Türkiye’nin Etrafındaki Derin Kuşatma

Yerel seçimlerin ardından İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı sonucuna odaklanan Türkiye’nin etrafında adeta adım adım bir kuşatmanın taşları döşendi. Bir taraftan terör örgütleri yeniden harekete geçirilirken öbür yandan adım adım bölgede Türkiye ile dost ülkeler ve yönetimlerde darbeler, askeri saldırılar yaşandı. Ayrıca bir anda yeniden sözde soykırım iddiaları piyasaya sürüldü. Bütün bunlara ek olarak medyada yaşanan bazı gelişmeler de Türkiye’ye karşı topyekûn bir kuşatmanın işaretlerini verdi.

Türk milleti, 31 Mart Pazar günü yerel yöneticilerini belirlemek için sandığa gitti. 2019 yılının başından itibaren girdiğimiz seçim süreci ve 31 Mart sonrası tartışmalarla neredeyse 4,5 ayımız sonuçların ne olacağına odaklandı. Ancak bu süre zarfında Türkiye’nin güvenliği anlamında etrafını saran tehdit giderek büyüdü. Bizler iç siyasete odaklanmışken, bölge ile ilgili stratejik planlar yapanlar çalışmalarını sürdürdü. Parçaları birleştirdiğimizde karşımıza adım adım derin bir kuşatmanın fotoğrafı çıktı.

Bu fotoğraftaki ana tema, başta Türkiye olmak üzere bölgede küresel planlara direnen ülkelerin yalnızlaştırılmasıydı. Bunun için darbeler, ekonomik kıskaçlar ve askeri hamleler yapıldı. Arka arkaya İtalya ve Fransa’da sözde soykırım iddialarının piyasaya sürülmesi de dikkat çekiciydi. Ülkemizde medyayı ilgilendiren bazı gelişmelerin yaşanması da Türkiye’ye yönelik kuşatmanın çapının büyüklüğünü göstermesi bakımından çarpıcıydı.

Bölgemizde, bizi de içine çeken olası çatışma merkezlerini şu şekilde sıralamak mümkün.

– Doğu Akdeniz

– Suriye ve özellikle de İdlib’de dahil olmak üzere ülkenin kuzeyi

– Ege

Özellikle Doğu Akdeniz’deki saflaşma, bölgemizde çok şiddetli bir gerilimin fitilini ateşleyecek nitelikte. Bu perspektifte önce bölgemizdeki saflaşmayı ele almakta fayda olacaktır.

Bölgemizdeki Saflaşma

Geçen Mart ayında 8’inci yılını bırakıp 9’uncu yılından gün almaya başlayan Suriye’deki karışıklık, bölgedeki birçok dengeyi sarstı. NATO üyesi olan Türkiye ile ABD bu savaşta ilk başlarda aynı mevzide yer alırken, Suriye’nin kuzeyindeki gelişmeler ve 15 Temmuz sonrasındaki gelişmeler çerçevesinde karşı karşıya kalan iki ülke haline geldi.

ABD, KCK terör örgütünün Suriye ayağı PYD’ye desteğini yoğunlaştırırken, Türkiye doğal olarak bu desteğe büyük tepki verdi. Ayrıca vekalet savaşı yürüten terör örgütlerinin ülkemizi hedef alan saldırıları da doğal olarak gözleri Batı dünyasına çevirdi. Bu mücadelede Washington’un müttefikleri de hemen ABD’nin yanında saf tuttu. Doğu Akdeniz’de tespit edilen enerji yataklarının da denkleme dahil olmasıyla beraber bölgede saflaşma giderek netleşmeye başladı.

Bir tarafta ABD’nin başı çektiği Batı kutbu (Burada İngiltere ve Almanya dönem dönem kendi çıkarları çerçevesinde Washington’dan bağımsız hamle yapabiliyor), İsrail ve bu iki gücün bölgede işbirliği yaptığı Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri. Bu kutup, Doğu Akdeniz’deki gelişmeler çerçevesinde yanlarına Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Kesimi’ni de aldı. Yine Mısır da Sisi darbesinden sonra yaşadığı ekonomik sıkıntı nedeniyle bu kutbun kucağına oturdu.

Diğer tarafta ise Astana Üçlüsü olarak bilinen Türkiye, Rusya ve İran yer aldı. Ayrıca Katar’da özellikle Türkiye ile ortak politika yürütme konusunda kararlı bir çizgi izledi. Hatta bu politikası nedeniyle sık sık Suud ve BAE hanedanları tarafından hedefe oturtuldu. Ancak Doha yönetimi geri adım atmamayı tercih etti.

Önceliği Suriye’nin kuzeyindeki terör yapılanmasını korumaya ve Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin elini zayıflatmaya veren ABD liderliğindeki güç, ilk olarak Astana birlikteliğini bozmaya yönelik adımlar atmıştı. Bu adımlardan sonuç alamayan ABD, bu defa Türkiye’yi sıkıştırmayı ve kuşatmayı kendine hedef olarak belirledi. Bende yazımda, özellikle son aylarda artan bu kuşatmanın maddelerini yazacağım.

Suriye’nin Kuzeyi

Türkiye’nin Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı Harekâtlarıyla Fırat’ın batısındaki terör örgütlerine yönelik yürüttüğü istihbarat destekli askeri politika sonuç verdi ve Cerablus’tan Hatay’a kadar uzanan sınır hattı, belirli bir derinlikte teröristlerden temizlendi. Dikkat çekici olan karşıymış gibi görünen PYD ve DEAŞ terör örgütleri, TSK’nın komutasındaki operasyonlarda ortak hareket ettiler.

DEAŞ’a karşı Fırat Kalkanı Harekâtı’nı yaparken PYD/YPG terör örgütü, PYD/YPG’ye yönelik Zeytin Dalı Harekâtı’nı yaparken DEAŞ terör örgütünün saldırılarıyla da mücadele ettik. Ancak bu saldırılar Türkiye’yi engelleyemedi. Bu operasyonların bazı bölümlerinde Astana sürecindeki ortağımız Rusya’nın da kısmi desteğini aldık. Bu operasyonlardan sonra Türkiye gözünü, Münbiç ve Fırat’ın doğusundaki terör işgalindeki bölgeye dikti. Buraların temizliği şu çerçevede önemliydi:

– Türkiye’nin sınır ve iç güvenliği,

– Suriye’nin toprak bütünlüğü,

– Demografik yapının terör örgütü eliyle değiştirilmesinin önüne geçilmesi ve bölgeden koparılan insanların evlerine dönebilmesi.

Hazırlıklar yapıldı ve sınıra gerekli yığınak yapıldı. Ancak ABD bu harekâtı istemiyordu. Buna karşı elindeki tüm diplomatik, askeri, psikolojik kozları sahaya sürdü. Türkiye, NATO’daki müttefikiyle Fırat’ın doğusuna yönelik planlanan operasyon ile ilgili diplomasiyi sürdürmeye başladı. Görüşmeler daha çok Türk tarafının kararlılığını muhataplarına iletmesi, muhatapların ise orta yol bulmaya çalışmasıyla geçti, geçiyor.

ABD, açık açık PYD/YPG’yi himayesine almış durumda. Bunu da her fırsatta dile getiriyor. Hatta Türkiye’nin baskıları neticesinde Trump’un “Suriye’nin kuzeyinden çekiliyoruz” kararı bile hayata geçirilmedi. Geçirilip geçirilmeyeceği de meçhul. Ancak şöyle bir tehlikeden söz etmek mümkün: Biz seçimlere odaklanmışken, operasyon da geciktikçe, ABD bölgedeki yığınaklanmasını ve planlamasını sağlamlaştırıyor. Bir Türk-Amerikan çatışması beklemek mümkün değil. Ancak “müttefikimizin” PYD/YPG terör örgütü üzerinden ülkemize yönelik hasmane tutumu bir sıcak çatışmaya dönüşürse, hiç de hazırlıksız olduklarını söyleyemeyiz. Zaman geçtikçe bu hazırlıklar da giderek güçlendiriliyor.

Doğu Akdeniz

Fırat’ın doğusunun yanında, Suriye ile bağlantılı bir sıkıntı alanı da Doğu Akdeniz. Gerek Atlas Okyanusu ile Hint Okyanusunu Süveyş Kanalı ve Cebelitarık Boğazı ile birbirine bağlaması açısından, gerek Karadeniz ile Orta Doğu’daki enerji kaynaklarını Batı’ya ulaştırma açısından son derece stratejik önemi olan Doğu Akdeniz, sahip olduğu enerji kaynakları nedeniyle küresel bir mücadelenin önemli bir alanı haline geldi.

Bu bölgede tespit edilen zengin hidrokarbon kaynakları, adeta dünyanın gözünü bu coğrafyaya çevirdi. Aslında kaynakların bulunmasının tarihi günümüz değildi. İtalya başta olmak üzere bazı ülkeler 2000’li yılların başında bölgede araştırmalar yapıyordu. İsrail’de 2010’lu yıllara gelirken araştırmalarını artırmıştı. Bu araştırmalar neticesinde İsrail bölgede ciddi enerji kaynakları tespit etti. Daha sonra Rumların yaptığı araştırmalar da olumlu sonuç verdi. Bölge çok ciddi bir şekilde doğalgaz kaynıyordu.

Bu keşiflerin ardından İsrail’in yanında Yunanistan ve Rumlar da harekete geçti. Ankara ise gerek Ana Vatanın gerek Yavru Vatan KKTC’nin çıkarlarını korumak adına duruşunu netleştirdi: Kesinlikle taviz verilmeyecekti. Bu süreçte Muhammed Mursi’nin bir darbe ile devrilmesinden sonra Mısır’da ABD’nin liderliğindeki İsrail-Yunanistan-Rum Kesimi kutbuna geçti. Sisi’nin ilk icraatlarından biri Rumlar ve Yunanistan ile iletişim kurmak oldu.

Ekonomik kriz içindeki Mısır’ın Suudi Arabistan ve BAE eliyle ABD-İsrail kutbuna çekildiğini de hatırlatmak gerekir. Biz seçim süreciyle oyalanırken, en yoğun gelişmenin yaşandığı bölge de burası oldu. ABD-İsrail-Suudi Arabistan-BAE-Yunanistan-Rum Kesimi’nden oluşan kutup arka arkaya hamle yaptı. Bunları madde madde sıralayacak olursak;

– LİBYA: Bilindiği üzere bu coğrafya, Arap Baharı adı verilen süreçte olayların merkezinde yer almış, lideri Muammer Kaddafi belli bir gruba linç ettirilerek katledilmişti. Olaylar sonucunda ülke Doğu ve Batı diye fiilen ikiye bölündü ve iki iktidar merkezi oluştu. Bunlardan birincisi Fayez Saraç hükümeti. Ulusal Mutabakat Hükümeti olarak da adlandırılan bu hükümet başkent Trablus ve çevresine hâkim. Türkiye bu hükümeti tanıyor ve aşiretler tarafından oluşturulan Zintan Tugayı bu hükümeti destekliyor.

Libya’da var olan diğer hükümet ise Abdullah Sini Hükümeti. Bu hükümet ülkenin doğusuna ve güneyine hâkim. Kaddafi’nin öldürülmesinden sonra ülkeye dönen General Halife Hafter’e bağlı silahlı güçler tarafından destekleniyor. Ülke olarak da Mısır, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin finansman sağladığı iddia ediliyor.

General Halife Hafter liderliğindeki yapı 4 Nisan’da batıya doğru saldırıya geçti. Amerikan yayın organı Wall Street Journal gazetesi, Hafter’in saldırıdan birkaç gün önce Suudi Arabistan’ı ziyaret ettiğini yazdı. Suudi Arabistan’ın, General Hafter’in, Trablus’u ele geçirmek için başlattığı operasyona destek için milyonlarca dolar yardım sözü verdiği ileri sürülen haberde, ismi açıklanmayan bir Suudi yetkilinin, “Oldukça cömerttik” ifadesine de yer verildi.

Hafter’in amacı Libya’nın tamamını kontrol altına almak. ABD Başkanı Donald Trump’da telefonla görüştüğü Hafter’e desteğini açıkladı. Hafter’in harekâtı başarıyla sonuçlanırsa, Ulusal Mutabakat Hükümeti gibi Türkiye’nin Doğu Akdeniz açısından önemli bir müttefiki düşmüş olacak.

– SUDAN: Bu ülke gündeme geldiğinde her zaman ilk konu insan hakları olmuştur. Bu konudaki hassasiyetlere katılmakla beraber, bu ülke yönetiminin Türkiye’ye yönelik stratejik yaklaşımı, iki ülke ilişkilerini her daim sıcak tutmuştur. Özellikle Doğu Akdeniz’e giden güzergâhta Kızıl Deniz’de stratejik öneme sahip Sevakin Adası’nın Türkiye’ye 99 yıllığına tahsisi gibi konularda iki ülke yönetimleri ortak hareket etti.

Sevakin Adası’na Türkiye askeri üs inşa ederek, Somali’deki üssüyle beraber bölgede bir güç haline gelecekti. İşte bu çerçevede stratejik ilişki kurduğumuz Sudan’da 19 Aralık’ta başlayan eylemler Mart ayında adeta isyana dönüştürüldü. Dönüştürüldü diyoruz çünkü olaylarda ciddi bir şekilde Suudi Arabistan ve Sisi’nin Mısır’ının etkisi olduğu basına yansıdı. Eylemlerin neticesinde 11 Nisan’da orduyu kontrol eden generaller darbe yaptı.

Dikkat çekici olan olayların başlangıcının Türkiye ile Sudan arasındaki ilişkinin yoğunlaştığı döneme denk gelmesiydi. Türkiye, Sevakin Adası’na yönelik hazırlıklarını hızlandırdığı bir dönemde gerçekleşen darbe sonrasında gözler doğal olarak bu ülkede neler olacağına döndü.

Ömer El Beşir’in devrilmesinin ardından bu ülkede Türkiye ile Katar bir tarafta, Suudi Arabistan-BAE-Mısır öbür tarafta bir bilek güreşi başladı. Ankara, darbeye karşı çok net bir tutum alırken, kendilerini demokrasi şampiyonu olarak gören Batı dünyası sessiz kalmayı tercih etti. Sabah yazarı Bercan Tutar, 21 Nisan’daki yazısında Sudan’daki olaylarla ilgili çarpıcı bilgiler aktardı:

“Harekete geçen darbecilerin tümü de Beşir’in en sadık adamlarıydı. Ancak darbeden sonra hepsinin dışarıya bağımlı olduğu ortaya çıktı. Örneğin, darbeyi yapan Savunma Bakanı Awad bin Avf, Mısır’daki darbeci Abdulfettah Sisi’nin Kahire’deki askeri okuldan sınıf arkadaşı. Avf’ın attığı ilk adımlardan biri, Sisi’nin can düşmanı Müslüman Kardeşler (İhvan) üyelerini tutuklamak oldu.

Ulusal Kongre Partisi (UKP) lideri Ahmed Harun ile bu partiden Başbakan olan Muhammed Tahir Ayala hapse atıldı.

Cuntanın başında yer alan Korgeneral Abdul Fattah Abdulrahman Burhan, Sudan’ın Yemen’e gönderdiği askerlerin sorumlusuydu.

Cuntanın beyni olarak gösterilen İstihbarat Başkanı Abdullah Salah Goshi, Sisi’ye ve BAE’ye yakın bir isim.

Cuntacılardan Hızlı Hareket Güçleri (RFS) komutanı Muhammed Hamdan ‘Hemeti’ ise Suudilerin adamı.

Zaten Suudilerin en sağlam ismi olan Korgeneral Burhan’ın Askeri Geçiş Konseyi’nin başına geçmesinden sonra Sisi, Suud Kralı ve BAE lideri, Sudan’a yardımların derhal hızlandırılması talimatını verdiler.

Hedef ise İhvan’ın iktidarda olduğu son ülke olan Sudan’ın denetim altına alınarak Türkiye’nin Kızıldeniz’den Körfez’e kadar uzanan alanda kuşatılmasıdır.”

Bölgeyi takip eden gazetecilerden Gökhun Göçmen de 16 Nisan tarihli Aydınlık gazetesindeki yazısında Türkiye ile Katar’ın bölgedeki gücünün küçümsenmemesi gerektiğini vurguluyordu. Göçmen’e göre, “Kalbi İhvan’la atan ancak cüzdanını Körfez’e teslim eden” Sudan’da bir iktidar rekabeti olacak. Abdulllah Salah Goshi ve Muhammed Atta’nın görevde alınması da bu iddiayı doğrular nitelikte. Zira iki ismin kesişim kümesinde Amerika bulunuyor.

Göçmen’in verdiği bilgiye göre, Sudan’da muhalefetin tutuklanmasını talep ettiği Goshi’nin CIA ile 2012 senesinde darbe görüşmesi yaptığı ortaya çıkmıştı. Mısır’ın başkenti Kahire’de Amerikalı yetkililerle buluşan Goshi, darbeye destek talep etmiş ve Washington’dan iktidarının tanınma sözünü almıştı. Goshi ayrıca geçen Şubat ayında İsrail istihbarat şefi Yossi Cohen ile Almanya’da bir araya geldi. Mısır’ın arabuluculuğunda ve S. Arabistan’ın bilgisi dâhilinde gerçekleşen buluşmada Ömer el Beşir sonrası Sudan’ın geleceği masaya yatırılmıştı.

Middle East Eye sitesine konuşan bir kaynak da “Goshi’nin Suudiler Birleşik Arap Emirlikleri ve Mısırlılarla güçlü bağı var. Onlar Beşir’in gidip kendi adamlarının iktidar olmasını istiyor” ifadelerini kullanmıştı.

Goshi gibi görevden alınan Washington temsilcisi Muhammed Atta da Amerika için özel isimler arasında yer alıyordu. Atta, bu yılın başında Amerikalı yetkilileri ile Villard Otel’de buluşmuş ve yaptırımların kalkması için kolları sıvamıştı. Atta’nın ne söz verdiği bilinmese de önce yaptırımlar hafifletilmiş ve Beyaz Saray’ın Afrika Özel Temsilcisi Cyrill Sartor, Hartum’u ziyaret etmişti. Amerika bununla da sınırlı kalmamış, taleplerinin yerine getirilmesi halinde Sudan’ın terörizme destek veren ülkeler listesinden çıkacağı sinyalini vermişti.

Gökhun Göçmen’in aktardığına göre, Amerikan medyasının dikkatle takip ettiği bir diğer isim ise Hametti adıyla bilinen Muhammed Hamdan Daglo. Sudan Geçici Askeri Konseyi Başkan Yardımcısı Daglo, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirliklerine yakınlığı ile biliniyor. Darbe sonrası İngiltere’nin Sudan elçisine brifing veren Daglo, Suudilere de Yemen işgalinden ayrılmayacakları sözünü verdi.

Amerikan The New York Times gazetesi 11 Nisan tarihli haberinde Avad, Kuş ve Daglo’nun Türkiye ve Katar’ı yenilgiye uğratacağını iddia etmişti. Gazete şu ifadeleri kullanmıştı:

“General Avad, Kui ve Daglo’nun kombinasyonu Hartum caddelerinde iç savaşı önleyebilir. Onlar, Sudan Müslüman Kardeşleri’nin bağrından çıkan Ulusal Kongre Partisi’ne karşı hareket ettiler. Onlarca Ulusal Kongre Partisi yetkilisi tutuklandı, parti yasaklandı ve Ulusal Kongre Partisi milisleri dağıtıldı. Bu, Arap dünyasındaki son İslamcı kale olan Sudan yanlısı Türkiye ve Katar için darbe olacak.”

Ancak New York Times’ın Türkiye ve Katar’a darbe vurmasını beklediği üç isimden olan Avad ve Goshi istedikleri koltuğa oturamadı. Yine de gelişmelerin Türkiye aleyhine yükselmesi büyük ihtimal. Çünkü yazımızı hazırlarken gündeme düşen son gelişmenin, oluşturulan Sudan Geçiş Konseyi Başkanı Abdulfettah el Burhan’ın, Türkiye ile yapılan Sevakin Anlaşması’nı feshetme niyetinde olduğuydu. Eğer bu gerçekleşirse Suudi Arabistan ve Mısır, dolayısıyla ABD ve İsrail Libya’dan sonra Sudan’da da Türkiye’ye karşı bir mevzi kazanmış olacak.

– ORTAK TATBİKATLAR: Seçim sürecinde gözlerden kaçan önemli bir gelişme de Doğu Akdeniz ve Ege merkezli iki kritik askeri tatbikattı. Bu tatbikatlardan bir tanesi, Yunanistan, Rum Kesimi ve Mısır’ın Medusa-8 adıyla Doğu Akdeniz’de gerçekleştirdiği hava-deniz tatbikatıydı. 13-19 Nisan tarihleri arasında gerçekleştirilen tatbikata Yunanistan Silahlı Kuvvetleri 1 fırkateyn (Elli sınıf HS Elli F-450), 1 denizaltı, 1 narkotik gemisi, 8 adet F-16 savaş uçağı, 1 adet CH-47 Chinook helikopteri, 3 adet AH-64 saldırı helikopteri ve Yunan denizcilik filosu personeliyle yer aldı.

Güney Kıbrıs Silahlı Kuvvetleri tatbikata ‘Alasia’ adlı genel destek gemisi ve Özel Harekat Personeli (SAT-sualtı taarruz komandosu) ve planlama ve koordinasyon personeli ile katılırken Mısır ise 1 adet AH-64 helikopteri, 1 Fırkateyn (Gowind -2500 ENS-971), 2 Hücumbot (S. Ezzat -682 – M. Fahmy 688) , 1 Denizaltı, 8 adet F-16 savaş uçağı ve Özel Kuvvetler personeli katıldı.

Tatbikata ABD, Suudi Arabistan, BAE başta olmak üzere Bulgaristan, Fransa, Almanya, İtalya, Ürdün, Kuveyt, Fas, Bahreyn, Portekiz, Romanya, Sırbistan ve Sudan’dan gözlemciler davet edildi.

Bu tatbikatın yanı sıra çok çarpıcı bir başka tatbikat da Yunanistan’da yapıldı. Yunanistan’da düzenlenen en büyük askeri tatbikat olarak değerlendirilen Iniohos 2019’da; Yunanistan, İsrail, BAE ve İtalya uçakları birlikte hareket etti. Tatbikata İtalya’nın ve İsrail’in, F-35 ile katıldığı belirtiliyor.

Yunan Hava Kuvvetleri tatbikatın amacının, karmaşık ve çok boyutlu tehdit ortamı karşısında gerçekçi operasyonel eğitim sağlama olduğunu ifade etti. Yunanistan’ın, hem Arapları hem İsrail’i hem de Avrupalıları yanına alması, Türkiye’ye bir mesaj niteliğinde gibiydi. Tarihinin en büyük tatbikatlarından birini gerçekleştiren Yunanistan’ın, Türkiye’nin tek başına gerçekleştirdiği Mavi Vatan-2019’a cevap verme çabasında olduğu değerlendirmeleri yapıldı. Bu tatbikattaki en önemli gelişme ise BAE’nin hiç çekinmeden İsrail ordusuyla yan yana görüntü vermesiydi.

İstihbarat Savaşları

Askeri ve siyasi olarak bu gelişmeler yaşanırken, bölgemizdeki özellikle de ülkemizdeki mücadelenin bir başka boyutu da istihbarat savaşları. Özellikle 15 Temmuz işgal girişimindeki Suud-BAE bağlantıları ve Gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın Suudi Arabistan’ın İstanbul Başkonsolosluğu’nda vahşice katledilmesiyle kızışan bu savaşlarda Türk istihbaratı, Suud ve BAE’yi sıkıştırmıştı. Ancak özellikle finans gücünü kullanan bu iki yapının, ABD ve İsrail’in teşvikiyle bazı faaliyetlere hız verdiği
gözükmekte.

Örneğin, İstanbul’da yakalanan Filistin kökenli iki BAE ajanının itirafları, ülkemizde sansasyonel eylemler planlandığını göstermesi bakımından çarpıcı işaretler taşıyor. İki ajanın Türkiye’de yaşayan Arap kökenli insanlardan bir eleman ağı oluşturmaya çalıştığı, bu elemanlar üzerinden de Türk istihbaratını zor durumda bırakmaya çalışacağı, ayrıca yapılacak eylemlerle de ülkeyi kaosa sürükleme planına bağlı çalıştıkları anlaşıldı. Bu da Türkiye’deki bazı siyasi tartışmaların bitirilmesi gerektiğinin en önemli göstergesi. Ulaştığımız bilgiler de bunu doğruluyor. Bu istihbarat servislerine bağlı ajanların halen içeride bazı çalışmalar yürüttüğü belirtiliyor.

PKK Hareketlendirildi

Tüm bu gelişmelere ek olarak terör örgütü PKK’nın, özellikle Irak sınırında hareketlenmesi dikkat çekti. Türk Silahlı Kuvvetleri, 2018 yılının Mart ayından bu yana Irak’ın kuzeyinde çok ciddi operasyonlar yürütüyor. Operasyonlarda birçok bölge terörden arındırıldı, üs bölgeleri oluşturuldu. Ancak PKK’nın halen bir hareketlilik içinde olduğu görülüyor.

Bunun son emaresi, Hakkari’nin Çukurca ilçesine bağlı Kavuşak Seriberi Üs Bölgesi’ne sızmaya çalışan bir grup PKK/YPG’li teröristin saldırısı sonucu 4 askerimizin şehit düşmesi. Bu saldırıya misliyle karşılık verildi. Terör örgütünün sonradan bazı sızma girişimleri daha tespit edildi. Bu girişimler de engellendi. Ancak terör örgütünün uzun zaman sonra tam da iç siyasetin çalkantılı olduğu dönemde hareketlenmesi veya hareketlendirilmesi dikkat çekiciydi.

‘Ermeni Soykırımı’ Yalanı Piyasaya Sürüldü

Türkiye’ye yönelik kuşatmanın bir boyutu da sözde soykırım iddialarının yeniden piyasaya sürülmesi oldu. Doğu Akdeniz’de de karşı karşıya kaldığımız İtalya ve Fransa arka arkaya Ermeni tasarılarını gündemine getirdi. İtalya’daki koalisyon hükümetinden ‘Ermeni soykırımını resmi olarak tanıması ve bunu uluslararası alanda savunmasını’ isteyen önerge, 43 çekimsere karşı 382 evet oyuyla kabul edildi. Karşı oyun çıkmadığı önergeye sadece muhalefetteki sağ görüşlü Forza İtalia Partisi’nin milletvekilleri çekimser oy verdi.

İtalya’nın ardından Fransa benzer bir hamle yaptı. Macron yönetimi, 24 Nisan’ı ‘Ermeni Soykırımını Anma Günü’ ilan etti. Bu amaçla hazırlanan kararname 11 Nisan sabahı Fransa Resmi Gazetesi’nde yayımlanarak yürürlüğe girdi.

Toplam üç maddeden oluşan kararname Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve Başbakan Edouard Philippe’in imzalarıyla yayımlandı. Kararnamede, Fransa’nın ‘Ermeni Soykırımı’nı 29 Ocak 2001 tarihinden bu yana resmen tanıdığı hatırlatılıp, 24 Nisan’ın bundan böyle ‘Ermeni Soykırımını Anma Günü’ ilan edildiği yazılı.

Bu gelişmelere Türkiye’nin yanıtı gecikmedi. Gerek Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan gerek Mevlüt Çavuşoğlu başta olmak üzere Dışişleri Bakanlığı yetkilileri Fransa’ya sert tepki verdi. Bu gelişme, gelecekte karşımıza çıkarılacak kuşatma alanlarından birinin de asılsız Ermeni iddiaları olacağını göstermesi bakımından çarpıcıydı.

Medya Operasyonu

Seçim sonrasında çok dikkat edilmeyen, ancak son derece kritik bir operasyon da medya alanında gerçekleşti. Önce İngiliz yayın organı Indepentdent, Türkçe internet sitesini devreye soktu. Burada dikkatimizi çeken sitenin sermayesiydi. İnternet sitesi İngiliz ancak sermaye Suudi Arabistan’a aitti. Independent Digital News&Media Limited (IDML) ile yapılan lisans anlaşması çerçevesinde Independent Türkçe’nin tüm hakları Suudi Arabistan Araştırma ve Pazarlama Grubu (SRMG) bünyesinde bulunan Media Arabia’ya ait olacaktı.

Saudi Research and Marketing Group/Suudi Arabistan Araştırma ve Pazarlama Grubu (SRMG) ile Independent arasında yapılan anlaşma kapsamında Independent’ın Arapça, Türkçe, Urduca ve Farsça dillerinde haber siteleri açma projesi kapsamında, Ocak ayında test yayınlarına başlayan Independent Türkçe sitesinin açıldığını duyuruldu.

Suudi sermayesine ait SRMG, geçen yıl İngiltere merkezli The Independent gazetesi ile dört farklı dilde, internet siteleri, haber uygulamaları ve sosyal medya hesapları üzerinden yayın yapmak üzere bir sözleşme imzaladığını duyurmuştu. Bu proje kapsamında önce Arapça yayın yapan www.independentarabia.com yayın hayatına başlamıştı. Independent’in Türkçe yayını da işte bu işbirliğinin ikinci adımı olarak yayın hayatına başladı.

Bu gelişme henüz tazeliğini korurken, çok daha çarpıcı bir gelişme yaşandı. Tarihte görülmemiş bir şekilde İngiltere’nin BBC, Almanya’nın Deutsche Welle, Fransa’nın F24 ve Amerika’nın VOA (Amerika’nın Sesi) yayın organlarının bir araya gelerek Türkçe bir YouTube haber kanalı açmayı planladıkları ortaya çıktı. Hürriyet yazarı Ertuğrul Özkök bu gelişmeyi duyurduğu 25 Nisan tarihli yazısında şu notu düştü:

“Bana çok ilginç göründü…

Çünkü bunlar özel haber kuruluşları
değil. Dördü de ülkelerinin kamusal kuruluşları.

Bu dört kuruluşu ilk defa böyle bir ortaklık içinde görüyorum.

Bu dörtlü bizim için iyi haber mi…

Yoksa kötü haber mi… Karar veremedim…

Ama şunu çok iyi biliyorum. ‘Neticede bir YouTube kanalı’ deyip geçilecek türden bir şey değil bu…

Eminim ileride çok konuşacağız…”

Sadece ileride değil, bugün bile çok konuşulacak bu gelişme, Türkiye’nin karşısındaki kutbun, yürüttüğü siyasi, askeri, istihbari faaliyetlerin yanı sıra propagandaya da yoğun bir şekilde kalkışacağının önemli bir göstergesiydi.

Sonuç olarak, biz 31 Mart seçimlerini tartışırken, çevremizi ve içimizi adım adım saran bir kuşatma yaşadık, yaşamaya devam ediyoruz. Peki, bu kuşatmaya nasıl yanıt veririz? Uzun zamandan beri birlik olmanın, her zamankinden önem taşıdığı bir döneme girdiğimizi vurguluyoruz. Yazıma son verirken, bu çağrımızı yineliyorum. Birliğe her zamankinden çok daha fazla ihtiyaç duyuyoruz. Çünkü bizleri paramparça etmeye niyet etmiş bir koalisyon ile karşı karşıya olduğumuzu bilmek gerekiyor.

Cevap Yazın