Tekfirin Ahlaki Boyutu

Tekfirin ahlâkî boyutu/ لا تقل أنا الحقّ قل أنا حقّ

Kanaatimizce bu boyut oldukça önemlidir. Bir din, medeniyet ve ideolojide “ahlak” yoksa onun bir kıymeti harbiyesi yoktur. Bu nedenle bütün eylem ve söylemlerin etki ve sürekliliğini belirleyen onun ahlaki zeminidir. Hz. Peygamber’in bu konudaki hassasiyeti bilinmektedir. Resulullah “güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderildim” buyurur. Kur’an her fırsatta “maruf/iyi/güzele vurgu yapar. Tekfir kültürü, beraberinde “nefret”, “intikam”, “ötekileştirme” ve “yok sayma”yı getirir. Bunlar da bütün diyalog kapılarını örten ahlâkî sorunlardır.

Burada Kur’an üslubu yol göstericidir. Kur’an, Firavun, Karun ve Ebû Leheb gibi küfrü ile temayüz eden ve herkesçe bilinen birkaç şahıs dışında açıktan isim vererek kâfirleri belirlemiştir. Firavun, Hz. Musa’ya daha öncekilerin durumunu sorarken “Onlar gelip geçmiş bir ümmettir. Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız sizindir. Siz onların yaptıklarından sorumlu tutulacak değilsiniz. (Bakara, 141) şeklinde cevap verir. Bu ayetten çıkarılabilecek en önemli ders, “yanlışı teşhir etme” yerine “doğruyu inşa etme”ye odaklanmaktır. Çünkü Hz. Musa, Firavun’un ecdadının küfrü ile değil on yıllarca çölde onların torunları ve İsrailoğullarının imanlarına emek harcadı.

Aynı durum Hz. Peygamber’in hayatında da somutlaşmıştır. O, Müslüman olmadıklarını bildiği halde münafıkları belirlememiştir. Nefret ve ötekileştirmeyi zorunlu olarak doğuran tekfirin ahlaki boyutunu, diğer tüm boyutlardan daha fazla dikkat edilmesi gerekir. Aslında tekfir anlayışı toplumlara egemen olan “ötekileştirme” kültürünün dini yansımasıdır.

Yukarıda yer alan لا تقل أنا الحقّ قل أنا حقّifadesi asrımızın önemli dava adamları ve kelamcılarından birine aittir. Üstat Bediüzzaman’a (ö. 1960) ait olduğunu duyduğum bu söz “sadece ben haklıyım değil ben haklıyım söyle” anlamını ifade eder. Çünkü “sadece ben haklıyım” ifadesi, başkalarının haklılık cihetlerini tamamen ortadan kaldırır. Ancak “ben hak” üzereyim ifadesi, başkalarının da haklılıklarına tezat değildir.

Sonuçlar:

a)Literal ve dar anlamda tekfir belli dini gruplara özgüdür. Ancak geniş anlamda tekfir, bütün dünyanın sorunu olduğu gibi İslam dünyasındaki neredeyse bütün farklı grupların (sağ/sol/laik/ateist/gelenekçi/modernist/tarihselci) sorunudur.

b)Tekfir, ilmî, fikrî, felsefî ve dinî bütün inşa hamlelerini ortadan kaldırır.

c)Tekfir, bir kültür haline geldiği zaman kimsenin can, mal ve ilmi güvencesi kalmaz.

d)Tekfir “ötekileştirme” kültürünün bir sonucudur. Bunun dini alandaki tezahürü “kâfir/müşrik/mürted/oryantalist”, siyasi alandaki tezahürü “vatan haini/düşman/diktatör/baskıcı/egemen”, aydın çevrelerdeki tezahürü “gerici/yobaz/dinci/DEAŞÇI”, Batı toplumlarındaki tezahürü “Akılsız/Hürafeci/Doğulu” şeklindedir.

e)Bu konuda yapılması gereken en önemli husus, bütün “tekfir” ve “ötekileştirme” boyutlarını terk etmektir. Birinden diğerin geçmekle “tekfir” kültürü terk edilmiş olmuyor.

f)Bütün olumsuz durumlara rağmen her kesim ve gruptan hakka, hukuka riayet eden ve her türlü tahkir edici söylemlerden uzak duran şahsiyetler de vardır. Onlar bu eleştirilerden muaftır ve onların en büyük gayretleri ise düşünen, idrak eden ve tesamühü ön plana çıkaran birey ve toplumları inşa etmektir.

Sözün Özü:

-Asıl Derdimiz Başkasının Küfrü Değil İmanımız Olmalıdır.

– We must be deeply concerned with our faith and not disbelief to others.

– يجب أن يكون جلّ همّنا إيماننا وليس كفر الآخرين

– ما باید عمیقا با ایمان خودمان إهتمام باشیم و نه کفر شدن به دیگران

– Pıwestê em ne bı küfra xelkı bı imânâ xû elexedâr bıbın.

Erkan Baysal Bingöl Üniversitesi Araştırma Görevlisi

Cevap Yazın