Suskunluğun İstismarı

Oldum olası ilahiyatçıların ve din adamlarının din tartışmalarından hoşnut olmamışımdır. İlmi meseleleri sadece ilmi ortamlarda, platformlarda tartışıp çözüme kavuşturmalarını ve daha sonra topluma takdim etmelerini arzu etmişimdir daima. Fakat son yıllarda, özellikle sosyal medya imkânları çoğaldıktan sonra bu tartışmalar garip bir hal aldı. Neredeyse hiç öğretici, düşündürücü bir tartışmaya rastlayamaz olduk.

Rahatsızlığımı artıran noktalardan birisi de bu tartışmalarda kullanılan dil ve üsluptur. Çoğu zaman ilmin nezaketine, İslam’ın nezahetine yakışmayan bu üslup beni gerçekten çok huzursuz ediyor. Ama daha üzücü olanı kendisini ahlak ve edep üzerine bina eden tasavvufun müntesibi olduğunu iddia eden bazı insanların da bu tartışmalara bulaşmış olmasıdır.

Çünkü vaaz ve irşad kürsülerinin bir nevi dedikodu ve polemik mecrası haline dönüştürülmesi, bir nevi tuzun kokması anlamına gelir. Ahlaki yozlaşmanın çaresini, kalbi hastalıkların ilacını elinde bulundurduğunu iddia eden kurumların bizzat bu tür sorunların merkezi haline dönüşmesi ciddi bir tehlikeye işaret eder. Bu çekişmelerin gençlik başta olmak üzere toplumda açtığı yaralar ise üzerinde ayrıca düşünülmesi gereken önemli bir noktadır.

İyi Niyetli Suskunluğunun İstismar Edildiği Açık

İşte bu yazımda, yaklaşık 5–6 yıldır üzülerek takip ettiğim bir tartışmayı, daha doğrusu tek taraflı bir sosyal medya saldırısını değerlendirmek istiyorum. Tek taraflı diyorum çünkü Cübbeli namıyla şöhret bulan bir zat, neredeyse altı yıldır sürekli ve sistemli bir şekilde eski Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez Hoca’ya saldırıyor. O saldırıyor ama Görmez Hoca da hiçbir saldırısına cevap vermiyor.

Görmez Hoca’yı az–çok tanırım; kitaplarını, makalelerini okudum, konuşmalarını hiç kaçırmam. Suskunluğunun onayladığı anlamına gelmediğini de elbette bilirim. Ama Cübbeli durmadan saldırıyor, sistemli ve pervasızca, Hoca da kendisini savunacak o kadar doneye sahipken istikrarlı bir şekilde susuyor.

Hoca’nın ilmi çerçevede bütün bu ithamlara elbette vereceği cevaplar vardır. Hoca’nın suskunluğu hakkında bulabildiğim tek açıklama şudur: Muhtemeldir ki Hoca, zaten derin bir buhran yaşayan İslami camia içerisinde yeni bir mevzi açmak, yeni bir fitneye meydan vermek istememiştir. Ama Hoca’nın bu iyi niyetli suskunluğunun istismar edildiği de açıktır. Yahut tartışmanın hikmet ve ahlak eksenli yürümemesi, Hoca’yı bu noktaya sürüklemiş olabilir. Çünkü hakikaten iftira ve hakaretleri öyle yenilir yutulur cinsten değil.

Bu zatın Hoca’ya yönelik iftira ve ithamlarına birkaç örnek vereyim, o zaman ne dediğim anlaşılır belki.

Bu meselenin bugünlerde yeniden gündemime girmesine vesile olan iftira ile başlayayım. Cübbeli, sosyal medya hesabında yaptığı bir paylaşımda aleni olarak Hoca’yı “sünnet düşmanı” ilan etti. Aylar önce Anadolu Buluşmaları adlı bir kuruluşun düzenlediği bir sempozyum kitapçığındaki Hoca’ya ait bazı cümleleri de buna delil olarak sundu. Ne demişti Hoca peki?

Özetle İslam medeniyetinin zenginliğine vurgu yapıyor ve irşad ve tebliğ faaliyetinde bulunanların bir coğrafyaya giderken oraya kendi kültürlerini taşımak yerine ahlak, adalet, ilim ve hikmet taşımalarını ve o insanlara kaybolmuş kültürlerini keşfetmelerine yardımcı olmalarının daha hayırlı olacağını söylüyordu. Ayrıca kısır tartışmalarımızı, hastalıklarımızı da oraya taşımamamız gerektiğini belirtiyordu.

Bu iyiniyetli ve kardeşçe uyarılardan nasıl bir sünnet düşmanlığı çıkabilirdi ki? Çıkmıyordu da zaten. Sosyal medya hesabındaki bu paylaşımın altına yapılan yorumların yüzde doksanı Cübbeli’ye, “ama kadar da olmaz” cinsindendi. Ama olsun, maksat iftira atmak ve bir algıyı güçlendirmek değil miydi zaten? Cübbeli de bunu yapıyordu nihayetinde.

Dr. Ömer Faruk Özerdem

Cevap Yazın