“İslamilik İndeksi”nin Ülkemizdeki Bazı Yansımaları

Mayıs ayında açıklanan 2018 yılı indeks verilerini Karar gazetesi, “İslâm Âlemini Utandıran Liste” manşetiyle duyurdu. Gazete, “İslâmîlik İndeksi”nde Türkiye’nin gerilediğini, Yeni Zelanda’nın ilk sıraya oturduğunu vurgularken aynı zamanda “dünyanın en huzurlu ve mutlu ülkeleri listelerinde de ilk sıralarda yer alan Yeni Zelanda, Kanada ve Kuzey Avrupa ülkelerinin en İslami ülkeler listesinde de ilk sıralarda olmasının bu sonucu doğruladığı” yorumuyla da indeks verilerine güvenini teyit ediyordu.

Söz konusu manşetin akabinde bazı Karar yazarları bir taraftan içinde bulunduğumuz sefaletten dem vurup, indeksin verilerinden hareketle kendimize çekidüzen vermemiz gerektiği yönünde yazılar yazarken diğer taraftan da görebildiğim kadarıyla indeksin meşruiyetini sorgulayan muhalif en kapsamlı yazının sahibi olarak ismimi anmadan yazıma eleştiriler yöneltiyorlardı.

Yazarlardan biri indeksi “küresel bir proje” olarak tanımlamama içerlemiş, “oğlum” gibi hiçbir indekse sığmayacak edep sınırlarını zorlayan ifadelerle şahsımı “utanmazlık”la ve “proje” olmakla itham ederek yazısını, “Projeyse proje. Faydalı proje. ‘Müslüman’ diye anılan ülkelerin siyasilerinin, yöneticilerinin, bürokratlarının, sözüm ona eşrafının yaptıkları kötülükler daha fena proje” diyerek tamamlamış.

Gazetenin bir diğer köşe yazarı hocamız ise yazımdan bazı alıntılar yaparak şu değerlendirmede bulunmuş:

Gerek İslâmî gerekse bilimsel açıdan kayda değer kıymeti bulunmamasına rağmen bu indeksin bilhassa Müslümanlar arasında bunca ilgi ve alaka görmesi izahı gereken bir hususturdiye başlayıp,Kanaatimizce bunun en önemli sebeplerinden biri, özellikle 19. yüzyıldan itibaren aydınlarımızda zuhur eden Batı’ya karşı hayranlık ve aşağılık duygusudur…şeklindeki tespit/teşhis ifadeleriyle meseleyi bir çırpıda izah ettiğini sanan zihniyet hariç, aklıselim ve sağduyu sahibi hemen hiçbir Müslümanın söz konusu indeksi “İslâmîlik konusunda dibe vurduğumuzun resmi” olarak görmemesi pek mümkün değildir.”

Akabinde hocamız yaşadığımız toplumsal dini ve ahlakî sorunlardan örnekler vererek yazısını sürdürmüş, ulemanın “‘insan hakları, özgürlük, cinsiyet ayırımcılığı, sosyal adalet’ gibi daha geniş tabanlı konuları gündeme taşımakta isteksiz” davrandığını ilave ederek “İslâmîlik liginde niçin küme düştüğümüz”ü tahlil etmiş.

Hâlbuki biz, meselenin “bir çırpıda” halledilemeyecek kadar köklü ve mesuliyetin öncelikle kendimizde olduğuna dair şu ifade ve değerlendirmelere de yer vermişiz:

“Modern dönemde Müslüman toplumlardaki çok yönlü yozlaşmanın ve sefaletin sebebi, öncelikle Müslümanların Batı’nın son yüzyıllarda gerçekleştirdiği atılım ve değişimler karşısında yaşadığı itikadi, zihni, ahlaki, tarihi ve kültürel parçalanma ve buhrandır. Aslında Batı’nın, Müslümanlar üzerindeki tahakkümünün, güç ve kudretinin sebebi de maddi ve teknolojik üstünlüğünden evvel yine Müslümanların bahsi geçen zaaflarıdır. Müslüman toplumların kendilerine mahsus tarihi, dini iddia ve davalarından vazgeçerek bütünüyle Batı merkezli küresel sisteme entegre olacak şekilde dönüşmesi, gerçekçi bir çözüm olarak görünse de hakiki bir çözüm değildir. Bu durumun, Müslümanım diyenlerin dünyadaki sefaletine ebedî olan ahiret hüsranını da ilave etmekten başka sonucu olmayacaktır.”

Aynı gazetenin bir diğer yazarı, “Rasulullah’ın yanına yakışır Müslüman”ı indekse atıfla tanımlarken şu cümleleri kurmuş:

İslam’ın sunduğu insani değerlerle farklı toplumların hangi ölçüde buluştuğunu ortaya koyan  araştırma… Diyelim o değerler Yeni Zelanda’da daha çok, şu veya bu İslam ülkesinde daha az gözüküyorsa, İslam toplumlarının İslam’la ilişkisinde bir sorun var demektir.

Öyle anlaşılıyor ki yazar, İslâm’ın sunduğu değerleri “insanî değerler”le buluşturuyor ve bu “İslâmî değerlerin” gayrimüslim toplumlarda daha çok olabilmesini mümkün görüyor.

Yeni Asya gazetesinin bir yazarı ise “İslâmîlik İndeksi”ni organize eden Amerika merkezli İslâmilik Vakfı’nı, “Teknoloji ve iletişimin ‘global köy’ haline getirdiği dünyadaki ülkeleri demokrasi, özgürlükler, hukukun üstünlüğü, şeffaflık gibi konularda objektif ve evrensel kriterlere göre değerlendirip, bir anlamda her ülke için ‘karne’ hazırlayan bağımsız kuruluşlardan biri” olarak tanımlıyor. Sonuçta indeksin değerlendirdiği alanlarda “İslam’ın gereklerini Müslüman olmayan ülkelerin daha iyi yerine getirdiği” sonucuna ulaşıyor. Said Nursi’ye de atıfla, “Gayrimüslimlerin, dinimizin getirdiği değerleri sahiplenerek, kâinat kitabını ve fıtratı da çok iyi okuyarak ilerlediğini Müslümanların ise İslam’ın özünden uzaklaştıkları, istibdat rejimlerinin pençesinde manevî ve ahlâkî değerlerini kaybettikleri için bu hale düştüklerini”, çıkış yolunun “iman ve hürriyet” olduğunu ifade ediyor.

T24 internet gazetesinde “İslâmîlik İndeksi”nin sonuçlarını değerlendiren bir başka yazar “Saray İslamı”yla maruf Erdoğan Türkiyesi, AKP’nin Yeni Türkiyesi kaçıncı sırada” diyerek başlıyor ve yazısını şöyle bitiriyor:

İktidarın adını ‘İslam’ koydunuz! İşte böyle olunca Müslümanlığınız, ilk 40’ta yoksunuz! İstediğiniz kadar imam-hatip açın, Kur’an kurslarına 4-6 yaş arası 150 bin tüyü bitmemiş çocuğu doldurun; okullara Kur’an, Siyer, akaid-ahlâk dersi koyun; dinî tedris ve telkini anaokullarına kadar indirin. Yine de İslam’dan sınıfta kalıyorsunuz! Kalırsınız. Dindar değil ‘dinbaz’sınız çünkü.

Böylece yazar diğer bazı yazıların ima ettiği indeksin siyasi bağlamını doğrudan dile getirmiş oluyor. Aynı yazar “İlk 10’daki gayrimüslim ülkelerin, ‘Dâr’ül-Harb memleketlerin, İslami normları, beklentileri, idealleri karşılama yetkinlikleriyle ‘İslamlık’ta’ başını alıp gittiğini, Müslümanları geride bıraktığını, ‘Diyar-ı Küffar’ın, İslam’ın nurlu ufuklarına” açıldığını ifade ederek meselenin dini boyutunu gündeme getiriyor. Sonuçta Müslümanlara örnek alacakları İslâm anlayışlarını da söyleyerek, aslında İndekste açıkça ifade edilmeyen hedefi dile getirmek suretiyle projeyi, “Müslüman vatandaşlarına yönelik ırkçı katliam karşısında insani duruşuyla tüm dünyanın takdirini toplayan İslamîlik İndeksi’nin zirvesindeki Jacinda Ardern başbakanlığında ‘Yeni Zelanda İslâmı’nı, kadın-erkek ayrımcılığına dayalı ataerkil cami düzenlemesini cesaretle aşarak ilk kadın imam, vaiz ve müezzinleri karşımıza çıkaran Mariam Camisi’ne ev sahipliği yapan ‘Danimarka İslamı’nı ve Nakşibendi şeyhi Nazım Kıbrısî’nin Londra-merkezli olarak Britanya’da faaliyet gösteren tarikatı çevresinde ‘Britanya (İngiliz) İslamı” ideal olarak gösteriyor.

Doç. Dr. Muhammet ALTAYTAŞ

Trakya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi

Cevap Yazın