Nasıl Hizaya Getirilebilirler?

Kaybolan çocuğunu kaybolduğu gün bulamayıp da bir gün sonra bulan adam “Bu çocuk el lokması yemiştir, artık bu çocuktan hayır gelmez” diyerek çocuğunu bulanı mükâfatlandırmayı reddetmiş ama çocuğunu da kaldırıp atmamıştır herhalde. Çocuğunu doyuracak kadar ekmeği olmayan ana-babalar çocuklarını ölüme mi terk ediyorlar? Tabii ki hayır. Ne yapıyorlar ya? Evlatlık veriyorlar. Doyuramadığı için kendi çocuklarını evlatlık veren ana-babalar da çocukları bir gün gelip kendilerini bulsa bile bu çocukların kendilerinden ziyade onu besleyip büyütenlerin çocuğu oldukları gerçeğiyle yüzleşiyorlar. Her iki durumda da ana-babalar böyle evlatları ne atabilirler ne de satabilirler.

Çocuklarına el lokması yedirmek söz konusu olduğunda ülkelerin durumu da ana-babalardan pek farklı değil. Kendi çocuklarını doyuramayan milletler de çocuklarını evlatlık veren ana-babaların yaptıklarına benzer bir şeyler yapıyorlar. Böyle milletler, çocukları kendilerine rağmen veya kendilerinin muvafakatiyle el lokması yemişse, böyle çocukların kimin lokmasını yemişse icabında onun kılıcını çalacağını biliyorlar ama yapabilecekleri pek fazla bir şey de yok.

Yetişkin vatandaşlarını başka ülkelere çalışmaya göndererek, gençlerini başka ülkelerin yardım kuruluşlarının sağladığı burslarla eğitim için yabancı ülkelerdeki okullarda eğiterek, kendi vatandaşlarının yabancı ülkelerin sağladığı imkânlarla iş kurmasına tahammül ederek, kendi vatandaşlarının yabancılar tarafından ödüllendirilmelerine ‘hayır’ diyemeyerek ve daha birçok yolla fakir ülkelerin insanları şöyle veya böyle el lokması yiyor.

Yabancılar da aptal değiller ya, kendilerinin kılıcını en iyi çalacak olanları seçiyorlar. Hatta bazı fakir ülkelerdeki yüze gelir bütün işadamları, siyasetçiler, askerler, akademisyenler, sanatçılar ve hatta sporcular bu ‘el lokması yemişler’ arasından çıkıyor. Ne demişler? “Ye yavrum, ye ki büyüyesin.”

Senin ekmeğini yiyenler tam doymazlarsa elin tam doyurdukları senin yarı aç-yarı tok beslediklerine her alanda fark atar. Para onlarda, iyi tahsil onlarda, beceri onlarda, kariyer onlarda… Hatta boy-posta bile bizim yarı doymuşlara beş basıyorlar. Sonra da biz bunlardan, “Bu memlekette yaşıyorlar ama yerli ve milli olamıyorlar” diye şikâyet ediyoruz.

Yerli ve milli olamayıp el gibi davrandıkları için elbette toplumun tepkisine sebep oluyorlar ve bu tepki onları korkutmuyor da değil ama mevcut pozisyonlarını korumaları da ancak el gibi davranmalarıyla mümkün. Yani bu insanların baltası hâlâ kendilerini besleyenlerin kütüklerinden çıkmış değil. Daha fazlasını verirsek pozisyonlarını yerli ve milli istikamete doğru kaydırmaya başlayabilirler ama onların pozisyonunu değiştirecek kadar imkânımız da maalesef yok.

Her ne kadar kritik zamanlarda başkasının kılıcını çalsalar da sahip oldukları imkân ve kabiliyetlerle ülkemize faydaları hiç yok da değil. Onları atamayız, satamayız. Onlarla olabildiğince barışık olmaktan başka çaremiz yok. Elbette bazen iplerin gerilmemesi mümkün değil ama dikkatli ve sabırlı olursak ipleri koparmayabiliriz. Hatta bazıları kızıp “Terk ederiz bu ülkeyi!” dediklerinde “Canınız cehenneme!” bile diyemiyoruz, demeyelim de zaten.

Şu günlerde sanayici ve işadamı olanlardan dışarıdan para bulup getirmelerini bile bekliyoruz. Güçlerinin farkında oldukları için icabında kanunları bir derece zorlamaktan da geri durmuyorlar. Cezalandırmaya kalktığınızda da dünyayı imdada çağırıyorlar ve üzerimizde baskı kurmayı hakikaten de becerebiliyorlar. Bunların en güçlüsü, Gezi Parkı olaylarında iktidarın tam karşısına geçmeye pek ala cüret edebildi.

Peki, bunların zayıf yanları yok mu? Elbette var. Bunların en zayıf yanı toplumun ana gövdesiyle pek de duygudaş olmamalarıdır. Bu sebeple toplumun yabancılaşmışlık ve dışlanmışlık duygusu içinde olan kesimini yanlarına alabilseler bile toplumun asıl gövdesini yanlarında bulamamaktadırlar. Toplumdaki yabancılaşmışlık ve dışlanmışlık duygusu içindeki insanlar azaltılabilirse bu kesimin biraz daha hizaya gelmesi mümkün olabilir. Bu kesimi kesip atmak mümkün değil ama bu kesim bu kadar güçlü iken de Türkiye’nin daha bağımsız hareket etmesi hiç mümkün değil. O halde, bu kesimin yok edilmesine çalışmak yerine, bu kesimin gücünü dengeleyecek daha milli ve yerli unsurları güçlendirmeye gayret etmek daha akılcı görünmektedir.

Bu kesim her alanda artık en önde olduğu ve dışarıdan da güç aldığı için bunlarla rekabet eden daha milli ve yerli kesim bunlarla ancak devlet desteğiyle başa çıkabilir. Bu da daha milli ve yerli olanlar lehine pozitif ayrımcılık demektir. Böyle bir pozitif ayrımcılığı her zaman hukuk temeline oturtma imkânı da yoktur. O halde daha milli ve yerli kesim lehine yapılacak pozitif ayrımcılık ancak hukuk zorlanarak mümkün olabilir.

Aklıma sık sık, “Geçmişte sağ iktidarlar dönemindeki gecekondulaşmaya göz yumma ve ANAP hükümetleri döneminde yapılan kooperatiflere piyasa değerinin altında kamu arazisi tahsis edilmesi hukuk zorlanarak yapılan bir çeşit pozitif ayrımcılık mıydı?” düşüncesi uğrayıverir. El lokması ile doymuş kesim daha ziyade batıda ve denize kıyısı olan şehirlerde yaşamaktadırlar. Daha yerli ve milli olan kesimi diğer kesimi dengeleyecek şekilde güçlendirecek uygulamalardan biri de kıyı bölgelerinde çevreyi korumak ve şehirlerin kalitesini iyileştirmek adına, yapılaşmaya ve sanayi tesisleri kurulmasına getirilecek kısıtlamalar olabilir. Böyle bir uygulama sanayinin daha iç kesimlere ve doğuya kaymasını sağlayabilir. Sanayinin ülkenin iç kısmına ve doğusuna kaydırılması da ülkemizin iç kısmında ve doğusunda yaşayan daha yerli ve milli kesime kesinlikle bir saha avantajı kazandıracaktır.

Beşir İyidiker

Cevap Yazın