15 Temmuz Siyaseti

15 Temmuz, iktidar aygıtını daha keskin, daha somut halkçı politikalar izleme sorumluluğuyla yüz yüze getirmeli. İktidar, halkın refah ve huzurunu gözeten büyük açılımları mutlaka yapmalı. Bunu, hem bir vefa hem de siyasette tebarüz ettirilmesi gereken ilke ve değerler adına yapmak gerekiyor.

Tarihi yapanlar biraz da onu yazanlardır. Yazılmayan tarih neredeyse yok hükmündedir. Tarihi galiplerin yazdığı söylenegelmiştir. Büyük ölçüde doğru olmakla beraber, galiplerin gücü ve sözü de bir yere kadar geçerlidir. Gerçeklerin izini sürmeye çalışan insanlar kah arkeolojiye gider, kah arşivleri karıştırır, kah bütüncül okuma-araştırma metotlarıyla vs. bizi tarihin bilmediğimiz hakikatleriyle yüz yüze getirebilir.  Bu yüzden tarih, arkasında hem acımasız hem de son derece netameli birtakım gerçekleri barındırır. Tarihte hiçbir şey bize anlatıldığı kadar yalın, net bir şekilde vuku bulmamıştır. Biz insanlar onu, nispeten görece bir bakış açısıyla kurgular, eğer bükeriz. Dolayısıyla tek bir tarih yoktur. Hatta bireysel tarihlerimiz içinde bile tarihe farklı muameleler yaptığımız olur. Mesela, dün “şanlı tarih” hamasetini eleştirmekte olan bir çok İslamcı, bugün konjonktürün etkisi altında birer Yahya Kemal halefi olup çıktılar. Bunu aslında çok da yadırgadığımı söyleyemem, zira ‘tarih yapma’ zarureti karşısında gerçeklerle kurduğumuz ilişki daha siyasi bir pragmatizme evrilmek zorunda kalabiliyor. Tarihi siyasetten arındırmak gibi bir bönlüğe muhtemelen hiçbirimiz razı gelmez. İki şey hariç: Bilim ve sanat. Her ikisi için de hakikatten ödün vermemek gibi temel bir koşul söz konusu. Aksi halde, bunların kendi varoluş sebepleriyle çelişmeleri kaçınılmaz olacaktır.

Hamasete ve kof romantizme teşne bir sanat bu minval çelişkileri ne kadar zuhur ettirirse, angaje bir bilim de aynı akıbetle karşı karşıya kalacaktır. Resmi tarih bu yüzden güven verici değildir. Resmi ideolojinin bakış açısı ve isterleriyle yoğrulmuştur. Diyeceğim, Kemalist bir anlatı ile İstiklal Harbini veya Cumhuriyet tarihini anlamaya çalışmak bizi sadece aptallaştırır. Ama bu, İslamcı bir anlatının doğru olacağı anlamına da gelmez. Bu konuda iş, hakiki bilim adamalarına ve hakiki sanatçılara düşüyor. Bununla beraber, ne bilim adamının ne de sanatçının nesnelliğinden tam anlamıyla emin olabiliriz. Ne yazık ki gerçekler, hiçbir disiplinin ve hiçbir öznenin teminatı altına sokulamaz. Burada bilim adamının veya sanatçının dürüstlüğünü aşan bir öznellik söz konusu olabiliyor. Yakup Kadri’nin Yaban romanında İstiklal Harbi’nin bir kesitine, Ankara’sında Cumhuriyetin ilk dönemine dair gerçeğe yakın bir resim görebiliyoruz belki. Fakat Kemalist bakış açısının törpülemelerini de çok açık şekilde fark etmek mümkün. Yine de belki hiçbir tarih kitabı, hayata, insana ve toplumsal ilişkilere dair gerçeği bu romanlar kadar ihsas edemiyor. Roman, tarih biliminin bıraktığı boşlukları doldurmakla kalmıyor, onu kısmen tashih edici bir rol de oynuyor. Bilimin üzerinden atladığı insan gerçeğini bize somut koşullar içersinde takdim ederken, hakikatin göründüğü kadar düz ve yalın olmadığını fark ettiriyor. Küçük Ağa, Kurt Kanunu romanlarında ise, söz konusu hakikati daha başka boyutlarıyla görüyor, boşlukları daha iyi doldurabiliyoruz. Böylelikle tarih biliminden farklı olarak roman, bize gerçeği kesitler halinde ve ucu açık şekilde veriyor; insan gerçeğinin ayrıntılarda olduğuna dikkatimizi çekiyor. Bu gerçekler tabii ki ancak gerçek sanat eserlerinde sahici bir şekilde tebarüz etmektedir. Bunu olsa olsa kaygısı hakikat olan bir sanatçı yapabilir. Kimse, bugün mesela Diriliş dizisinden tarihi hakikatlere nüfuz etme adına bir fayda ummamalı. Lakin Kemal Tahir’in Devlet Ana’sı, bize tarih biliminin anlatmakta aciz kaldığı gerçekleri açık hale getirebiliyor. Diriliş’teki popülizm gerçeği ne kadar tahrif etmekteyse, hakiki bir roman da, aksine, gerçeğe ve tarihin ruhuna o kadar sadık kalabiliyor. Biri tamamen siyaset yapıyor, siyasete hizmet ediyor, öbürü ise gerçekten ödün vermemeyi bir aydın ve sanatçı sorumluluğu olarak ortaya koyuyor. Biri trol ruhu (hamaset) ile diğeri aydın ve sanatçı ruhuyla tefrik oluyor. Ancak gayeleri ve sahip oldukları misyonlar birbirinden çok farklı. İlkiyle ilgili hakikat beklentimiz yok, toplumsal ve milli hassasiyetleri epik bir anlatıyla pekiştirsin yeter diye düşünüyoruz. Esas ve hatta tek belirleyici siyasal önceliklerimiz oluyor.

15 Temmuz simsarları 

15 Temmuz gecesiyle ilgili olarak henüz siyasal koşulları göz ardı edecek bir soğukkanlılık ve nesnellik içinde konuşmaya zamanımız olmadı. Gerek dış gerekse iç siyaset açısından tedirgin edici nitelikteki siyasal unsurlar, bizi ihtiyatlı bir tavır izlemeye mecbur etmektedir. Bundan kastım, 15 Temmuz ruhuna halel getirmemeye yönelik bir dikkati korumaya her zaman özen göstermektir. 15 Temmuz direnişi, gerçekten de bu milletin yüzünü ağartacak, şeref duyacağı bir halk hareketi oldu. Bu yüzdendir ki, CHP’nin “kontrollü darbe” gibi saçmalıklarına prim vermeyi zül addediyor ve sadece gülüp geçiyoruz. O gece belki beceriksizce planlanmış, belki de palas pandıras başlatılmak zorunda kalınmış bir darbe teşebbüsünde bulunulduğu çok aşikar. Kontrollü darbe safsataları, ya aklını komplo teoriyle bozmuş ya da işte iktidarı yıpratmak adına her yalana ve hileye başvurmaktan çekinmeyen zavallı solcularımızın bir işgüzarlığından ibaret. FETÖ’nün “amaç için her şey mubah” anlayışı orada da var ve zaten onları yer yer dahi olsa bir araya getiren ortak özellikleri bu. 15 Temmuz darbe teşebbüsü, Arap Baharı’nın rüzgarıyla Türkiye’yi kendi kontrolleri altına almak isteyen dış güçler ile bundan bir şekilde faydalanmaya muhtaç ve hazır duruma gelmiş muhtelif odakların en azından birbirlerini motive ederek destekledikleri organizasyonuydu. Lakin siyasal konjonktür, bu organizasyona doğrudan dahil olmaya imkan vermeyecek kadar riskli unsurlar içeriyor ve FETÖ, bulunduğu nokta bakımından ateşe sürülmek için kullanılacak iyi bir maşaydı. FETÖ’nün çaresizliği ulusalcı-Kemalist kesim de dahil birer fırsat olarak kullanılmak istendi. Şayet o gece darbe teşebbüsü farklı bir seyir izlese ve başarılı olabilseydi, meydanlar muhtemelen AK Parti iktidarından yılmış usanmış hazımsız solcuların, Kemalistlerin ve FETÖ’cülerin pervasızlıkları ve şenlikleriyle gümbürdeyecek, kıyamet kopacaktı.

Fakat bekledikleri gibi olmadı. Darbe teşebbüsünün fark edilmesi planları alt üst etti. Fakat halkın direnişi olmasaydı ne olurdu, öngörmemiz sanıyorum zor. Darbecilere karşı polisin ve darbe karşıtı askerin mukavemetiyle sonuç ne olurdu, pek de bilemeyiz. Cumhurbaşkanımızın halkı meydanlara çağırmasına sebep bu bilinemezlik hali miydi, o da işin ayrı bir tarafı. Lakin üzerinde durulması gereken noktalardan biri olduğu yadsınamaz. Bununla beraber, bizi en fazla ilgilendiren 15 Temmuz ruhunu yani o gece halk tarafında aslında ne olup bittiğini doğru anlamaktır. Darbeden medet umanlar bir tarafa; onlar Yeni Kapı’da veya başka şekillerde darbe karşıtlığı takiyeleriyle ne poz verirse versinler, işin gerçeğini biliyoruz. 15 Temmuz gecesi meydanlarda muhafazakar, İslamcı ve ülkücülerden başkaları parmakla gösterilecek kadar vardıysa bile, bunların CHP veya HDP içindeki nispeten dindar ruhlu marjinaller olduklarını söyleyebiliriz.

Gerçek direnişçiler 

15 Temmuz direnişinin gerçek, samimi neferleri kimlerdi? 15 Temmuz ruhu diye bir şeyden bahsediyorsak, sorulması gereken bu ruhu harekete geçiren duygu ve sebepler neydi? O gece, insanlar hangi ruh halleri içinde, neler yapıyordu? Bunu biz, sanıyorum ne 15 Temmuz belgesellerinden ne gazete köşelerinden ne de akademik araştırmalardan tam anlamıyla öğrenebileceğiz. Bize bunlar içimizde ne olup bittiğini söyleyemeyecek, olayları anlatacak ama 15 Temmuz’un insanlarını, insan gerçeklerini anlatmakta büyük ihtimalle yetersiz kalacaklar. Anlatılanlar, şiirler de dahil işin belli bir tarafını ve boyutunu anlatmakla iktifa edecek, 15 Temmuz ruhundaki destansı yönleri temellük etmeye matuf bir gayretin eseri olacaktır. Bunda esasen bir tuhaflık da yoktur. Ancak 15 Temmuz ruhunun gerçek sahipleri kimlerdi sorusu, bizi düşündürmeli ve bu anlamda ayırabilirsek eğer sapla samanı ayırmalıyız. Çünkü şu bir gerçek: hiçbir şey göründüğü kadar açık ve yalın değil. Hiçbir şey gazete ve televizyonlarda anlatıldığı gibi dümdüz değil. Bu anlamda gerçekler rahatsız edicidir, çünkü ezberlerimizi ve konforumuzu bozar.

Bunun için, henüz daha meydanlara çıkmadan, henüz askeri bir darbe teşebbüsünden bahsedildiği, darbe metninin televizyonlarda okunmaya başlandığı o ilk anlarda ne hissettiğimiz hakikat açısından çok ama çok önemli. O hisler bizim asıl gerçeğimizi ele verecektir çünkü. Darbeyle kim neyi kaybetmekte, başımıza ne gelmektedir? İktidar imkanları ve konforu tehlikeye düşecek olanların duyduğu kaybetme endişesi, o an demokrasiye ve milli iradeye yönelik saldırıya duyulan öfkeden daha mı az şiddetliydi acaba? İnsanların kalbini yarıp göremeyeceğimizden, denebilir ki zahirde olan neyse gerçek odur. Ancak zahire inanabilmemiz için, bütün resme bakmamız, buradaki millet ruhunu veya idealizmi başka alanlarda da görebilmemiz lazım. Bu ruh veya idealizm meydanlarda kalıyor şayet koltuklara, makamlara, günlük hayatımıza değin yansımıyorsa orada mutlaka başka bir gerçekten kuşku duymak gerekir. Bu yüzden, insanlar o an ilk neyin endişesine düştülerse, derin hakikat de orada aranmalıdır.

Buradan baktığımızda, 15 Temmuz ruhunun gerçek sahipleri, ne devletle ne de iktidar odaklarıyla alacağı vereceği olan sıradan insanlardır. Bizim sadece güzel ve saf halkımızdır. Darbeciye kafa tutan işçi, esnaf, memur kardeşlerimiz, ölümü göze almış cesur kardeşlerimiz, şehitlerimizdir. O ilk an,  kimden geldiğini henüz anlayamadığı darbe teşebbüsünü davasına ve milli iradeye yönelik bir tehdit, bir zorbalık diye algılayan samimi dava sahipleridir. AK Parti’yi ve Tayyip Erdoğan’ı bitirme teşebbüsünü gerek davası gerekse ülkesinin istikbali açısından büyük tehlike gören halk çocuklarıdır. Kazan’da samanlığını ateşe veren köylümüz, inşaat ustası Süleyman Tok, Taksim Meydanı’na kocasının kamyonuyla yürüyen Şerife Boz. Bunlar; hesap kitap içinde olmayan halkımız 15 Temmuz ruhunun gerçek kahramanlarıdır. Gerisi nedir? Mesela siyasetçi, bürokrat, iş adamı, müteşebbis vs., gerisinin gerçek kahramanlar olduklarına kendi adıma şahadet edemem, hele tribünlerden konuşanlarına hiç edemeyiz, ama meydanlara gövdesini ve yüreğini koyanlar başka. 15 Temmuz’dan bile nemalanma gayretkeşliği içindeki trollerle bizim saf, temiz, davası için ölmeyi bilen, liderine ve dinine sahip çıkmaktan başka meselesi olmayan halkımızı yan yana koymak dahi büyük terbiyesizliktir. Bu anlamda 15 Temmuz, ancak bir roman, bir sinema ile anlatılabilecek nitelikte kompleks bir gerçekliğe sahiptir.

Vefa borcu ve tarz-ı siyaset  

Fakat her şeyden daha önemlisi, devletin 15 Temmuz konusunda tam da bu saf ve temiz halka bir vefa borcu olduğunu unutmamasıdır. Halkımızın bir beklentiyle bunu yapmadığını biliyoruz, ancak bu işte bir hak meselesi varsa, o da öncelikle halkın hakkı olmak gerekir. O bakımdan 15 Temmuz, iktidar aygıtını daha keskin, daha somut halkçı politikalar izleme sorumluluğuyla yüz yüze getirmeli. İktidar, halkın refah ve huzurunu gözeten büyük açılımları mutlaka yapmalı. Bunu, hem bir vefa hem de siyasette tebarüz ettirilmesi gereken ilke ve değerler adına yapmak gerekiyor.

Ali K. Metin/Star-Açık Görüş

Cevap Yazın