Leyla Şahin Davası

Servis Edilen Dosya

Cübbeli Ahmet, neredeyse tüm hayatını sünnetin ve hadisin anlaşılmasına ve savunmasına hasreden Görmez Hoca’yı, hem de vaaz kürsüsünde, cemaatin önünde sünnet münkiri ilan etti. Hoca cevap vermedi. Hâlbuki Hoca’nın aksini ispat sadedinde söyleyeceği çok şey, göstereceği çok şahit vardı. Aklıma 1990’lı yılların başında Mısırlı gazeteci Ebu Reyye’nin sünnet ve hadise yönelik pek çok saldırı içeren kitabına karşı Görmez Hoca’nın, yakın dostu M. Emin Özafşar ile birlikte sünneti savunmak için dilimize kazandırdığı Muhammed Ebu Şehbe’nin sünneti müdafaa eden iki ciltlik kitabı geldi mesela. “Sünnet inkârcısı” ama aynı zamanda sünnet uzmanı Görmez, sünneti savunmak için iki ciltlik bir sünnet müdafaası kitabını tercüme etmişti.

Cübbeli Ahmet, Görmez Hoca’yı sünnet münkiri ilan ettiği konuşmasını yaparken, önünde Hoca’nın bir makalesi duruyordu. Hem de sünneti savunmak için yazılmış bir makaleydi bu. Daha doğrusu Marmara İlahiyat’ta, büyük hocaların da hazır olduğu bir ilmi toplantıda Hoca’nın yaptığı bir konuşmanın deşifresiydi.

Aslında Cübbeli’nin, Hoca’yı sünnet düşmanı ilan ettiği makale bizzat bir sünnet müdafaasıydı. Ama makalenin tamamını okumadığı açıktı. Konuşmanın/yazının içinden cımbızla çektiği bir cümleden hareketle Hoca’yı sünnet münkiri ilan ediyordu. Daha doğrusu makaleyi ve cımbızlanmış cümleyi de kendisine gönderilen, servis edilen bir dosyadan okuyordu. O dosyayı kimin gönderdiğini, yani operasyonu kimin yönettiğini de gayet iyi biliyordum. Çünkü o saçma sapan iddiaları içeren dosya bana da gelmişti. Benim gibi nicelerine de gönderildiğini biliyorum.

Ankara İlahiyat’ta derslerimize girerken bize sünnet ve hadisi o sevdirmişti hâlbuki. Sünnete itiraz yönelten ve kafamızı karıştıran sorulara daima o cevap veriyordu. Ama şimdi aynı Hocamız sünnet ve hadis münkirliği ile suçlanıyordu. Bu apaçık bir iftira, bir bühtandı. Bu kabul edilebilir bir şey değildi. Ama aklımın almadığı şey Görmez Hoca’nın “hadi oradan, sen beni böyle bir şeyle nasıl suçlarsın, ne haddine” dememesiydi.

 

Leyla Şahin Davası

Bir gün sosyal medyada Cübbeli’nin bir videosu önüme düştü. Cübbeli yine kürsüdeydi, yine cemaate vaaz ediyordu (şov ve stand–up tarzında vaaz mı deseydim, bilemedim) ve önünde de yine Hoca’nın bir makalesi vardı. Bu kez Hoca’yı başörtüsünü inkâr etmekle suçluyordu. Yine bir makalenin içinden bir cümleyi cımbızlayarak bunu yapıyordu besbelli. İçimden “Hoca bu sefer dayanamaz, usturuplu bir cevap verir buna” dedim. Çünkü Hoca’nın, Cübbeli’nin söz konusu ettiği makaleyi, başörtüsünü savunmak için, hem de 28 Şubat’ın o zor günlerinde kaleme aldığını biliyordum. Aynı şekilde bu makalenin Avrupa Birliği mahkemelerinde Leyla Şahin davası görülürken; karar verecek hakimlere, Hristiyanlıkta, Yahudilikte ve İslam dininde başörtüsünün varlığını ispatlamak için yazdığını da öğrenmiştim.

Aynı makalenin o günlerde, Erzurum İlahiyat’ta “Takva Elbisesi” başlığı altında, başörtüsünü reddeden bir hocaya cevaben kaleme alındığından da haberdardım. Makalenin her satırında, başörtüsü ile ilgili olumsuz pek çok düşünceye cevap verildiğini de biliyordum. İşte o Hocamız, başörtüsünü müdafaa ettiği bir makalesi dayanak gösterilerek başörtüsüne karşı olmakla suçlanıyordu.

 

“Eğer Hazret–i Peygamber Bu İstismarı Görseydi Bunları Yasaklardı”

 17–25 Aralık süreçlerinde FETÖ’cülerin FETÖ’yü, Adnancıların Adnan Oktar’ı mehdi ilan etmeye çalıştıkları bir zaman diliminde Görmez Hoca, Diyanet İşleri Başkanı sıfatıyla NTV’ye çıktı ve bunlara cevap mahiyetinde Mehdilik ile ilgili bir açıklama yaptı. Hoca yayında, Mehdilik meselesinin bir iman esası olmadığını, Kur’an’da bu konuda herhangi bir ayetin bulunmadığını, Buhari ve Müslim’de de ‘Mehdi’nin geleceğine dair sahih bir hadisin yer almadığını ifade etti. Hoca’nın tespitleri ilmi olarak doğruydu. “İslam’da Mehdilik yoktur” da dememişti üstelik.  (Ki 15 Temmuz’dan sonra Görmez Hoca, FETÖ için “sahte Mehdi hareketi” ifadesini kullandığında, Mehdiliğe karşı olanlar, “ne yani, Mehdi’nin sahihi mi varmış” diye suçlayacaklardı. O da ayrı bir mesele.) İşte bu yayın sonrası Cübbeli, yine aynı vaaz kürsüsünde, aynı çirkin üslupla ve tribünlere oynayan aynı şovmen edasıyla Hoca’yı yine hadis münkiri ilan etti.

Günlerden bir gün Lalegül TV’yi izliyorum. Kürsüde yine Cübbeli vardı. –Zaten pek başkasının bu kanalda konuştuğuna da denk gelmedim.– Doğal olarak ve beklendiği üzere konu yine Mehmet Görmez’di. Söze aynen şöyle başladı Cübbeli:

“Bakalım Mehmet Görmez bu sefer neler yumurtlamış. Bakalım Görmez yine ne haltlar karıştırmış.”

Bayağı, ucuz ve zerre kadar iyi niyet emaresi taşımayan bir üslupla… Bu kez Görmez Hoca’ya, Sakal–ı Şerif ile ilgili sorulan bir soruya Habertürk gazetesine verdiği bir cevap üzerinden saldırıyordu. Eleştiri demiyorum, reddiye demiyorum, en ufak bir ahlaki kaygı taşımayan bir saldırı söz konusuydu.

Kulaklarıma inanamadım, bir Müslüman olarak utandım. Bir vaaz kürsüsünde, hem de bu ülkenin Diyanet İşleri Başkanı ile ilgili bu kadar bayağı ve düşük bir dil nasıl kullanılabiliyordu? Başkanlığı geçtik, bir Müslüman ilim adamıyla ilgili bu kadar kindar ve bayağı bir üslup nasıl kullanılabiliyordu, havsalam almıyordu.

Dahası o kadar sarıklı cübbeli insan da bir Müslümanın onuruyla, şahsiyetiyle alay edilirken kahkahalarla gülüyordu. Ama nasıl bir üslup, daha doğrusu üslupsuzluk! Bu adamdaki öfkenin sebebi neydi, nasıl böyle bir kin ve öfke biriktirmişti? Bu Görmez Hoca nefreti nereden kaynaklanıyordu? Diyanet’te şu kadar yıl hizmet etmiş, Mescid–i Aksa’da hutbe okumuş, Diyanet’in imajını düzeltmek için büyük emekler vermiş olan Görmez Hoca neden hedef tahtasına konuluyordu? Akıl alır gibi değildi.

Bunun üzerine önce gazetedeki röportaja baktım. Gazeteci, Sakal–ı Şerif’le ilgili istismarları soruyordu Hoca’ya. O sıralarda da Çeçenistan Devlet Başkanı Kadirov,  sahih olup olmadığına bakmadan, dünyanın her yerinden fahiş paralar ödeyerek Sakal–ı Şerifler topluyordu. Bunun için de ülkesinde büyük büyük toplantılar yapıyor, insanlar da sıraya girerek önce Sakal–ı Şerifleri sonra da başkanın ellerini öpüyorlardı.

Cübbeli Ahmet’in kendisi de Sakal–ı Şerif’in bir tanesini su dolum tesislerine katarak paketliyor, kutsal su gibi Sinan Erdem Spor Salonu’nda milleti toplayıp adeta kutsal törenler yapıyordu. Bunlara karşı da Görmez Hoca, gazeteye sadece şöyle demişti: “Eğer Hazret–i Peygamber bu istismarı görseydi bunları yasaklardı.”

Bu kadar. Aslında durum daha sert bir tepkiyi de hak ediyordu ama Hoca o narin üslubuyla sadece bu kadarını söylemişti. Gayet nazik ve nezih bir şekilde. İşte Lalagül’de bu söz üzerinden Cübbeli, pervasızca ve edep sınırlarının dışına çıkarak Hoca’ya hakaretler ve iftiralar yağdırmaya başladı. İnanılır gibi değildi.

Tabii olay burada bitmedi. Birkaç hafta sonra Cübbeli Ahmet, bu sözlerinden dolayı milletin huzurunda Görmez Hoca’dan özür diledi. Ancak sözlerine koca bir yalanla başladı. Daha doğrusu bir yalanla başladığını sonradan öğrendik.

Dedi ki; “Diyanet İşleri Başkanı beni aradı, bu sözleri bana yakıştıramadığını söyledi. Bundan dolayı da ben kendisinden özür diliyorum. Ama fikirlerine reddiye hakkım bakidir.”

Yalanı da şu idi: Meğer Hoca onu hiç aramamış, Mehmet Talu Hoca kendisine gitmiş ve yaptığının yanlış olduğunu söylemiş. Oradan da Talu Hoca’nın telefonuyla Görmez Hoca’yı aramışlar. Olay bu şekilde gerçekleşmiş ama o, “Görmez, beni aradı” diye yalan söylemekten çekinmemişti.

Aynı röportajda Hoca, DEAŞ terör örgütünü değerlendirirken, “bunların fiten hadisleri olarak bilinen bazı rivayetler üzerine meşruiyetlerini bina ettiklerini ve fiten hadislerinin de sorunlu olduğunu” söylemişti. Hoca’nın bununla, en çok uydurma rivayetin fiten hadisleri arasına karıştırıldığını kastettiğini biliyordum. Derslerde defalarca dinlediğim bir şeydi bu çünkü. Bu derslerinde Süfyani, Kahtani, Yecüc–Mecüc, Dabbetülarz, Mehdi, Mesih gibi kıyamet alametleri arasında ne çok uydurma haberlerin girdiğini söylüyordu her seferinde. Hatta bunu söylerken bize imtihan sorusu olarak yönelttiği Nuaym b. Hammad‘ın Kitabu’l–fiten’ini kastettiğini de tahmin edebiliyordum. Ama kime anlatacaksın ki bunları. Hem anlatmak için karşında dinlemeye hazır bir insan olması gerekmez mi? Bir iyi niyet, anlamak isteyen biri en azından. Ama yoktu işte.

Cübbeli bu sözler üzerine Hoca’yı, “Allah’ı, Peygamberi tanımamak”la suçluyordu. Açık bir şekilde tekfir ediyordu Hoca’yı. Görmez Hoca’nın, Peygamber’in gaybı bilemeyeceğini iddia ettiğini de eklemekten geri durmuyordu.

 

Profesör Söylüyordu İşte, Yalan mı Konuşacaktı Yani

Ve derken Hoca’nın Diyanet’ten ayrılık zamanı yaklaştı. Artık ciddi ciddi Hoca’nın başkanlıktan ayrılacağı haberleri medyaya düşmeye başlamıştı. Cübbeli bu sefer, yanına sabıkalı bir ortak da alarak saldırılarına devam etti. Türkiye’de yüz binlerce insanı mağdur eden, din istismarı yaparak büyüyen sicili bozuk ve aynı zamanda derin bir yapıya sahip olan İhlas grubunu, önce gerçek ehl–i sünnet bir cemaat olarak ilan etti, sonra da onları yanına alarak Hoca’ya karşı yeni bir cephe açtı.

Yıllarca biriktirdiği bütün yalan ve iftiraları ısıtıp ısıtıp gündeme getiriyor ve en ufak bir vicdan ve adalet kaygısına kapılmadan saldırılarını sürdürüyordu. Bu arada yanına sözüm ona ehl–i sünnetçi (!) bir tarihçi de buldu. O anlamıyordu bu işlerden ama olsun isminin başında “prof” yazıyordu ya, bu yeterdi. Tetikçilik için de biçilmiş kaftandı. Bir o koşuyordu TGRT’ye, bir diğeri koşuyordu Lalegül TV’ye.

Bu kez Kutlu Doğum Haftası üzerinden saldırıyorlardı Hoca’ya. Güya Diyanet 30 yıldır FETÖ’nün doğum gününü Peygamberimizin doğum günü olarak millete yutturuyormuş. Aman Allah’ım, bu ne vahim iddiaydı. Peki, bir kanıtları, ispat mahiyetinde bir belgeleri var mıydı? Yoktu ama koca(!) profesör söylüyordu işte, yalan mı konuşacaktı yani.

Ama hayret, Mehmet Görmez Hoca buna cevap verdi. “Bu doğru değildir, 30 yıldır bunu yapan bir kurumun topluma verecek hiçbir şeyi olmaz. Diyanet bu iddia ve iftirayı kabul ederse FETÖ ile mücadelede inandırıcılığını kaybeder” dedi.

Hoca cevap verdi ama anlaşılan iş işten geçmişti. Çünkü ona kulak veren kimse yoktu. Kendi ifadesiyle “ne boğazlarına kadar bid’at ve hurafeye bulaşanlar” ona kulak vermeye niyetliydi ne de sümük ve tükürük üzerinden Allah Rasulu’nu anlamaya/ anlatmaya kalkışan, bu seviyesizlik düzeyinde Efendimizi diline dolayan Cübbeligiller…

Sonra Görmez Hoca görevinden ayrıldı. Topluma veda etti ve ilmi çalışmalarına geri döndü. Genel olarak Müslümanlar arasında bir hüzün vardı. İnsanlar neden diye soruyorlardı. Maşer–i vicdan rahatsız olmuştu. Fakat Cübbeli’nin öfkesi dinmemişti. Hâlbuki muradına ermişti, artık muzaffer bir eda ile susmasını bekliyordum ama kini çok büyükmüş demek ki bir türlü yüreği soğumuyordu. Ya da ona görev verenler, –artık kimse onlar– vurmaya devam etmesini istiyorlardı. Hoca’nın ayrılış sürecinde, Cübbeli ne dedi biliyor musunuz? “Diyanet’in başına Görmez’dan daha tehlikelisi gelmemiştir” diye bir açıklama yaptı. Kelimesi kelimesine bunu dedi. İnanabiliyor musunuz?

Dr. Ömer Faruk Özerdem

Cevap Yazın