünce ve ideoloji hakkında olduğu gibi İslam hakkında da her yerde Trump ve Bağdâdî’yi görmek mümkündür.

Bu iki karakter, birbirine tamamen zıt görünse de aslında her ikisinin de İslam’a bakış açıları aynıdır. Hatta bu ortak nokta, birisini “aşırı düşmanlığa” diğerini de “aşırı savunmaya” itmektedir. Şöyle ki, her ikisine göre de İslam, sadece “belli inanç esasları”, “ibadetler” ve “savaştan” ibarettir. Ancak inanç esasları birisine göre “akide” diğerine göre “hurafe”, ibadetler birisine göre “kulluk” diğerine göre “içi boş ritüel” ve savaş da birisine göre “cihat” diğer göre ise “işgal” ve “yıkım”dır.

Bu hususlar dışında her ikisi de bir bilim ve medeniyet projesi olarak İslam’ın sanat, edebiyat, felsefe, dil, tarih, hukuk felsefesi, siyaset, filoloji ve mantık gibi boyutlarını idrak etmemektedir. Bundan dolayı Amerika ve DAEŞ, Irak’a veya Suriye’ye girdiğinde İslam medeniyetine ait birçok tarihi ve kültürel eseri aynı oranda ve aynı acımasızlıkla yok etti. Her ikisinin İslam anlayışı aynı olduğu için bu eserleri İslam’a mal etmekten kaçınıyor. Her ikisi de müze, kütüphane ve tarihi yapıları dinamitliyor. Somut bir örnek verecek olursak her ikisi de İbn Rüşd, İbn Arabî, Sühreverdî, Molla Sadra ve İbn Sinâ gibi filozofları İslam medeniyetine mal etmekten imtina ediyor. Birisi İslam’ı bu zatlara yakıştırmıyor diğeri ise bu zatları İslam’a yakıştırmıyor. Kuşkusuz bu da her ikisinin İslam hakkındaki sathi, yüzeysel ve dar bakışını ortaya koymaktadır. Her ikisinin İslam anlayışı böyle olunca biri aklındaki İslam’ı herkese yaşatmak için “terör estiriyor” diğeri de böyle bir İslam’dan korunmak için “her türlü hakaret ve yanlış uygulamalara” başvuruyor. Dolayısıyla gerek teröre varacak düzeyde İslam’ı aşırı savunanlar gerekse bütün “akıl dışı uygulamalara” başvuracak düzeyde ona saldıranların yaptıkları en büyük hata İslam’ı sadece belli ritüellere dayanan bir din olarak görmeleridir. Oysa İslam, sadece bir din değil aynı zamanda sanat, edebiyat, felsefe, tasavvuf, hikmet, tarih, dil, kelam ve filolojidir.

Sonuç olarak şunu diyebiliriz; radikalizm bir dünya sorunudur. Onu İslam veya Müslümanlara has kılmak kara propagandadır. Onun İslam Dünyası’nda neşvu nema bulmasının siyasi, psikolojik, sosyolojik, ekonomik ve fikri nedenleri vardır. Bunların tamamı birlikte değerlendirilmediği sürece onun ortadan kaldırılması veya azalması mümkün değildir. Modern dünyada İslami radikalizmle mücadele ettiklerini iddia edenlerin birinci derecede onun müsebbibi olduklarını görmek gerekir. İslam Dünyası ve Afrika’daki icraatları radikalizme en uygun zemini sağlamaktadır.

Cevap Yazın