Başkanlık Sisteminde Revizyon

Başkanlık sistemi tartışmaları sırasında vaad edilenlerle, uygulama örtüşmeyince, sisteme yönelik eleştiriler artmaya başladı. Muhalefet parti liderleriyle görüşülüp, geniş tabanlı bir uzlaşma sağlanarak parlamenter sisteme geri dönülmesi dahi dile getirildi. Cumhurbaşkanı, başkanlık sisteminden geriye dönüşün mümkün olmadığını, sistemde revizyona gidilebileceğini söyledi. Sistemde aksaklıkların farkına varılması son derece önemlidir.

Türkiye’de parlamenter sistemin kökleri, 1876 yılına kadar uzanıyor. 1875 tarihli Fransa Anayasası ile 1831 tarihli Belçika Anayasası örnek alınarak hazırlanan 1876 anayasası, parlamenter sistemin başlangıcı olarak kabul ediliyor. İstanbul’un işgalinden sonra meclisin Ankara’ya taşınmasıyla, bütün yetkiler mecliste toplanıyor. 1924, 1961, 1982 Anayasasında, parlamenter sistemin benimsendiğini görüyoruz. 16 Nisan 2017 tarihinde yapılan referandumda, Cumhurbaşkanlığı sistemi kabul edilmiş, siyasi tarihimizde yeni bir sayfa açılmıştır.

AK Parti, referandumdan önce yayınladığı kitapçıkta, başkanlık sisteminin kabulüyle bütün sorunların biteceğini vaad ediyordu. Başkanlık sistemine geçtikten sonra her şeyin güllük gülistanlık olmadığı, sosyal, siyasal, ekonomik, hukuki krizlerin devam ettiği görüldü. Türkiye’deki Başkanlık sisteminin uygulamasının, diğer ülkelerden farklı olduğu ortaya çıktı. Mevcut sistemi Başkanlık sistemine uygun hale getirmemiz gerekirken, Başkanlık sistemini kendimize benzettik. Yörünge Dergisi’nin Mayıs ayında çıkan sayısında, “Toplum ittifakları benimsedi mi?” başlıklı yazımda, “dünyadaki başkanlık sistemi uygulamasıyla Türkiye’deki başkanlık sisteminin örtüşmediğini, bizdeki başkanlık sisteminin kurgusunda hata olduğunu” yazmıştım. Başkanlık sisteminde Başkanın, seçmenlerin yarıdan fazlasının oyunu alması gerekiyor. Birinci turda hiçbir aday salt çoğunluğu sağlayamazsa, en fazla oy alan iki aday ikinci turda yarışıyor, en fazla oyu alan Başkan seçiliyor, bir sonraki seçime kadar -kesintisiz olarak- ülkeyi yönetme hakkına sahip oluyor. İlk turda, adayları ilk ikiye giremeyen siyasi partilerin seçmenleri, ikinci turda, iki adaydan birine yöneliyor.

Başkan, başka partilerden gelen oylarla (destekle) ikinci turda %50 barajını aşıyor. Başkanlık sisteminde siyasi partilerin amacı birinci turda kendi adayını seçtirmek olduğundan, birinci turda başka partilerle ittifaka gerek duymuyor. İlk turda adayları ilk ikiye giremeyen partilerin ikinci turda da başka partilerle ittifak yapmasının da mantıklı bir açıklaması bulunmuyor.

İki turlu başkanlık seçimlerinde ittifak, sandıkta gerçekleşiyor. Adayları ikinci tura kalamayan siyasi partilerin seçmenleri, ikinci turda kendi siyasi çizgisine en yakın gördüğü adaya oy veriyor. Bu seçmenlerinin kime oy verdiği bilinemediğinden, başkana verilen oylar, aynı zamanda başkanın siyasi partisine verilmiş oluyor.

Başkanlık sisteminde ittifak, ikinci turda ve seçmenler tarafından (sandıkta) gerçekleştiği halde, Türkiye’de seçimlerden önce siyasi partilerin ittifakına tanık olduk. 24 Haziran’da ilk başkanlık (ve parlamento) seçimine ittifaklarla girdik. Ak Parti ve MHP “Cumhur ittifakını”, CHP, İP, SP, DP “Millet ittifakını” kurdu. İlk başkan, birinci turda, Cumhur ittifakının oylarıyla seçildi. Başkanlık seçimi ikinci tura kalsaydı, birinci turdan önce kurulan ittifaklar ikinci turda da devam edecekti.

Başkanlık seçimi için kurulan ittifaklar milletvekili seçimlerinde de belirleyici oldu. 1983 yılından itibaren uygulanmakta olan %10 seçim barajının devre dışı kalmasıyla %1-2 oy alan siyasi partiler bile mecliste temsil imkanına kavuştu. Parlamenter sistemde, tek başına iktidara gelemeyen siyasi partilerin, hükümet kurabilmek için diğer partilerle uzlaşması gerekiyor. Bu sistemde, küçük partiler dahi bir araya gelerek hükümet kurabiliyor.

Başkanlık sisteminde başkan toplumun yarıdan fazlasının oyunu aldığından, parlamenter sistemdeki gibi siyasi partiler arasında uzlaşmaya ve koalisyona gerek kalmıyor. Bu sistemde, toplumun yarıdan fazlasının desteğini alabilecek adaylar önem kazanıyor. Toplumun beklentilerine en uygun aday, birinci turda kazanamasa bile ikinci turda, diğer partilerin seçmenlerinin vereceği oylarla başkan seçilebiliyor. Referandumdan önce, geçmiş dönemlerde kısa ömürlü koalisyon hükümetleri, siyasi gerilimler, kavgalar, milletvekili transferleri, ekonomik istikrarsızlıklar, başkanlık sisteminin gerekçesi olarak gösterilmişti. Başkanlık sistemine geçildikten sonra, 24 Haziran ve 31 Mart seçimleri, (seçimlerden önce kurulan ittifaklar) koalisyonları daimi hale getirdi. Cumhurbaşkanı, (müttefiki) MHP’nin desteğiyle seçilirken, mensubu olduğu parti, mecliste çoğunluğu kaybetti.

Ak Parti ile MHP yollarını ayırsa, yasama ile yürütmenin karşı karşıya gelmesi kaçınılmaz görünüyor. Parlamenter sistemde de yasama ile yürütme karşı karşıya gelebilir. Ancak bu sistemde meclis içinden başka hükümetler çıkabilir, uzlaşma sağlanamazsa seçimle bu kriz aşılabilir. Başkanlık sisteminde, yasama ve yürütme arasında çıkabilecek krizi önleyecek bir mekanizma bulunmuyor. Başkanın veya meclisin alacağı seçim kararı da bu krizi çözemeyebilir. Başkanın partisinin yasama organında azınlıkta kalması, bu sisteme yönelik en ciddi tehdittir. Başkanlık sistemi gözden geçirilirken, bu sorunun ele alınması ve öncelikle çözüme kavuşturulması gerekiyor.

Sisteme Zamanında Müdahale Şart

Başkanlık sistemi tartışmaları sırasında vaad edilenlerle, uygulama örtüşmeyince, sisteme yönelik eleştiriler artmaya başladı. Muhalefet parti liderleriyle görüşülüp, geniş tabanlı bir uzlaşma sağlanarak parlamenter sisteme geri dönülmesi dahi dile getirildi. Cumhurbaşkanı, başkanlık sisteminden geriye dönüşün mümkün olmadığını, sistemde revizyona gidilebileceğini söyledi. Sistemde aksaklıkların farkına varılması son derece önemlidir. Bu sorunların derhal ele alınıp çözümlenmesi gerekiyor. Zamanında müdahale edilmediği takdirde ileride çözümü daha zor olabilir.

Yeni bir Anayasa: Türkiye’de Başkanlık sisteminin kurgusunda hata olmakla birlikte, sorunların önemli bir kısmı, mevcut sistemden kaynaklanıyor. Yürürlüğe girdiği tarihten itibaren Anayasanın birçok maddesinde değişiklik yapılması, darbenin izlerini silememiştir. 1982 anayasasının alameti farikası “vesayet” olup, anayasanın vesayetçi vasfı hala devam etmektedir.

Türkiye’nin dış politikası, güvenlik konsepti, MGK tarafından belirleniyor. Yasama organının çıkaracağı kanunları, Anayasa Mahkemesi denetlemeye devam ediyor. Meclisin çıkaracağı kanunu Anayasa Mahkemesi’nin uygun bulması gerekiyor. Parti kapatmanın şartları zorlaştırılsa da, Anayasa Mahkemesinin parti kapatma yetkisi devam ediyor. Türkiye’deki üniversiteler, YÖK tarafından denetleniyor. Radyo ve TV’ler RTÜK tarafından denetleniyor. Yüksek Askeri Şura’nın bazı tasarrufları yargı denetimi kapsamına alınsa da, görevine devam ediyor. HSYK’da önemli değişiklikler yapılsa da, HSK’nın hakim ve savcılar üzerindeki vesayeti devam ediyor.

Meslek kuruluşlarının, serbest meslek mensupları üzerindeki vesayeti devam ediyor. Vesayet kurumları gücünü, doğrudan doğruya anayasadan alıyor. Bu kurumların anayasadaki dayanakları kaldırılmadan kuruluş yasalarında yapılacak değişiklikler sorunu çözmüyor.

Demokrasilerde bu kurumların benzerlerine ihtiyaç olsa bile, vesayetin izlerini silmek için, eski isimleri terk etmek gerekiyor. Anayasanın baştan sona yenilenmesi, “yeni bir anayasa” gerekiyor. Yeni bir anayasa yapmayı başaramadığımız takdirde, on beş yılda kaldırılabilen yasaklar, yasakçı bir başkanla (hükümetle), bir yıl içinde eski haline dönebilir. Ak Parti bu milleti darbe anayasasıyla yönetilme ayıbından kurtarmalıdır.

Denge ve Denetleme mekanizmalarına ayar: Başkanlık sisteminin denge ve denetleme mekanizmaları, parlamenter sistemden farklıdır. Parlamenter sistemde hükümet (yürütme) meclisin içinden çıktığından, meclis tarafından denetlenmektedir. Hükümete güvenoyu veren, yetki veren meclis, yetki verdiği organı (hükümeti), meclis araştırması, meclis soruşturması, güvenoyu, gensoru gibi mekanizmalarla denetlemektedir. Parlamenter sistemde yasama ile hükümet iç içe geçmiş olduğundan, gerçek bir kuvvetler ayrılığından söz edilemez. Başkanlık sisteminde ise başkanı seçme (görevlendirme) ve denetleme yetkisi halka ait olduğundan, yasamayla organik bağı kalmadığından, gerçek bir kuvvetler ayrılığı söz konusudur. Yasama organı yasa yapacak, Başkan da (hükümet de) yasaları uygulayacaktır. Başkanlık sistemi, Türkiye’de birçok hukukçunun ve siyasetçinin ezberini bozdu, aklını karıştırdı. Hükümetin icraatlarının denetimsiz kaldığını, cumhurbaşkanının tarafsızlığını yitirdiğini öne sürdü. Parlamenter sistemde yürütme erkini temsil eden Cumhurbaşkanı ve Başbakan sıfatının, Başkanlık sisteminde aynı kişide toplanmasını (ve hükümetin başının -başkanın- tarafsız olamayacağını) anlayamadı.

Bir örnekle ifade etmek gerekirse, otomatik vitesli araçlarda debriyajın olmamasını eksiklik olarak niteledi, yel değirmeninin suyunun nerede olduğunu sordu. Parlamenter sistemde yasama organına denetleme yetkisi verilmesi, bu sistemin doğal sonucudur. Yasama organı hükümeti istediği zaman düşürebilir. Başkanlık sisteminde Başkan yetkiyi (meclisten değil) halktan aldığından, hesabı halka vereceğinden, meclise denetleme yetkisi verilmesi anlamsızdır. Devletin yasama, yürütme ve yargı yetkilerinin tek elde toplanması, hak ve özgürlükler açısından ciddi bir tehdittir. Tarih bunun acı örnekleriyle doludur. Kuvvetler ayrılığının uygulanmaya başlamasıyla bu tehdit azalmıştır. Kuvvetler ayrılığı, erkler arasında eşitliğe ve özerkliğe dayanır.

Erklerin birbirlerinin alanına tecavüz etmemesi gerekir. Cumhurbaşkanının, yasa ile düzenlenen konularda kararname çıkarmaması anayasanın gereğidir. Yabancı para ile kararlaştırılan kira sözleşmelerinin Türk Lirasına çevrilmesi konusunda çıkarılan kararname, kamuoyunda tereddütlere sebep olmuştur. Borçlar Kanunu’nun ilgili maddesinde değişiklik teklifinin Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM)’ne sunulmasıyla bu sorun çözülmüştür. Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin sınırları kesin hatlarla belirlenmelidir. Kuvvetler ayrılığı sisteminde yasama kanunları yapacak, yürütme kanunları uygulayacak, yargı da uygulamanın hukuka uygun olup olmadığını denetleyecektir. Görüleceği üzere denetleme görevi yargıya verilmiştir. Yargı, belli güvencelere sahip olursa bu görevini yerine getirebilir. Yargı bağımsızlığına yönelik eleştiriler dikkate alınarak, kuvvetler ayrılığı tahkim edilmelidir.

Yeni bir seçim sistemi: Parlamenter sistem prensip olarak daha fazla temsile, Başkanlık sistemi ise istikrara dayanır. Türkiye’de Başkanlık sisteminin, istikrar için tercih edildiğini söyleyebiliriz. Amaç istikrar ise, seçim sisteminin de bu amaca uygun olması gerekir. Bu amaca en uygun sistem, dar bölge seçim sistemidir. İngiltere’de başarıyla uygulanan bu sistem, 2010 yılına kadar (70 yıl boyunca) birinci partiyi tek başına iktidara getirmiştir.

650 seçim çevresine bölünen bu sistemde, her seçim bölgesinden 1 milletvekili seçilmektedir.

Bu seçim sistemine yönelik eleştiriler üzerine 2011 de referanduma sunulmuş, değişiklik talebi halkın üçte ikisinin oylarıyla reddedilmiştir. Türkiye 600 seçim bölgesine ayrıldığında, Türkiye genelinde en fazla oyu alan parti milletvekillerinin büyük çoğunluğunu kazanacaktır. (1946-1957 arası, liste usulü çoğunluk gibi) Türkiye 300 seçim bölgesine ayrıldığında, bu sistem iki partiye yarayacak, ikinci partiye biraz daha fazla avantaj sağlayacak, “temsilde adalet” devre dışı kalacaktır. Türkiye’deki başkanlık sistemi için en uygun model, her seçim bölgesinden 3 milletvekilinin seçileceği “daraltılmış bölge” seçim sistemidir. Bu sistem, anayasadaki “yönetimde istikrar ve temsilde adalet” ilkesine uygun düşüyor. (67.madde) Anayasa Mahkemesi de seçimlerde “yönetimde istikrara” vurgu yapıyor.

Böyle bir seçim sisteminin kabulü, toplumun çoğunluğunun desteklediği siyasi partileri ve adaylarını öne çıkarır. Bu sistemde milletvekili kazanabilmek için %20’den fazla oy gerektiğinden, (%10) seçim barajına da gerek kalmaz. Siyasi partiler başarılı olabilmek için, her seçim bölgesinde, halkın değerleriyle en uyumlu kişileri aday göstereceğinden, “halkın iradesi” sandığa yansımış olur.

Siyasi partiler, halkın benimsemediği ideolojilerin temsilcilerini, lider ve parti kontenjanından meclise taşıyamaz. Bu sistemde adayların lidere veya partiye sadakatleri değil, nitelikleri öne çıkacak, ittifaklara da gerek kalmayacaktır.

Türkiye milletvekilliği: Türkiye’de zaman zaman gündeme gelen hususlardan biri de “Türkiye milletvekilliği”dir. Bu konuyu, DYP-SHP koalisyon hükümeti döneminde Tansu Çiller gündeme getirmiş, milletvekili sayısı, 100’ü Türkiye milletvekili olmak üzere 450’den 550’ye çıkarılmıştır.

Bir ihtiyacı karşılamak amacıyla değil,

Turgut Özal’ın 1987 seçimlerinde uyguladığı, “aldığı oyun çok üzerinde milletvekili kazanma” kurnazlığıyla yapılmıştır. Anayasa Mahkemesi, milletvekilleri arasında ayırıma sebebiyet verdiği gerekçesiyle Türkiye milletvekilliğini iptal etmiş, 100 milletvekilini seçim bölgelerine göre dağıtmıştır.

Bu konu, 19 Ekim 2011 de çalışmalara başlayan Anayasa Uzlaşma Komisyonu çalışmaları sırasında da gündeme gelmiş,

AK Parti’nin Türkiye milletvekilliği önerisi komisyon tarafından kabul edilmiştir. Bazı ülkelerde senato ve parlamento, ulusal meclis-federal meclis gibi iki ayrı meclis ve farklı statüde senatör ve milletvekilleri olsa da, bu yapılar, ülkelerin, tarihi, sosyal, siyasi tecrübelerin ürünüdür.

1960 darbesini gerçekleştirenler de, 1961 Anayasası’yla iki meclisli sistemi denemiş, halkın oylarıyla seçilen TBMM’nin yanına, darbeyi gerçekleştiren MBK üyelerinin doğal üye olduğu ikinci bir meclis (senato) eklemişlerdir.

TBMM’yi kontrol, darbeyi gerçekleştirenleri ödüllendirmeye yönelik bu meclis (senato) toplumsal bir ihtiyacın ürünü olmadığından 1980’e kadar devam etmiş, 1982 anayasası Senatoya yer vermemiştir. Tek devletin, tek milletin, tek bayrağın egemen olduğu ülkemizde, birden fazla meclisin ve farklı statülerde milletvekilliğinin, tarihi, siyasi, sınıfsal ve kültürel bir temeli bulunmamaktadır. Aynı mecliste iki farklı statüde milletvekili olmaz. Yürütme organında iki başlılık ne kadar sorun ise yasama organında iki başlılık da o kadar sorun demektir.

Seçimlerde bozulan dengenin onarılması: Siyasi tarihimizde, genel seçimler ve yerel seçimler 4 yılda bir ve iki seçim arasında 2 yıl ara olduğu için, seçimler çakışmıyordu. 1995 yılında yerel seçimlerin, 2007 yılında da milletvekillerinin görev süresinin 5 yıla çıkarılmasıyla, genel seçimler ile yerel seçimler arasındaki makas kapanmaya başladı.

2017 yılında Başkanlık sistemine geçildikten sonra, yerel seçimler ile genel seçimlerin aynı yıl (2019) içinde yapılması gerekti. Cumhurbaşkanı ve milletvekili seçiminin öne alınması, iki seçimin birlikte tartışılmasına engel olamadı. Genel seçimler ile yerel seçimlerin mantığı (ratio legis), dinamikleri farklı olduğundan, bu seçimler arasında en az 2 yıl olması gerekir.

Peş peşe seçim yapılması da, seçimler arasında 4,5 yıl boşluk olması da doğru değildir. Seçimlere uzun süre ara verilmesi, halkın yönetime katılma hakkını kısıtlamaktadır. Halk, en geç iki yılda bir sandığa giderek, oy kullanmalı, merkezi veya yerel yönetime karne vermelidir. Önümüzdeki seçimler de 8,5 ay arayla yapılacağından, seçim süreleri yeniden düzenlenmelidir.

Cumhurbaşkanı ve milletvekillerinin görev süresi 6 yıla çıkarılıp, iki yılda bir meclisin üçte biri yenilenmek suretiyle, bozulan denge düzeltilebilir. Parlamenter sistemde, tek başına iktidar mümkün olmadığında, birden fazla parti bir araya gelerek hükümet kurabiliyor. Koalisyon ortakları arasında derin çatlaklar meydana gelirse siyasi partiler çoğu kere halkın hakemliğine (seçime) başvuruyor.

Başkanlık sisteminde ise Başkan, bir sonraki seçim dönemine kadar seçildiğinden, seçimin erkene alınması gerekmiyor. Yeni anayasada, seçimin ne zaman yapılacağı belli olmalıdır. Başkanlık sisteminde meclis sadece yasama faaliyetinde bulunacağından, milletvekili sayısı azaltılmalı, 400’e indirilmelidir. Toplum, kamuda fazla kişinin istihdam edilmesini, kaynak israfı olarak görüyor. Kaynak israfını önlemede kamunun öncülük yapması gerekir. Ayrıca, daha fazla sayıda milletvekili, daha parçalı meclis demektir.

Daha çok demokrasi, daha çok özgürlük: Başkanlık sisteminin sağlıklı bir şekilde işlemesi için, mevzuatın baştan sona taranarak, anti-demokratik hükümlerin ayıklanması gerekiyor. Tarama sürecine, siyasi partilerden başlamak gerekiyor. Siyasi Partiler, demokratik sistemin temel yapı taşlarıdır.

1982 Anayasasının 68/2 maddesinde; “Siyasi partiler, demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır” denilmiştir. Siyasi partilerin işleyişi, 22.04.1983 tarih ve 2820 sayılı kanunla düzenlenmiştir. Bu kanun, aday belirlenmesini dahi partilerin takdirine bırakmıştır. Parti tüzüğü ön seçime gerek görmemişse, parti yönetiminin takdirine bırakmışsa, aday buna göre belirlenecektir. Yargıtay Başsavcılığı’nın, Sayıştay’ın denetimleri yetersizdir.

 

Kanunda açıkça “ticaret yasağı” olmasına rağmen, bir parti, banka yönetim kuruluna üye gönderebilmektedir. 31 Mart’ta İstanbul seçimleri, seçim sisteminin güvenli olmadığını ortaya çıkarmıştır. Sadece İstanbul’da 320 bin oyun geçersiz sayılması vahim bir durumdur. Seçim sisteminin aksayan yanları düzeltilerek, güvenli hale getirilmeli, pilot bölgelerde makine ile oy sayıma geçilmelidir.

Hukuk Sisteminde Köklü Reform

Hukuk sistemimizde de köklü bir reform gerekiyor. Geçtiğimiz ay açıklanan geniş kapsamlı Yargı Reformu Strateji Belgesi, yargıda sorunların ciddi boyutta olduğunu gösteriyor. Sorunların başında yarım milyon kişiyi kapsama alanına alan “FETÖ ile mücadele” geliyor.

Bu örgütün, çalıntı sorularla devletin bütün kurumlarının kılcal damarlarına kadar sızdığı bilindiği halde, devlet bu mücadeleyi, ısrarla, kamu görevlileriyle yürütmeye çalışıyor. FETÖ ile mücadele birimlerine atanan birçok kişinin FETÖ’cü olduğu ortaya çıkmasına rağmen, yerine, başka bir kamu görevlisi atanıyor.

 

Şikayetler azalmıyor, artarak devam ediyor. FETÖ ile mücadelenin, aralarında (FETÖ’nün hedefinde olan) STK temsilcilerinin ve kamu görevlilerinin de bulunacağı “yerel komisyonlar” tarafından yürütülmesi gerekir. İnceleme kaynağında yapılırsa, yanlışlık ihtimali en aza iner, büyük balıkların tespiti daha kolay olur. Bir suç işlendiğinde, toplum farklı tepkiler veriyor.

Bir kısmı suçu eleştirirken bir kısmı cezayı az buluyor. Suç tipleri ve cezalar sürekli tartışma konusu yapıldığına göre, suç ve ceza adaleti için kapsamlı bir çalışma yapılması gerekiyor. Bireylerinin yaşam tarzlarına, inançlarına, kıyafetlerine, sözlü veya fiili müdahalede bulunanlar için yaptırımların caydırıcı hale getirilmesi gerekiyor.

Adım adım hukuk devletine: Yürürlükte bulunan Anayasaya göre, bundan sonraki seçimin, 25 Haziran 2023 tarihinde yapılması gerekiyor. Bu da (yaklaşık) dört yıl boyunca seçim yapılmayacağı anlamına geliyor. Ak Partinin bu dört yıllık süreyi çok iyi değerlendirmesi, sistemin aksayan yanlarını tespit edip, onarması gerekiyor.

Ekonomik sistemi, saldırılara karşı daha dayanıklı hale getirmesi, toplumun ekonomik ve refah düzeyini artırması gerekiyor. İfade özgürlüğü önündeki bütün engelleri kaldırması, adalete olan güveni tesis etmesi gerekiyor. Savunma alanındaki başarılarını, terörle ve terör örgütleriyle mücadeleyi kararlılıkla devam ettirmesi gerekiyor.

İslam ahlakının evrensel kodlarına dönerek, kibrin yerine tevazuyu, israfın yerine tasarrufu, kabalığın yerine hilmi, umursamazlığın yerine ilgiyi, şatafatın yerine sadeliği, gücün yerine adaleti, vs. ikame etmesi gerekiyor. Bütün bunları “hukuk devleti”nin sınırları içinde yapması gerekiyor.

Kuruluşunun yüzüncü yılında, Türkiye’yi küresel bir aktör haline getirmesi gerekiyor. Bütün bunları, seçim kazanmak için değil, “Türkiye için” yapması gerekiyor. Türkiye’yi bir adım ileri taşıyanların hizmetlerini halk zaten karşılıksız bırakmıyor.

Cevap Yazın