Tek Anımsananlar Geleceğe Yatırım Yapmış Olanlar Olacak

Gezegenimizde toprak paylaşımı üç aşağı beş yukarı tamamlandı. Kimi tartışmalı bölgeler elbette var; ancak Antarktika bile çoktan paylaşılmış durumda. Bu durum, bugün teknik olarak zor olmakla birlikte, dünya dışındaki uzayın paylaşımı tartışmasını getiriyor.

Uzayı düzenlemeye yönelik uzay hukuku yeni yeni geliştiriliyor. Elbette bu, güçlü olanın hukuku: Bugün insanlı uzay aracı yapabilen yalnızca 3 dünya gücü bulunuyor: ABD, Rusya ve Çin. Rusya, Sovyetler Birliği’nin mirasçısı olarak bu teknolojilere sahipken Çin, yarışa sonradan katılmasına karşın ipi göğüsleyen, uyanan dev olarak dikkat çekiyor ve ilgi uyandırıyor.

Aslında 1960’ların gelecek kestirimlerinde bugün çoktan başka gezegenlere insanlı mekikler göndermiş durumda olacaktık; oysa uzay araştırmaları büyük bir tarihsel olayın beklenmedik bir yan etkisi olarak hız kesti ve kendi kış uykusuna yattı.

Bu olay, Sovyetlerin çöküşü idi. Olumlu ve olumsuz birçok görüş olmakla birlikte, Stalin döneminde Sovyetler Birliği köylü, geri kalmış bir toplum olmaktan çıkıp uzaya ulaşmış ve böylelikle ABD’ye kafa tutar duruma gelmişti. İki süper güç de karşı tarafın uzay araştırmalarında galip geleceğinden korkarak, bu araştırmalara daha fazla kaynak ayırıyordu.

Uzaya ilk köpeğin (Laika) ve sonrasında ilk insanın (Yuri Gagarin) gönderilmesiyle Sovyetler bir adım öne geçmişti; ancak ABD, Neil Armstrong’u Ay’a göndererek, durumu dengelemişti.

1960’lardan sonra iki ülke arasında kimi zaman çatışmanın kimi zamansa dayanışmanın öne çıktığı bir uzay olayları zinciriyle karşılaşıyoruz. Fakat Sovyetler çöküp de ABD ve onun akademisi, ABD’yi galip ilan edince, uzay araştırmalarına daha az kaynak ayrılmaya başlandı. Uzay araştırmalarının kış uykusuna yatması tam da bundan kaynaklandı.

Bugün dünyada siyasal ve ekonomik konumları ne olursa olsun, bütün dünya ülkeleri, uzaya çıkmak için bu üç ülkeye muhtaç. Küresel imge ve algı, tersi yönde olsa da uzay yarışında Japonya, Çin’in; Almanya ise Rusya’nın gerisinde.

Peki, bundan sonra ne olur? Uzay araştırmaları yeniden hız kazanır mı? Bu, Rusya’nın yeniden güç kazanmasına ve Çin’in yükselişine bağlı. Rusya’nın ekonomik göstergeleri -acı ama gerçek- Sovyetler dönemindeki düzeyine daha yeni yeni ulaşıyor.

Çin ise uzay araştırmalarına saygınlık simgesi olarak kaynak aktarıyor. Çin’e göre, uzaya çıkıp orada etkin olabilmek, bir dünya gücü olmanın göstergesi ve o konumu korumak için bir zorunluluk. Çin’in uzay yürüyüşü, Yeni İpek Yolu (Kuşak ve Yol) projesinin küresel ölçekteki başarısına da bağlı. Oradan gelecek artı-değerin küçük de olsa bir bölümü, uzay araştırmalarına aktarılacak.

Short-Termism

Uzay araştırmaları için gelecek kestirimleri son derece önemli. İnsanlık tarihinin en büyük örgütlenme biçimlerinden olan devletler, büyük şirketler ve onların aralarında ve kendi içlerinde oluşturdukları kuruluşlarda ‘kısa-erimcilik’ (short-termism) olarak adlandırılan bir hastalık söz konusu olabiliyor.

Bu hastalık, örgütsel ve kurumsal başarıyı haftalık, aylık, çeyreklik ya da yıllık dilimlerle değerlendirme eğilimine karşılık geliyor. Değerlendirme ölçütü kısa erim olunca, yöneticiler de koltuklarını korumak için günlük, aylık, yıllık başarılara yöneliyorlar. Böylelikle bu yıl başarılı olan ancak bir yıldan ötesini göremediği için sonraki yıl çöküşe geçen örgüt ve kurumlarla karşı karşı kalıyoruz. Uzay araştırmaları da bu kısa-erimcilikten olumsuz etkilenenler arasında. Uzayın fethi hem daha çok kaynak hem de uzun erimli planlama gerektiriyor.

Kaynak Kıtlığı Tezi

Aslında uzay araştırmalarını sekteye uğratan kaynak kıtlığı tezi de kesinlikle doğru değil. Sorun, kıtlık değil öncelikler. Dünyada futbolda ve eğlence dünyasında çok büyük paralar dönüyor.

Bu iki sektöre daha az kaynak ayrılıp bilime daha çok fon sağlansa Türkiye de gezegenimiz de bambaşka bir noktada olacaktı. Dolayısıyla sorun, kıtlık değil öncelik. Fakat durum şakaya gelir gibi değil: Kimin önceliği günü kurtarmak, futbol ve eğlence değil de bilim ve uzay olursa gelecek onun olacak. Ve sonra biz, “neden kalkınamadık” diye sormaya devam edeceğiz.

İşin ilginci, önümüzdeki on yıllarda bu soruyu sorarken küresel Batı’ya değil, Çin’e bakıyor olacağız. “Çin neden kalkındı da biz yerimizde saydık” diye sorup duracağız.

Kısa-erimcilik konusuna geri dönelim: Elbette geleceği tümüyle öngöremeyiz; ancak kimi olası senaryolar üstüne çalışıp geleceğe karşı daha hazırlıklı olabiliriz. Uzun erimli düşünmek, Çin kültürünün bir parçası.

Bizim de bu tür düşünceyi memleketin doğal hali durumuna getirmemiz gerekiyor. “Kervan yolda düzülür” gibi anlık hareketler, kimi durumda yararlıdır; ama uzay konusunda, “yumurta kapıya dayanınca” düşünüyor olmamalıyız.

Uzay Araştırmaları ve Madencilik

Son dönem uzay araştırmaları, yapay zekâ ve otomasyon tartışmalarıyla birlikte anılıyor. Neden? Çünkü otomasyon, daha çok, makinelerin daha ucuza yapabileceği rutin el işleri için ve insan ölümlerine yol açabilecek riskli işler için kullanılıyor. Uzay araştırmaları, belli rutinlerden oluşuyor ve insan yaşamı için risk oluşturuyor.

Örneğin, bir gezegenin atmosferinden ya da yüzeyinden, daha sonra değerlendirilmek üzere örnek alınması ya da bu örneğin, bulunduğu ortamda çözümlenmesi, bu örneğin ve bulunduğu ortamın fotoğraflanması vb. gibi işlemler, üst düzey zekâ gerektirmiyor; bunlar makinelerin yapabileceği işler.

Uzay araştırmaları er ya da geç, madenciliğin önünü açacaktır. Başka gezegenler, maden yatakları olarak değerlendirilecektir. Bu madenlere sahip olan devletler, geleceğin süper güçleri olmayı sürdürecekler. Uzay madenleri neden önemli?

Önemleri, birinci olarak, elbette ekonomik değerlerinden ileri geliyor. İkinci olarak ise, madenler, uzay mekiklerinin ve uzay yerleşimlerinin enerji gereksinimlerinin dünyaya bağımlı olması sorununu çözmüş olacak.

İnsanlık olarak, başka gezegenlerden enerji üretir duruma geldiğimizde, uzay araştırmaları, yolculukları ve yerleşimleri için çok büyük mesafe kat edilmiş olacak. Diğer bir deyişle, “uzay mekikleri ve yerleşimleri o kadar enerjiyi nasıl bulacak?

Hafif ve uzun süre dayanan bir enerji türü bulmadan bu sorunu çözmek olanaksız” biçimindeki yaygın anlayışın alternatifi var. Başka gezegenlerde enerji üretimi başladığında, bu soru ve anlayış geçersizleşecek. Bu, dünya dışı enerji üretimi çabalarının ilk durağı kuşkusuz, Ay olacaktır.

Ay Paylaşım Savaşları

Ay, önümüzdeki on yıllarda büyük dönüşüm geçirerek, süper güçlerin üsleriyle dolup taşacak. Ay’a baktığımızda eskisi gibi bir Aydede ya da Çinlilerin gördüğü gibi bir Aytavşanı değil, üslere karşılık gelen birtakım yeni karartılar görüyor olacağız ve hatta patlayan noktalar…

Ay paylaşımının 1. ve 2. Dünya Savaşları gibi büyük ölçekli paylaşım savaşlarına yol açması şaşırtmayacak.

Uzak gelecekte, küresel ısınmanın iyice baskın çıktığı cehennemsi bir dünyada yalnızca elinde başka gezegenlere taşınma olanağı bulunmayan ülkelerin kalacağını öngörebiliriz. Dünya şu anki nüfus artışı hızını ve doğaya verilen zarardaki ivmeyi on yıllarca karşılayacak kadar dayanıklı değil. Bugünkü aldırmazlık ve tembellik, yarın kimi ülkeleri yeryüzü cehennemine mahkûm edecek.

Dikkate değer bir başka senaryoda ise insanlık, dünyada yüksek gelirli ülkeler ile düşük gelirli ülkeler arasındaki ilişkilere benzer biçimde, gezegene büyük zarar verip iklim değişikliğine neden olan ağır sanayiyi dünya dışına taşıyarak dünyayı kirlilikten arınmış yeşil bir gezegene dönüştürüyor.1

Oysa bu iyimser senaryonun varsayımları hatalı: Birincisi, bazı doğal kaynaklar, yenilenemez biçimde yok oluyor. “Önce kirletelim, sonra temizleriz” gibi bir yaklaşım, bu kaynakları geri getiremeyecek.

İkincisi, insanlığın, ağır sanayiyi dünya dışına taşımak için gerekli olan teknolojiyi ne kadar sürede icat edip yaygınlaştıracağını bilemiyoruz. Bu, uzun bir zaman dilimine yayılırsa dünyanın sonradan yeşil bir cennete dönüştürülme girişimi de o derece olanaksızlaşacak.

Üçüncüsü, bu anlayış, sanki kirletmek ağır sanayinin doğasında varmış, başka bir tür üretim olamazmış gibi yanlış bir varsayıma dayanıyor.

Dördüncüsü, bu senaryo, kirliliğin ve genel olarak çevreye verilen zararın ağır sanayi dışındaki kaynaklarını görmezden gelmiş oluyor. Dolayısıyla bu senaryonun gerçekleşme olasılığının çok düşük olduğunu düşünüyoruz.

Dış Güçlerin Türkiye’den İstediği

Gelecek bizim olacaksa, futboldaki ya da eğlence dünyasındaki değil bilimdeki başarılarıyla anılan bir ülke olmalıyız. Maçlardan sonra değil Türkiyeli bir bilim insanının başarısından sonra sokaklara dolup taşmalıyız. Bu, çocuklara ve gençlere de rol modeli olarak astronomik ücretlerle haksız kazanç elde eden futbolcular ve şovmenler yerine, memlekete ve insanlığa hizmet etmek için yaşayan ve gerekirse bunun için her tür rahatı ve hatta canını feda etmeye hazır bilim insanını alkışlayarak başlayacak. Dış güçler tam da futbolla yatıp kalkan bir Türkiye istiyorlar. Memleketimiz kalkınsın istemiyorlar. Böylece ülkemizin geri kalmışlığı sonsuza dek sürmüş olacak.

Kalkınmanın, ilerlemenin ve kendini geleceğe taşımanın yolu, bilim ve düşünce insanlarına saygı ve maddi-manevi destekten geçiyor. Ülkemizin ilmiye sınıfı, hangi siyasi görüşte olursa olsun, memlekete hizmet etme ve onu geleceğe taşıma noktasında desteklenmelidir.

Bugünkü siyasi kavgalar gelip geçici; yarının dünyasında hiç biri anımsanmayacak. Tek anımsananlar, geleceğe maddi ve manevi yatırım yapmış olanlar olacak.

1 Campa, R., Szocik, K., & Braddock, M. (2019). Why space colonization will be fully automated. Technological Forecasting and Social Change. doi: 10.1016/j.techfore.2019.03.021

Cevap Yazın