Prof. Dr. Sencer İmer’den Yörünge’ye Açıklamalar: “Guaido İktidardan da Muhalefeten de Çıkabilir”

Tahmin ediyorum birçok Guiado adayı var. Guaido her yerden çıkabilir. İktidara yakın olmuş isimlerden de muhalefetten de çıkarabilirler. Ama bir insanın düşebileceği en kötü durum, Guaido olmaktır. Çünkü Guaido olmak, memlekete ihanet anlamına gelir. Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’nde; “Şahsî menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler” diyor ya, Guaido da bunu yapıyor zaten.

18. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Osmanlı, Avrupa devletleriyle ilişkilerinde diplomasiyi, zorunlu olarak sıcak savaşın yerine koydu. Ancak yine de toprak kayıplarının ve yıkılmanın önünü alamadı. Bu savunma pozisyonu, 1919-1922 arasındaki Milli Mücadele döneminde önemli bir kırılma yaşadı. Misak-ı Milli çerçevesinde bekasını korumak için yayılmacı olmayan savaş verildi.

Tarih tekerrür ediyor ve bugün dünya, bu yüzyılın başından beri ilk defa her alanda belirsizliklerin öne çıktığı bir dönemden geçiyor. Büyük askeri seçenekleri tetikleyecek kadar karmaşık bir hal alan bu belirsizliklerin düğümü ise Türkiye’nin de tam ortasında bulunduğu coğrafyada çözülecek.

Ufuk Üniversitesi Siyaset Bilimi Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanı ve ANKASAM Başdanışmanı Prof. Dr. Sencer İmer, Yörünge dergisinin dış ve iç politikaya ilişkin sorularını yanıtladı.

Batı dünyasının, Türkiye’nin üzerindeki etkilerini net bir şekilde görüyoruz, İbn-i Haldun’un “Coğrafya kaderimizdir” diye bir sözü var, sizce yaşananlar bir kader mi, biz bu kaderden kurtulabilecek miyiz ve bu coğrafyada yaşamak bir suç mu?

İbn-i Haldun’un söylediği şey çok doğru, coğrafya bir kader. Burası hem doğu-batı hem kuzey-güney ekseninde bir geçiş bölgesi. Dünyada devletler, kendi milletlerinin haklarını korumak için vardır. “Halkın refahı en yüksek kanundur.” Bu, herkes için böyle. Bütün devletler birbirleriyle sürekli bir çatışma halinde. Bu, doğal bir durum. Devletlerin birbirleriyle çatışma halinde olmasının son merhalesi savaştır. Yani çatışmayı savaşa gelmeden önlemek gerekir.

Dünya üzerindeki kaynaklar sınırlı. Bu çatışmalar da buradan ileri gelmekte. Dolayısıyla ülkelerin komşuluk sayısına bakarak çatışma sayılarını bulmak mümkün. Mesela; Türkiye’nin sekiz komşusu varsa bunların hepsinin birbiriyle çatışma imkânı var. 8 x 7 = 56 defa bir çatışma imkânı çıkar. Amerika’ya baktığınızda iki tane komşusu var. Demek ki 3 x 2 = 6. Bize göre çok daha az bir çatışma durumu var.

İngiltere’nin, Japonya’nın durumları da böyle ama bunların dezavantajı da şudur; zaman içinde bunlar kendi içlerine kapanık hale geldikleri için bir müddet sonra geri kalabilirler. Bir müddet sonra başka bir kuvvet gelip onları uyandırabilir. Tıpkı Japonya’da olduğu gibi ya da İngiltere’nin 19. asırda dünya gücü olduğu gibi.

Türkiye etrafı komşularla çevrili bir ülke olduğu için çatışma imkânı da o nispette fazla. Bir de doğu–batı, kuzey-güney ekseni istikametlerinde bir geçiş noktasında olmasından kaynaklanıyor. Boğazlar burada. Anadolu’nun üç tarafı denizlerle çevrili. Coğrafi konumu itibarıyla Türkiye avantajlı geçiş bölgesi, İpek Yolu buradan geçmişti, yine geçecek. Dolayısıyla bunu savunmak lazım. Eğer ordusu güçlü değilse kendisini savunamaz.

Savaşmamanın en güzel yolu, güçlü bir orduya sahip olmaktır. Buna güç vasıtasıyla savunmak diyoruz. Barışa ulaşmanın da en kolay yolu, güçlü bir orduya sahip olmaktan geçer. O halde kaderimiz de olması sebebiyle güçlü bir ekonomiye, güçlü bir orduya, güçlü bir devlete sahip olmamız lazım.

Güçlü bir devletin her şeyden önce güçlü bir parlamentosu, hükümeti, güçlü bir yargısı olmalı. Yani insanlar haklarını arayabilmeliler. “Burada adalet var” demeliler. O zaman başka ülkeler de buna gıpta eder, böyle bir ülkeyle işbirliği yapmaktan kıvanç duyar. Şu halde savaşmamanın yolu işbirliğidir. Ama işbirliğini yapabilmek için de başkalarının hücumuna uğramayacak durumda olmak gerekir.

+90: Yeni Kolonyalizm

Nisan ayında Almanya önderliğinde İngiltere, Fransa, ABD özel bir haber kanalı kurdu. Yayınları başladı. Türkiye’deki gelişmeleri aktarıyorlar. Aynı zamanda da yeni değerler üzerinden bir algı yönetimi var. İncelediğimiz zaman bunu net bir şekilde görebiliyoruz. Onlar en son 100 sene önce bir araya gelmişti. Bu ittifakı nasıl yorumlamalıyız?

Bunların bir araya gelerek böyle bir kanal kurmaları başka bir yerde vuku bulmadı. Demek ki bunların bir amacı var. Türk kamuoyunu özellikle de gençleri etkilemek suretiyle bir ortam yaratmak istiyorlar. Nedir bu yaratmak istedikleri ortam? Bence Türkiye’yi kendilerinin kontrol ettiği bir yer olarak tutmak istiyorlar. Yani bunu, kolonyalizmin başka bir ifadesi olarak görebiliriz.

Evet, +90 diye bir kanal kuruldu. Voice of America (Amerika’nın Sesi), Alman Devlet Televizyonu Deutsche Welle, İngiliz Devlet Televizyonu BBC ve Fransız Devlet Televizyonu Kanal 24. Bunların bir araya gelerek böyle bir kanal kurmaları başka bir yerde vuku bulmadı. Demek ki bunların bir amacı var. Amaçları; Türk kamuoyunu özellikle de gençleri etkilemek suretiyle bir ortam yaratmak.  Nedir bu yaratılmak istenilen ortam? Türkiye’yi kendilerinin kontrol ettiği bir yer olarak tutmak istiyorlar. Yani tekrar söylemek gerekirse bunu, yeni kolonyalizmin başka bir ifadesi olarak bunu görebiliriz.

O halde bunların yayınlarını çok büyük bir dikkatle izlememiz lazım. Çağımızın en önemli unsurlarından biri algı yönetimi. Bu algı yönetimi ile insanlar yönlendiriliyor. Televizyonlar, sosyal medya gibi araçlar burada çok büyük rol oynuyor. O halde burada iki tane doğrunun arasına bir tane yanlış sokuşturarak o yanlışlıkla istediklerini topluma empoze etmiş oluyorlar. Yanlışları ayıklamamız, doğruları ortaya koymamız lazım. Bu bir görev.

İnsanları kendi haline bırakmak kolaycılık olur. +90’ın bu yolda bir faaliyet göstereceği kanaatindeyim. Onun gibi başka kanallar da var, sosyal medya da var. Yapılan yanlışların mutlaka takip edilmesi, doğru bilgilerin de aynı anda paylaşılması gerekiyor. Burada da görev TRT’ye düşüyor.

Yeni Zelanda saldırısını anımsayalım. Saldırıyı düzenleyen kişiye “meczup” denildi ama bence meczup değil, gönüllü bir insandı. Yeni Zelanda da 50 Müslümanı katletti. Kafasına da bir kamera takmış, sanki bilgisayar oyunu oynuyor. Bununla da gençlere şu imajı veriyor; “Bakın siz de böyle bir şey yapabilirsiniz. Bunları katletmek lazım. Bunlar ikinci, üçüncü sınıf insanlar, bunları yok etmek lazım.”

Bu algı yönetimini şöyle ifade etmek istiyorum: Fransa’da da benzer bir saldırı oldu. Müslüman olduğu söylenen bir kişi, bir eğlence yerine girdi, 100 kişiyi öldürdü ama bir baktık ertesi hafta bütün devlet başkanları, -bizim başbakan da o zaman Ahmet Davutoğlu idi- oraya gittiler yürüyüş yaptılar. Peki, Yeni Zelanda saldırısıyla ilgili Batılılardan böyle bir davranış gördünüz mü? Hayır. Bu çok önemli, saldırıların iki ölçekte ölçüldüğünü görüyoruz.

Cephede çarpışmak neyse, bilgiyle çarpışmak da aynı şey. Demek ki Türkiye’yi bir noktada kendi istedikleri doğrultuya çekmek için yaptıkları bir faaliyet. Böyle görmek lazım. Her şey silahla yapılmıyor, bu da bir silah.

Bir İstanbul, İzmir, Güneydoğu Devleti Yaratmak İstiyorlar

Medya bir enstrüman olarak kullanılıyor diyebilir miyiz?

Tabii hiç şüpheniz olmasın… Fetullahçı terör örgütü uzun zaman bunu kullandı ve bunu kullanmasının sonucunda da pek çok insan devşirdi. 15 Temmuz 2016’da maalesef o ayaklanmayı yaptılar ve Meclisimizi, Genelkurmayımızı bombaladılar. Birçok insanımızı şehit ettiler. Orada tutuklanan generallerden birisi diyor ki; “Biz bu dünyamızı kaybettik, bari gelecek dünyamızı, öbür dünyayı kaybetmeyelim” Bu ne demek? Demek ki general olan bir kişi bile beyni yıkandığı zaman öyle bir duruma düşebiliyor.

Şimdi DAEŞ’lileri düşünün. Bunlar genç insanlar. Birçok ülkeden gelmişler, doğru bir şey yaptıklarını zannediyorlar ama doğru bir şey yapmıyorlar. Bu insanları nasıl bu hale getirildiler? Bunu düşünmek lazım.

Demek ki yayın organlarıyla belli bir fikriyatı tek taraflı tekrarlamak suretiyle verirseniz insanları robot haline getirebilir, düşünme gücünü elinden alırsınız. Hâlbuki bir insanı insan yapan en önemli şey düşünme yeteneği. İnsanın elinden düşünme yeteneğini aldığınız zaman, başkalarının kölesi haline geliyor. O köleler de her şeyi yapabiliyor.

Onun için Fetullahçı terör örgütü mensupları, DAEŞ’liler, PKK’lılar bu işi yapıyor. Emperyalistler de kendi askerlerini öldürtmek yerine bunları kullanıyor, bunların arasına paralı askerler sokuyor.

Bu, insanlığa karşı işlenen en büyük suçlardan bir tanesi. Dolayısıyla bizim bunlarla da mücadele etmeniz lazım. Yani insanları kritik düşünceden alıkoyan düşünce hareketleriyle dünya çapında mücadele etmemiz gerekiyor.

İnsanları köle haline getirip tabirimi mazur görün, iti ite kırdırmak dedikleri şeyi yapıyorlar. Türk tarihinde ve İslam tarihinde Müslümanların öyle bir şey yaptıklarını hatırlamıyorum. Yok böyle bir şey. Ama bunların tarihinde var. Şu anda da bunu yapıyorlar. İşin en kötü tarafı bu. Esas insanlık düşmanlığı bu.

Her insanın içerisinde bir vicdan vardır. O halde bizim bu vicdanlara hitap etmemiz lazım. Biz bunu yeterince yapıyor muyuz? Bence yapmıyoruz. Bu çok önemli, fikirlerle çarpışmak silahlarla çarpışmaktan daha önemli ve fikirlerle çarpıştığımız zaman silahlarla çarpışmaları da önleyebiliriz.

Kullanılması yasak olan kimyasal silahların hepsi Irak, Afganistan, Suriye, Kosova, Bosna-Hersek ve Somali de kullanıldı. Buna ses çıkarmıyor siyasetçiler? Ülkemizdeki muhalefet siyasetçilerini kastediyorum, niye susuyorlar? Bu bir muhalefet, iktidar meselesi değil.

Amerika’da ciddi bir Müslüman azınlık var. Türkler de var. Türk yürüyüşü yapmak yalnızca New York’ta yürümek midir? Dünyada herkesin ayağa kalkıp insani değerler için mücadele etmesi lazım. Çünkü Tanrı günün birinde hepimize bunu soracak. “Niçin sustunuz, mücadele vermediniz” diye sorduğunda biz ne diyeceğiz? Aktif olmalıyız. Türk olarak da Müslüman olarak da…

Güçlü bir Türkiye dediğim zaman güçlü bir İslam dünyasını kastediyorum. Güçlü bir İslam dünyası, güçlü bir insanlık demektir aynı zamanda. Bu, dünyaya barışın gelmesi anlamına gelir. Bunu böyle görmek lazım.

Nükleer enerjiye bakın! Nükleer enerji, nükleer santraller dünyada birçok ülkede var. 57 tane Müslüman ülke var. Müslüman ülkeler içerisinde ise nükleer santrale sahip olan iki tane ülke var. Biri Pakistan, öbürü İran. İki ülkede büyük sıkıntı içindeler. Peki, küçücük İsrail’in 80 tane atom bombası, nükleer santrali ve nükleer teknolojisi var. Bu nasıl oluyor? Çünkü İsrail iyi çocuk, Müslüman ülkeler kötü çocuk. Onun için Türkiye’de 50 seneden beri nükleer santral yapılamadı.

Bu hükümet zamanında bence yapılan doğru işlerden bir tanesi Ruslarla anlaşarak bir nükleer santralin Taşucu’nda kurulması meselesidir. Ama bazı partilerin -ismini vermeyeceğim- programlarına baktığımız zaman ilk iptal edecekleri şey nükleer santrali olacak. Düşünebiliyor musunuz, 50 seneden beri yapamadığımız bir şeyi yapmaya çalışıyoruz, onlar da iptal etmeye çalışıyorlar. Ben bunlara ne diyeyim, ne diyebilirim? Cevabı çok açık yani…

DAEŞ’i onlar ortaya çıkardı. Trump Obama’ya, Hillary Clinton’a “Siz bu teşkilatı kurdunuz, ben kaldıracağım” dedi seçilmeden önce. Seçildi ama DAEŞ’i kullanmaya devam ediyor. Gördüğünüz gibi bu terör örgütlerini yaratan bunlar. İç savaş çıkartıp ondan sonra ülkeleri istedikleri gibi yönetmeye çalışıyorlar. Türkiye’ye yapmak istedikleri de aynı şey.

İkinci Dünya Savaşı bittiği zaman 50 devlet vardı. Şu anda 200… 1945’ten bu yana dört katı artmış. Butros Gali, Mısırlı bir Hristiyan’dı. Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliği yaptı. “21’inci asırda devlet sayısı 2 bin olacak” diyor. Bu ne demek biliyor musunuz? Devletler küçük küçük parçalanacak, şehir devletleri olacak. Kim parçalanmayacak? Amerika, Almanya, Fransa… Dolayısıyla kimin kafasına vuracak? Gücünün yettiğine… Dolayısıyla Türkiye’de bir İstanbul, İzmir, Güneydoğu devleti yaratmak istiyorlar.

O zaman hümanizm adı altındaki düşünceler de gerçekçi değil…

Elbette, o da bir aldatmaca. Eğer aldatmaca olmasaydı DEAŞ’ı yaratmazlardı. PKK-PYD’ye destek vermezlerdi. FETÖ terör örgütünü yaratmazlardı. Dünyayı kaosa sürüklemezlerdi. Türkiye, 100 yıl önce olduğu gibi parçalanmak istenen bir ülkedir. 100 sene sonra Sevr Antlaşması’nın tekrarıyla karşı karşıyayız. O halde bizim buna birlik olarak cevap verme mecburiyetimiz var.

O halde beka sorunu dediğimiz şey bu. Var olmaya devam etmek, parçalanmamak, şehir devletleri halinde gelmemek. Mesele budur; yani Amerika, Çin, Rusya, Almanya, Fransa, İngiltere var olmak için nasıl çalışıyorsa biz de öyle çalışacağız. İran’a da yapmak istedikleri şey bu. Bütün Müslüman ülkelerini bu hale getirmeye çalışıyorlar.

Atatürk’ün Gençliğe Hitabe’de İşaret Ettiği

Türkiye’ye dost olan ülkelerde de krizler yaşanıyor. Mesela; Venezuela, Sudan, Katar örnek gösterilebilir. O ülkelerde yaşananların Türkiye ile bağlantısı var mı?

Var tabii… Venezuela’da seçilmiş bir devlet başkanı var onu görevden alıp yerine kendi tayin ettikleri meclis başkanı olduğunu söyleyen bir kişiyi devlet başkanı ilan ediyorlar. Guiado’yu!

Bunun sebebi çok açık. Venezuela, Amerika Kıtası içinde ve dünyanın en zengin petrol kaynaklarına sahip. ABD, o petrol kaynaklarını ele geçirmek, kendi şirketlerinin orayı daha büyük haklarla sömürmesini istiyor. Amerika’nın Venezuela’ya müdahalesi yeni bir sömürgecilik anlayışının ifadesinden başka bir şey değil.

Nitekim Bolton bunu açıkça söyledi. “Biz bir şey istemiyoruz, bizim petrol şirketlerimiz gelsin orayı işletsin! Siz de faydalanın, biz de faydalanalım.”

Siz faydalanın da yüzde kaçını Venezuela’ya bırakacaksınız, yüzde kaçını siz alacaksınız? Venezuela Devleti, kaynakları kendisine tahsis ederek ve buradan elde ettiği gelirlerle düşük gelirlilerin sağlık hizmetlerini, eğitim hizmetlerini ilerletmeye ve onlara üretim imkânları yaratmaya çalıştı. Bence doğru bir şey yaptı. Kaynaklarını ülkesinin menfaatine kullandı ama onlar bunun öyle olmasını istemiyor.

Sudan’a bakalım; Sudan da Türkiye ile işbirliği halinde olan bir General Beşir vardı. Kuşak Yol çerçevesinde işbirliğimiz devam edecekti. Biz orada birtakım yatırımlar yaptık, kalkınmasına yardımcı olmaya çalıştık. Ama Beşir’in bu gayreti, bir noktada onun iktidardan olmasına sebebiyet verdi.

Sevakin Adası’nı mesela Türkiye’ye tahsis etmişlerdi, kritik bir noktaydı. Herhalde bunu da geri almaya çalışacaklardır. Arkasında stratejik bir amaç var. Aynı şeyi Libya’da gördük. Ortada bir düzen vardı, o düzeni bozdular. Şimdi ülke paramparça oldu.

Irak’ta da benzer bir durum var. Irak Devleti olmasına rağmen mezhep ve etnik bazda ülkeyi parçaladılar. Aynı şey Bosna-Hersek’te de yapıldı. Suriye’de de aynısını yapmak istiyorlar. Onun için biz, “Üniter bir devlet ve toprak bütünlüğü korunan bir Suriye” diyoruz. Güya demokrasi getireceklerdi ne hale getirdiler.

DAEŞ terör örgütü üyelerini Suriye’den alıp Afganistan’a götürdüler, İran sınırına yığmışlar. DAEŞ’i İran’ın içine sokup İran’ın istikrarını bozmaya çalışıyorlar.

Türkiye’de bir Guaido çıkarılmak isteniyor mu? Guaido sizce muhalefetten mi çıkarılacak, yoksa iktidar partisinden gelen isimler arasından mı?

Türkiye’de de bir Guaido çıkarılmak istendiği kesin. Tahmin ediyorum birçok Guiado adayı var. Guaido her yerden çıkabilir. İktidara yakın olmuş isimlerden de muhalefetten de çıkarabilirler. Ama bir insanın düşebileceği en kötü durum, Guaido olmaktır. Çünkü Guaido olmak, memlekete ihanet anlamına gelir.

Guaido, bir sembol. Ülkelerin içerisinden çıkarılan, onlara hizmet eden, isteyerek veya istemeyerek menfaatini onların menfaatleri ile birleştiren insanlar. Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’nde; “Şahsî menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler” diyor ya, Guaido da bunu yapıyor zaten.

Osmanlı Donanmasına Yapıldığı Gibi…

Doğu Akdeniz’de bir kriz yaşanıyor. ABD ile mi, Rumlarla mı anlaşma sağlamalıyız? Amerika Türkiye için bir tehdit oluşturmaya başladı, bunu net bir şekilde görebiliyoruz. Rusya, sıcak denizlere inmek istiyor. Almanya’nın Orta Doğu petrollerine ulaşma hayali var. Bir yandan da İsrail’in, büyük İsrail kurma amacı var. Türkiye’nin politikası ne olmalı sizce?

Bütün davranışlarına baktığımız zaman sanki öyle gibi görünüyor. Çünkü Bay Netenyahu çok açık olarak ifade etti. “Şimdi en güçlü olduğumuz zamandır. Şimdi yaparsak yaparız. İleride böyle bir şans yakalayabilir miyiz bilmiyorum” dedi.

Demek ki şu anda Amerika’nın bu derece atak davranması, Kudüs’ü İsrail’in başkenti ilan etmesi, Batı Şeria’da Yahudi yerleşim yerlerinin artması, Gazze’nin sıkıntıya sokulması, açık hava hapishanesi gibi Mısır’ın bu yönde yönlendirilmesi… Her şeyden önce İsrail’in seçimleri kazanan Netenyahu hükümetiyle Amerika’nın bir araya gelip bu hedefleri özellikle düşman olarak gördükleri; İran’ı ve aynı zamanda Türkiye’yi bir noktada kontrol altına alabilmek için onun üzerinde baskı kurmaları…

PKK-PYD kuvvetlerinin 65 bin kişilik bir ordu haline dönüşmesi, omuzdan atılan stinger füzelerinin verilmesi, Arizona da F16 ve helikopter pilotu olarak eğitilmelerine baktığımız zaman sıkıştırılmak istendiğimiz görülüyor.

Öteki taraftan Türkiye, Yunanlar kullanılarak Doğu Akdeniz ve Ege’de sıkıştırılmaya çalışılıyor. Kıbrıs da sıkıştırılmaya çalışılıyor. Rum asıllı olan ve ailesiyle İzmir’den Amerika’ya göç eden Oramiral Stavridis’in yaptığı bir senaryo var. Amerikan Deniz Kuvvetleri Enstitüsü’nde çalışılmış. Türk donanmasına ani bir baskınla imha edip böylece Osmanlı’ya yaptıkları gibi korumasız bırakmak ve Kıbrıs’ı Türkiye’den koparmak ve işgal etmek. Kıbrıs Türklerini oradan çıkarmak, orada elde edilmiş hakları Rumların eline bırakmak. Yani bir Batı Trakya haline getirmek.

Böylece Birinci Dünya Savaşı sonunda İngilizlerin tıpkı Yunanları, Anadolu’ya sürdükleri gibi şimdi de Amerikalılar, Avrupa Birliği’ni de arkalarına almak suretiyle İngilizlerin yerine geçerek aynı şeyi yapmak istiyor.

Türkiye Mavi Vatan tatbikatını yaparak Doğu Akdeniz’deki haklarından vazgeçmeyeceğimizi ortaya koydu. Deniz Kurdu tatbikatını yapıyoruz. Yani bir donanma baskınına karşı hazırlıklıyız. Donanmamızı güçlendiriyoruz, daha da güçlendireceğiz. Kendi gemilerimizi, firkateynlerimizi yaparak Deniz Kuvvetleri’nde büyük bir ilerleme sağladık. Hatırlarsanız Ergenekon, Balyoz davalarında en çok içeri atılanlar denizciler oldu. Hedefleri, donanmayı zayıflatmaktı.

Dikkat ederseniz Akdeniz, güçlülerin çarpıştığı bir alan haline geldi. Ege Denizi keza öyle. Bir tek barış denizi olarak kalan Karadeniz. Karadeniz’i de bir savaş alanı haline getirmek, Montrö Anlaşmasını devre dışı bırakmak, oraya uçak gemileriyle, savaş gemileriyle girmek istiyorlar. Yumuşak karnı olduğu için Rusya bunu kesinlikle arzu etmiyor. Türkiye’de istemiyor. Çünkü Karadeniz’e en büyük sahili olan ülke Türkiye.

Dolayısıyla Türkiye ve Rusya’nın çıkarları örtüşüyor. Rusya ile Türkiye’nin çıkarları Suriye konusunda da örtüşüyor. Orayı bir an önce barışa kavuşturmak, Suriye’nin toprak bütünlüğünü korumak ve üniter bir Suriye Devleti meydana getirmek istiyor.

Amerika ise İsrail’le işbirliği yaptığı için orada büyük İsrail’i yaratmak teşebbüsleri ile orada iç savaşın devam etmesini böylece Lübnan’daki Hizbullah’ın zayıflamasını, İran’ın, Türkiye’nin zayıflamasını arzu ediyor. O bakımdan bizim İran’la, Irak’la, Şam’la hatta Moskova’yla çıkarlarımız örtüşmekte. Dolayısıyla Astana süreci de bu bakımdan önem taşımaktadır. İdlib konusunda bazı anlaşmazlıklar olsa da İdlib’in teröristlerden temizlenmesi konusunda herkes mutabık.

“Beka Deyince Millet Alay Ediyor Ama…” Sizce bu mümkün mü?

Biz, mümkün olduğunu gösterdik. Türkiye’de açılım sürecinden sonra Güneydoğu Anadolu bölgesinde bunu yaptık. PKK-PYD kendilerine tanınan fırsatı kullanamayarak orayı barikatlarla, çukurlarla doldurdu. Sivil halkı kontrol altına almaya çalıştı. Güvenlik güçlerimiz müdahale etti. Sokak sokak, ev ev mücadele ederek orayı temizledik. Büyük kayıplar verdik ama Güneydoğu Anadolu’yu PKK’dan temizledik.

Aynı şey İdlib’te Suriye ordusunun yapması lazım. Burada istihbarat örgütlerine de çok büyük görev düşüyor. Yalnız bizim istihbarat örgütümüze değil Suriye, Rusya, İran istihbaratlarına da görev düşüyor. Bu yapılırsa İdlib’in terörden temizlenebileceğine inanıyorum.

Trump çıkıyor, “Biz Kudüs’ü İsrail’in başkenti, Golan’ı, İsrail toprağı yaptık” diyor. İran’ı ambargoya tabi tutuyor. Aynı şeyi bize yapmıyorlar mı? Dolar üzerinden yapılan operasyonlar buna hizmet etmiyor mu? Hangi partiden olursak olalım, bunlara karşı uyanık olmak, birlik içinde hareket etmek mecburiyetindeyiz. Bu, bir milli görev. Biz bu milli görevi yerine getiriyor muyuz? Bu soruyu kendimize soralım önce. Bakın seçimler, vesaireler bunlar ikinci planda olan konular. Esas gündemin bu olmadığını görmemiz lazım.

Beka sorunu denildiği zaman millet alay ediyor. “Beka neymiş” diyor. Beka işte bu. İnsan olarak var olmaya devam etmek için mücadele etmeliyiz ve beraberce bunu bozmaya çalışan güçlere karşı da bir savaş vermek zorundayız. Bu savaşı veriyor muyuz? Yoksa onlara alet mi oluyoruz, onların aracı haline mi dönüşüyoruz? 19 Mayıs’ın, İstiklal Savaşı’nın, Cumhuriyetin ruhu bu mudur? Bu soruyu kendimize sormadığımızı düşünüyorum.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Milli Mücadele’nin yüzüncü yıldönümünde Samsun’da siyasi parti liderleriyle bir aradaydı. Bu birlik mesajı sizce dış dünyaya verilen bir mesaj mı, iç siyaset için verilen bir mesaj mıydı?

Bence ikisine birden verilen bir cevap bu. Türk insanını, çeşitli partilere mensup olan liderler temsil ediyor. Bir noktada içinde bulunduğumuz zorlukları yenmek için birlikte hareket etmemiz, asgari müştereklerde birleşmemiz lazım. Nedir asgari müştereklik? Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin devam etmesi, bekası, hiçbir şekilde tehdit edilmemesi ve olası tehditlere karşı birlikte durmamız. Farklı düşünceleriniz olabilir, bunu savunabilirsiniz ama bu birlikteliğimizi bozmamamız, aynı amaca hizmet ettiğimizi unutmamamız lazım.

Siz, Yüksek Seçim Kurulu’nu sevmeyebilirsiniz, kararlarına uymayabilirsiniz, “beğenmiyorum” diyebilirsiniz ama beğenmemeniz, onlara hakaret etmenizi gerektirmiyor. Oradaki yargıçlar, yargıç görevlerini yapıyor. Siz her yargıcın kararına uymayabilirsiniz, tenkit de edebilirsiniz kararları ama onlara hakaret edemezsiniz, onlara çete diyemezsiniz, dememeniz lazım. Asgari nezaket kurallarına da uymayı bilmek lazım.

Cevap Yazın