ABD’nin Arzusu Küçük Türkiye

ABD, Soğuk Savaş sonrası devreye soktuğu Kenar Kuşak Teorisi’yle Avrasya coğrafyasını kontrol edip Asya’da hâkimiyet kurmayı hedefliyor. Bu stratejinin önündeki hiçbir engeli de kabul etmiyor. Washington, stratejisinde ısrar ederken Türkiye gibi müttefik ülkelere de “Benim çizgimden ayrılmayın” dayatmasında bulunuyor. Ancak Türkiye’nin binlerce yıllık devlet geleneği biat etmeye müsait yapıda değil. Son 30 yılda Türkiye, biat etmediği gibi, milli politikalarıyla ABD’nin karşısında kaya gibi durmaya çalışıyor.

Sürekli vurguluyoruz. Türkiye’nin sorunlarını yan yana dizin bakalım: Doğu Akdeniz, Fırat’ın doğusu/Münbiç, Irak’ın kuzeyinde terörle mücadele, yurtiçinde terörle mücadele, dünyanın her tarafında dünyanın en etkili terör ve casusluk örgütü FETÖ ile mücadele, Ege’de Yunanistan’ın pervasızlıkları ile mücadele, Karadeniz’de olası NATO-Rusya gerilimini dengeleme, Batı’nın desteğini alan Ermenistan meselesiyle mücadele, dış müdahalelere açık ekonomi, yurtiçinde etki ajanları ile mücadele… Uzayıp gider.
Geçenlerde bir dostum anlatmıştı. Uluslararası heyetlerin olduğu bir toplantıya katılan eski Doğu Bloku ülkelerinden birinin yetkilisi ile sohbet ederken bu yetkili, Türkiye’yi demokratikleşme anlamında eleştirmiş. Dostum da “Sana bizim komşularımızdan sadece bir tanesini versek, kendinize gelemezsiniz” diye yanıtlamış.

Haklı. Adeta dünyanın merkezinde ama cehennemin de tam ortasında gibiyiz. Jeopolitik açıdan sürekli hatırlatılan İbni Haldun’un sözü gibi, coğrafya kaderimiz. Üç kıtanın birleştiği bu bölgeye taşıdığımız medeniyetimizi korumayı, gerçek anlamda çağdaşlaşma adına daha da ileriye götürmeyi amaçlıyoruz. Burada da yıllar önce bir film sahnesinde geçen replik gelir aklıma: “Dünya hakimiyetini isteyen, ilk olarak bu topraklara göz diker.”

Evet, aynen böyle oldu. Yoksa bugün gerilimin zirvesini yaşadığımız ABD’nin, Türkiye’nin ne kaşına ne gözüne karşı bir kini vardı. Tek istediği dünya hakimiyetiydi. Önündeki engellerin başında ise Türkiye gelmekteydi. Peki, ABD ne istiyordu? Bu sorunun yanıtını anlamak için önce ABD’nin İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra uyguladığı stratejiyi bilmek gerekiyor.

Kenar Kuşak Teorisi-Rimland

Amerikalı Profesör Nicholas J. Spykman (1893-1943) jeopolitik düşünceleri ile İkinci Dünya Savaşı sonrası Amerikan dış politikalarının mimarı olarak kabul edilmektedir. Hollanda asıllı bir göçmen olan Spykman; 1913-1920 yılları arasında Yakın Doğu, Orta Doğu ve Uzak Doğu’da gazetecilik yapmış ve 1923-1925 yıllarında California Üniversitesi’nde uluslararası ilişkiler dersleri vermiştir. Yale Üniversitesi tarafından 1935 yılında kurulan Uluslararası Araştırmalar Enstitüsü’nün ilk yöneticisidir. Spykman’ın jeopolitik üzerine olan düşüncelerini iki temel eserinde görmek mümkündür.

1942 yılında Yale Üniversitesi tarafından yayınlanan America’s Strategy in World Politics  (Dünya Politikasında Amerikan Stratejisi) isimli kitabında devletlerarası ilişkilerdeki güç kullanımı ve güç dengesi siyasetini incelemiştir. Spykman, jeopolitik üzerine olan görüş ve analizlerini 1942 sonbaharında Yale Üniversitesi’nde verdiği bir konferansta dile getirmiştir.

Bu konferanstaki konuşmalarını kitaplaştıramadan 26 Haziran 1943 yılında ölmesi üzerine Yale Uluslararası Araştırmalar Enstitüsü’ndeki çalışma arkadaşları bir araya gelerek Spykman’ın konferans notlarını kitap haline getirmişlerdir.  The Geography of Peace (Barışın Coğrafyası) isimli bu kitap, Yale Üniversitesi tarafından 1944 tarihinde yayınlanmıştır. İngiliz jeopolitikçi Mackinder’ın Heartland Teorisi’ne (Kalpgah-Kara Hâkimiyet Teorisi) karşılık Spykman, Rimland Teorisi’ni (Kenar Kuşak Teorisi) bu kitapta ortaya koymuştur. Spykman, doğal kaynakları ve nüfus yoğunluğu sebebi ile tarihin Kuzey Yarımküre’de,  Ekvator çizgisinden uzak ılıman iklimlerde yazıldığını, ABD’nin Kuzey Yarımküre’de yer alan kıta büyüklüğündeki zengin toprakları ile çok şanslı bir coğrafyada bulunduğunu, Kanada ve Meksika gibi siyaseten zayıf devletlere komşu olduğunu, her iki okyanusa bakan cepheleriyle dünya deniz yollarına kolaylıkla ulaşabileceğini ancak tüm bu avantajlarına rağmen Batı Avrupa ve Doğu Asya kıyıları arasında kaldığını, diğer bir deyişle ABD’nin Avrasya tarafından kuşatılmış olduğunu söylemiştir. Spykman, ABD’nin, Batı yarı küresindeki hâkimiyetini şöyle açıklamıştır: “Tarih bize nazik davrandı; coğrafya bizi büyük ölçüde kolladı; fırsatlar çok iyi değerlendirildi ve sonuçta ülkemiz bugün Yeni Dünya’nın en önemli siyasi varlığı oldu.”

Coğrafi ve stratejik faktörler, hammaddeler ve nüfus yoğunluğu, ekonomik yapı ve teknolojik gelişme gibi etkenler ABD’nin Batı yarı küresinde hegemon bir duruma gelmesine yardımcı olmuştur. Barışın Coğrafyası adlı eserinde Spykman, Mackinder’in Kara Hâkimiyet Teorisi (Heartland) ile aynı coğrafi değerlendirmeleri kullanmış ancak Mackinder’in Heartland’ı çevreleyen iç/kenar hilal bölgesinin önemini küçümsediğini ileri sürmüştür.
Mackinder’in Heartland (Kalpgah) Teorisi’ndeki jeopolitik tekerlemesi şöyledir: “Doğu Avrupa’ya hâkim olan Kalpgah’a hükmeder, Kalpgah’a hâkim olan Dünya Adası’na hükmeder, Dünya Adası’na hâkim olan dünyaya hükmeder.” İşte tam bu noktada Spykman, meslektaşı Mackinder’in yanıldığını düşünmekte ve şöyle demektedir; Avrasya’nın asıl güç potansiyeli, sadece Kalpgah’ta değil aynı zamanda bunu çevreleyen ülkeler kuşağında yani kendi deyimi ile Kenar Kuşak (Rimland)’tadır. Bu bağlamda Spykman’ın jeopolitik tekerlemesi şöyledir; “Kenar Kuşak ülkelerine hâkim olan Avrasya’ya hükmeder, Avrasya’ya hükmeden dünyanın kaderini kontrol eder.”

Stratejik Hamleler

Spykman’ın Rimland kuşağında yer alan ülkeler, Batı Avrupa’dan başlamakta Türkiye, Irak, İran, Pakistan, Afganistan, Hindistan, Çin ve Kore’yi içine almaktadır. Ona göre, bu ülkelerin yer aldığı bölge, kara kuvveti ile deniz kuvveti arasında bir tampon bölgedir.

1945 sonrası Amerikan dış politikasında etkili olan Kenar Kuşak Teorisi’nin pratikleri şu şekilde sıralanabilir;

• Almanya, ABD ve SSCB’nin işgali ile ikiye bölünmüş, Japonya ise tarihte ilk ve tek defa kullanılan atom bombaları ile yerle bir edilmiştir. Böylece ABD’nin olası bir Batı Avrupa ve Doğu Asya devletleri tarafından yani Avrasya kuşatmasından kurtarılması amaçlanmıştır.

• Avrupa güç bölgesine politik olarak nüfuz edebilmek ve Avrupa coğrafyasına yapılacak bir müdahale olasılığı karşısında bölgede askeri varlık olarak konuşlanmak için 1949 yılında Kuzey Atlantik Anlaşması Örgütü (NATO) kurulmuştur.

• Sovyetler Birliği’ne karşı Çevreleme/ tahdit politikası izlenmeye başlanmıştır. Sovyetlerin üzerinde ikamet ettiği Heartland’ı çevrelemek ve kontrol etmek için Rimland kuşağı üzerinde NATO ile Norveç’ten Türkiye’ye, CENTO ile Türkiye’den Pakistan’a ve SEATO ile Pakistan’dan kuzeyde Filipinler ile güneyde Yeni Zelenda’ya uzanan ve stratejik olarak birbirine eklemlenen bir stratejik kuşatma hattı oluşturmuştur.

• Soğuk Savaş döneminde Kore ve Vietnam coğrafyalarına doğrudan askeri olarak müdahale etmiştir. 2001 yılında Heartland ve Rimland’ın kesişim noktasında bulunan Afganistan’ı ve 2003 yılında ise Irak’ı işgal etmiştir.

• İngiltere ile stratejik ortaklık kurulmuş ve ilişkiler geliştirilmiştir.

• 1991 tarihinde SSCB’nin tarihe karışması sonrası sistemde tek süper güç olarak kalan ABD, 70 yıl önceki Spykman’ın verdiği tavsiyelere hâlâ uymakta ve Avrupa, Orta Doğu, Asya-Pasifik bölgelerinde yani Avrasya’da güç dengesi siyaseti izlemektedir.

Soğuk Savaş sonrası tek süper güç olarak kalan ABD, Avrasya’ya yönelik hamlelerini artırdı. Irak’a yönelik saldırı bunun ilk adımıydı. Adım adım bu bölgedeki ülkeler, Rimland stratejisi çerçevesinde kontrol altına alınmaya çalışıldı. İnandırıcılığı ABD’de bile konuşulan 11 Eylül saldırıları sonrasında Afganistan ve Irak’ın işgalleri bu stratejinin bir parçasıydı. Ancak bu bölgede güçlü medeniyetler vardı ve direnişe geçeceklerdi. Geçtiler de…

ABD askeri gücünün yanı sıra ekonomik gücünü de kullanmaya başladı. Çin’den Rusya’ya, İran’dan NATO müttefiki Türkiye’ye kadar birçok ülke bu ekonomik taarruzdan nasibini aldı, almaya devam ediyor. Amaç, hedef bölgede etkin olan ülkelerin gardını düşürmek ve sonrasında teslim almak. Sonuç olarak da Avrasya’yı ele geçirmek.

Projenin Kilit Ülkesi Türkiye

Gelelim meselenin Türkiye boyutuna. Bu planın uygulanmasında ise en kilit ülke Türkiye. ABD, Avrasya’yı çevreleme politikasında Ankara’dan hiçbir sorgulama yapmadan politikalarına destek vermesini istiyor. Yani Türkiye’nin kendi güvenliğine, bekasına ve stratejik çıkarlarına aykırı oluşumlara dahi ses çıkarmasını istemiyor.

Türkiye’nin kendi ulusal güvenliğini koruma, ekonomik hak ve menfaatlerini savunma yönünde aldığı tutum ise Washington’u kızdırıyor ve bu tutumu kendisine karşı görüyor. Çünkü Türkiye’nin ulusal güvenliğine yönelik attığı adımlar, ABD’yi Doğu Akdeniz, Suriye ve Irak’ta zor durumda bırakıyor. İki ülke arasındaki gerilimin temelinde işte bu strateji yatıyor.

ABD, Türkiye’ye geçmişte de güvenmiyordu, bugün de güvenmiyor. Çünkü Türkiye bölgede büyük bir güç olmuş, binlerce yıllık devlet geleneği olan, hakimiyet kurmuş bir millete ve medeniyete sahip. Türkiye’nin hinterlandı olan coğrafyalarda geçmişte oluşturduğu hâkimiyeti gelecekte de tekrar oluşturabilme ihtimalini düşünen Amerikalı jeostratejistler, Türkiye’nin ekonomik olarak hiçbir zaman bir Kore sıçraması yapmasını ve gelişmesini istemedi. Bu nedenle de Türkiye’yi sürekli el altında bulundurmanın yollarını ve yöntemlerini aradı.

Ne zaman Türkiye bir sıçrama aşamasına gelse ekonomik ve sosyal olaylara gizli açık müdahalelerde bulundu. Bu müdahaleler bazen askeri darbe, bazen ekonomide dış kredi ve yatırım kanallarına engeller çıkararak tökezletme şeklinde cereyan etti. Dönem dönem kaos stratejisini de kullanan Amerika, kaosu desteklemek için terör örgütlerini kullanmaktan çekinmedi. ABD, müdahale edip rahatlıkla ortadan kaldırabileceği Lübnan’daki Bekaa Vadisi’ndeki terör oluşumlarına hiçbir zaman müdahale etmedi ve buradaki onlarca terör örgütü vasıtasıyla dizayn etmek veya yönünü değiştirmek ya da kaosa sürüklemek istediği ülkelere yetiştirilen kadroları transfer etti.Türkiye’yi el altında bulundurmak ve sürekli meşgul edip gücünü zayıflatmak için Lübnan’daki Bekaa Vadisi’nde yetişen teröristler ve irili ufaklı terör örgütlerinin yanı sıra FETÖ ve PKK gibi dünyada eşi benzeri olmayan güçte ve organizasyondaki terör ve espiyonaj (casusluk) yapılarını oluşturdu.

Bu yapılardan PKK, dünyadaki nicelik ve nitelik yönünden en kapsamlı ve güçlü terör örgütü olarak tanımlanabilir. Bu terör örgütü 40 yıldır varlığını sürdürmektedir. FETÖ ise dünyanın gördüğü ve görebileceği en kapsamlı en geniş casusluk örgütlenmesidir. Ayrıca paralel devlet yapılanması ile neredeyse yarım asra yakın bir sürede devlete sabırla sızdırılmıştır. Son kertede silaha başvurup kan dökerek, can alarak terör ve casusluğu bütünleştirmiştir.

Türkiye’nin Direnci Planları Bozdu

ABD, stratejisine engel çıkarmaması için bugünkü nüfus yoğunluğundan ve coğrafi büyüklüğünden daha küçük bir Türkiye arzu etmektedir. PKK ve FETÖ’nün rolü de burada başlamaktadır.

PKK’nın, Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğu’ndan bir parça kopartması, Kuzey Müslümanlarının halifesi olarak İstanbul merkezli Trakya ve Marmara ile sınırlı bir devletçiğin oluşturulup başına FETÖ elebaşının oturtulması, Ege Bölgesi’nin tamamı ile Akdeniz’in bir bölümünden oluşacak bir devlet ile Anadolu’da kalan yerlerinde ayrı bir devlet olarak dizaynı gibi devletçiklere bölme planları, Irak’ın işgali ve Suriye’deki iç savaş ve kaos ortamından istifade ile uygulamaya sokuldu. Fakat yaptıkları bütün planlar Türk devletinin direnmesi ve 15 Temmuz’da milletimizin ve devletimizin ülkesine sahip çıkan vatansever görevlileri ve millet sayesinde bozuldu.

Bugün ülkemizde yaşadığımız ve algı operasyonları üzerinden yürütülen psikolojik savaşların, finansal saldırıların, terör olaylarının, sosyal, siyasal, ekonomik sorunların temelinde küresel hâkimiyet çekişmesi yatmaktadır. Dünyanın büyük bir sınamadan geçtiği günümüzde Türkiye, kilit ülke durumundadır. Ağırlığını terazinin hangi kefesine koyarsa o taraftaki güç merkezi öne geçecektir.

Cevap Yazın