İşin İki Tarafı

Ben bu tartışmaya, daha doğrusu bitmeyen bu kin ve saldırıya bakınca şunu görüyorum: Bu, bir din gayreti ve hassasiyetiyle yapılıyor olamaz. Çünkü bu saldırıda en ufak bir dini, ahlaki, ilmi kaygı yok. Olsa olsa ya şahsi bir meseleyi dert edinmiştir, bir acısı vardır bir yerlerden. Ya da birilerinden talimat alıyordur. Aynı anda ikisinin olması muhtemel. Bu işin bir tarafı.

İşin bir başka tarafı da şudur ki onu da söylemesem hakkaniyetli davranmış olmam: Bence Görmez Hoca bütün bunları hak etmişti. Evet, kesinlikle Cübbeli haksızdı bu itham ve iftiralarında ama Hoca da hak ediyordu bunu. Zira Cübbeli yıllarca, İslam tarihinde hiçbir sapkının kullanmaya cesaret edemeyeği bir dil ve üslup ile vaaz kürsülerinden bidat ve hurafelerini yaydı. Saymakla bitmeyecek kadar çok olan bu sapkın üslubuna birkaç örnek vermekle yetineyim: Mesela sözde birinden naklettiği bir menkıbeye sığınarak –haşa– Allah Teâla’yı tuvalet taşı ile konuşturdu.

Konuyla ilgili aldığı ağır eleştirilere cevap verirken de yine ekranlardan bir ilim adamı (!) edasıyla kaynak gösteriyordu. Ancak büyük bir hevesle verdiği kaynağın müellifi Ebu Temmâm er–Râzî’nin söz konusu rivayetin sonuna düştüğü “bu hadis münkerdir (هَذَا حَدِيثٌ مُنْكَرٌ) notunu ya bilerek gizliyor ya da onu anlayabilecek ilmî bir yeterliliğie sahip değildi.

Yine kürsülerden, sakal kesmeyi zinadan ve içkiden daha büyük bir haram olarak anlattı. Şeyhi için “Allah, ete kemiğe büründü, Mahmut diye göründü” dedi.

Mesela, “Bir adam kıyamet gününde amelleri tartıldıktan sonra yaka–paça cehenneme götürülürken, “ben Nakşibendiye’nin Halidiye kolundanım” derse, görevli melekler onu serbest bırakırlar” dedi. Gün geldi, zenadikenin uydurup Allah Rasulu’ne iftira olarak isnat ettikleri sözleri pervasızca nakletti.

Başka bir gün, Allah Rasulu’nu Hayber’de –haşa– merkeple konuşturdu, başka bir gün sümük, bevl ve ğayta üzerinden onu anlatmaya kalkıştı. Cübbeli yalnızca Allah Rasulu’ne yalan söz isnat etmekle yetinmedi, aynı zamanda yalan terlik de isnat etti. Nal–i şerif dediği terlikleri vaaz kürsülerinden pazarladı, ekrandan insanlara satmaya çalıştı. Ama tüm bunlar olup biterken ne Görmez Hoca ne de başında olduğu Diyanet ve Din İşleri Yüksek Kurulu herhangi bir açıklama yapma gereği duydu.

Cübbeli’nin pervasızlığını ve ahlaki kaygı taşımayan saldırılarını anlatırken işin bu tarafını da zikretmenin gerekli olduğunu düşünüyorum.

 

Bu Olayın Bize Gösterdiği Bir Başka Önemli Husus

Tabii burada Görmez Hoca’nın, Diyanet kurumunu bir tartışmanın içine çekmemek için herhangi bir müdahalede bulunmadığı ve sustuğu açıktır. Genel ilkeler ve külli asıllar üzerinden yaptığı açıklamalarla aslında üzeri örtük bir şekilde bu anlayışla mücadele ettiği de hepimizin malumudur.

Bunun yanında Hoca’nın yur içinde ve yurtdışında yoğun çabaları vardı. Diyanet’in mutedil bir İslam anlayışının sesi olması için gecesini gündüzüne kattığına şahit olduk hep beraber. Düzeltilecek o kadar yanlış, el atılacak o kadar çok sorun vardı ki muhtemelen bunu öncelikli bir mesele olarak görmemiştir. Yeni bir cephe açmak istememiştir belki de.

Dolayısıyla bu eleştirileri hak etti derken, ona biraz haksızlık ettiğimin de farkındayım. Amacım sadece Cübbeli’nin sapkınlığının boyutuna işaret etmektir. Zira Cübbeli fenomeni, malumat yığınına sahip olup sahih bir usule ve müstakim bir üsluba sahip olmayan insanların, dine faydalı olayım derken nasıl zarar verdiklerini göstermesi bakımından üzerinde çalışılması gereken önemli bir örnektir.

Bu olayın bize gösterdiği bir başka önemli husus da tasavvufa ilim, usul ve edep eşlik etmediğinde, onun nasıl yıkıcı ve ifsad edici bir noktaya evrileceğidir. Hâlbuki tasavvuf mahza edeptir. Edebi olmayanın tasavvuftan da bir behresinin olmadığı gün gibi ortadadır.

Bir başka önemli nokta da şudur: Cübbelinin eleştirilerine sadece Görmez Hoca maruz kalmıyor tabii. Onun bu yıkıcı ve sert hakaretlerine maruz kalanların tamamının masum olduklarını da söyleyecek değilim. Ama Cübbeli’de usul ve üslup olmayınca diğerleri de hikmetsiz yöntemlerle bir taassup üretiyor ve böylece hikmetten uzak, ifrat ve tefrit olarak adlandırabileceğimiz iki zıt kutup oluşuyor. Bundan da en çok İslam ve Müslümanlar zarar görüyor maalesef.

Son olarak da şunu ifade etmek isterim:

İslam’da tartışmanın, eleştirinin bir ahlakı vardır. Müslümanlar, aralarındaki tartışmalarda bu ahlaki hassasiyeti asla elden bırakmamalıdır. Hatta sadece kendi aralarında değil gayrimüslimlerle tartışmada bile bu kriteri daima göz önünde bulundurmaları emredilmiştir. Kavl–i leyyini, hikmeti ve mev’ize–i haseneyi öğütlüyor Rabbimiz. Burada sadece Firavun’a gönderilen Hazret–i Musa’ya Allah Teâla’nın verdiği emirleri hatırlatmakla yetineyim.

Dolayısıyla mü’minlerin hem davet üsluplarında hem de ihtilaflarında daima bir seviyenin gözetilmesi gerekmektedir. Ama maalesef sosyal medyanın yaygınlaşması ve vaaz kürsülerinin bir mevziye dönüşmesi neticesinde bu ilkelere dikkat edilmediğini üzülerek görüyorum. Cübbeli’nin Görmez Hoca’ya yönelik haksız eleştirilerinde de bu ilkelere zerrece itibar edilmediği ortadadır. Vesselam.

Dr. Ömer Faruk Özerdem

Cevap Yazın