Münkir ve Müevvil

İslam düşünce geleneğinde bazı durumlarda “tekfir” kültürü baskın geldiği gibi düşüncelerin özgürce tartışıldığı, eleştirilerin tekfirden uzak yapıldığı ortamlar da olmuştur. Böyle bir ortam olmasaydı ilim, bilim ve felsefenin ortaya çıkması mümkün değildi. Kime ait olursa olsun (Bedizzaman, Namık Kemal, Ziya Paşa) “barika-ı hakikat, müsâdeme-i efkârdan doğar/fikirlerin çarpışmasından parlak hakikatler ortaya çıkar” ifadesi son derece doğru ve yerindedir.

Bu ifadede iki unsur dikkat çekmektedir. Birincisi, farklı fikirlerin varlığının gerekliliği; ikincisi ise onların çarpışmasıdır. Bu iki husus olmadan hakikatlerin doğması neredeyse imkânsızdır. Bundan dolayı birçok âlim, tekfir kültürüne set çekmek için “الموؤل لا يكفّر/tevil eden tekfir edilemez” demiştir.

Elbette her te’vil doğru değildir. Doğru ve kabul edilebilir te’vilin aklî, naklî ve dilsel şartları vardır. Ancak herhangi bir görüş veya yorumun “batıl/geçersiz” olması ile onun dile getirenin “kafir olması” farklı hususlardır. Çünkü küfrün özünde ret ve inkâr vardır. Ret ve inkâr olmadığı sürece yorumun “geçersiz ve yanlış olduğu”, “inkâra yol açtığı” ve “küfre kapı araladığı” söylense de bu yorumu yapanın “kâfir” olduğu “asla” söylenemez.

Başta kelamcılar ve İslam filozofları olmaz üzere birçok Müslüman âlim, bu ilkeye bağlı kaldıkları için doğrudan şahısları tekfir etmekten kaçınmıştır. Bir örnek verecek olursak İslam düşünce ve felsefe geleneğinde bazı ilimler veya şahıslar çok fazla tartışma konusu olmuştur. Burada bir-iki gelenekten bahsedilecekse Gazzâlî’nin (ö. 505/1111) filozoflara reddiye olarak yazdığı “tehafüt” ve İbn Sînâ(ö. 428/1037)nın en popüler eseri “İşarat”tır. Bu iki eser ekseninde onlarca şerh, haşiye, reddiye ve karşı reddiyeler yazılmıştır.

İşarat geleneği içerisinde meydana gelen en önemli tartışmalardan birisi de Fahrettin er-Râzî (ö. 606/1210) ile Narırüddîn et-Tûsî (ö. 672/1274) arasında meydana gelmiştir. Çünkü Râzî, birçok konuda İbn Sinâ felsefesine eleştiriler yöneltir, Tûsî de genel olarak onlara cevap vermeye çalışır. Bu halkanın bir parçası olan Siraceddîn el-Urmevî (ö. 682/1283) ise bir kelamcı olduğu halde neredeyse bütün gayretini İbn Sinâ’yı anlamaya ve doğru bir şekilde aktarmaya hasreder.

İşarat eksenli ismi geçen dört büyük filozof ve kelamcının tartışmalarına bakıldığı zaman “ilim”, “düşünce” ve “üsluba” hayran kalmamak mümkün değildir. Bir kelamcı olarak İbn Sina felsefesini birçok konuda eleştiren Râzî, İbn Sinâ’dan söz ederken neredeyse hiçbir yerde doğrudan onun ilmi şahsiyetine halel getirecek bir ifade kullanmaz. Tûsi neredeyse kitabının tamamında Râzî’den söz ederken hatta en sert eleştirileri yaparken bile “قال الشيخ الفاضل/ değerli üstat” ifadesini kullanır.

Buna benzer tekfirden uzak, ilim, hikmet ve düşüncenin merkeze konulduğu yüzlerce örnek vardır. Ancak onunla birlikte ilim ahlakına yakışmayan ve tekfiri merkeze koyan yaklaşımlar da vardır. İslam tarihinde katledilen “Ebü’l-fadl el-Ezdî (ö. 196), Ahmed İbn Tayyip es-Serahsî (ö. 286), Abdullah Aynü’l-kudât el-Hemedânî (ö. 520), Sühreverdî (ö. 587), Abdullah el-Cîlî (ö. 642) veya ölüm fermanı verildiği halde bir yol bulup canını kurtaran “Ravendî (ö. 298), İbn Hanî el-Endülüsî (ö. 362), Ebu Hayyan et-Tevhîdî (ö. 400), İbn Bace (ö. 533) ile Amidi (631/1233) gibi filozoflar da mevcuttur. Fakat kötü emsal, emsal olmamalıdır. İlim, akıl ve ahlak adına birinci yaklaşımın daha doğru olduğu, din ve aklın onu teyit ettiğini ispat etmek izahtan varestedir.

Bu nedenlerden ötürü te’vili geçersiz olsa da asıl kastı İslam’ı reddetmek değil onu farklı anlamak ve yorumlamak olan belli bir şahsa “dinden çıkmıştır” denemez. Buna benzer birçok yorum kelam ve İslam felsefesinde mevcuttur. İslam filozofları, “Allah’ın irade sıfatı yoktur” iddiasını ileri sürdükleri zaman onların asıl amacı İslam, Hz. Muhammed’in nübüvveti ve ayetleri inkâr etmek değildi. Hatta onlar başta İslam olmak üzere bir bütün olarak “din”i makul bir zeminde anlaşılması için herkesten fazla gayret etmişlerdir. Ancak onlar, kelam açısından yanlış görülse de “irade”yi “ilme” yorumlamışlardır.

Bu konuda İbn Hazm (ö. 456/1064) şöyle söyler: “Doğrusu, İslam akdinin kendisine sabit olan bir kişiden ‘inkâr’ veya ‘icma’ olmaksızın zail olması söz konusu değildir. Bu akit, iftira ve iddia ile ortadan kalkamaz” (İbn Hazm, el-Fasl, Darü’l-cîl, Beyrut 1996, III, 292).

Dolayısıyla İslam’ı kesin olarak sabit olan birisi, bir zandan ötürü dinden çıkmış olamaz. Tekfirin durumu ve te’vil edenin kolay kolay tekfir edilemeyeceğine dair kelam ve usul eserlerinde birçok bilgi bulunmaktadır. Bu konuda detaylı bilgiler için Râzî’nin Nihayetü’l’ukûl fî dirayeti’l-usûl, Beyrut 2010, 271-318 sayfalar arasına bakılabilir.

ERKAN BAYSAL

Cevap Yazın