Küfür ile Kafiri Ayırmak

Bu ayrımı en güzel şekilde yapanlardan biri İbn Teymiyye’dir (ö. 728/1328). İbn Teymiyye, birçok konuda muhaliflerini rahatlıkla tekfir etmişse de onun küfür-kâfir ayrımına vurgu yapması oldukça önemlidir. Bu hususa riayet edildiğinde tekfirin önemli ölçüde sınırlanacağı görülecektir. Bu konuda şöyle der:

“Bazen bir eylem veya söylem küfür olabilir. Bu durumda (genel olarak) onu söyleyen veya yapan tekfir edilir. Sözgelimi ‘bunu söyleyen kâfirdir’ veya ‘bunu yapan kâfirdir’ denir. Ancak onu söyleyen veya yapan belli bir şahsın küfrüne hükmedilemez. Bu durum, reddedenin kâfir sayılacağı hüccet/delil kaim olduktan sonra söz konusudur. Ehl-i Sünnet ve’l-cemaate göre bu, vaîd/ceza ifade eden naslarda genel bir kuraldır. Bundan dolayı Ehl-i kıbleden belli birisinin cehennemlik olduğuna tanıklık edilemez. Çünkü ‘bir şartın yerine gelmemesi’ veya ‘bir mani’den dolayı o şahsın cezalandırılmaması da mümkündür. (İbn Teymiyye, Mecmu’u fetâvâ, der. Abdurrahman İbn Muhammed, Riyad 2004, XXIII, 345).

Buradaki ince ayrım ve bu konudaki hassasiyet, “Ey iman edenler! Size bir fasık bir haber getirirse, bilmeyerek bir topluluğa zarar verip yaptığınıza pişman olmamak için o haberin doğruluğunu araştırın” (Hücurat, 6) ve “Ey iman edenler! Allah yolunda sefere çıktığınız zaman, gerekli araştırmayı yapın. Size selâm veren kimseye, dünya hayatının geçici menfaatine (ganimete) göz dikerek, ‘Sen mü’min değilsin’ demeyin. Allah katında pek çok ganimetler vardır. Daha önce siz de öyle idiniz de Allah size lütufta bulundu (Müslüman oldunuz). Onun için iyice araştırın. Çünkü Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.” (Nisa, 94) ayetleri ile örtüşmektedir.

Aynı zamanda bu yöntemin nebevi bir yöntem olduğunu da belirtmek gerekir. Resulullah genel olarak “içki içenleri lanetlediği halde (Ahmed b. Hanbel, Müsned, X, 9; ibn Mace, Eşribe 6) onun huzurunda içki içen birisini lanetleyen sahabiyi uyarır ve onun “Allah ve resulünü sevdiğini” belirtir. (et-Temîmî, Ahmed İbn Ali, Müsnedü Ebî Ya’lâ, thk. Hüseyn Selîm, Dârü’l-Me’mûn, 2. Baskı, Beyrut 1990, s. 161) Buradan çıkarabilecek en doğru yöntem, bir hükmün “genel olması” ile onun “belli bir şahıs” için söz konusu olması arasındaki farka riayet etmektir.

Bu ayrımın en önemli noktalarından biri, “küfür” olarak nitelenen bir eylem veya söylemi yapanın küfrüne hemen hükmetmemek gerekliliğidir. Onun “kâfir” olabilmesi için “bilgi”, “kasıt” ve “tevil”e bakılması gerekir. Çünkü onun bu konuda bilgisinin olup olmaması, inkârı kastedip etmemesi veya te’vil yapıp yapmadığı onun hakkında verilecek “küfür” hükmünü etkileyecektir.

Sözgelimi Hz. Şuayb’ın peygamberliğini inkâr etmek küfürdür. Çünkü bu konuda tevile mahal bırakmayan açık ayetler vardır. Ancak “Hz. Şuayb’ın nübüvvetini inkâr eden filan şahıs kâfirdir” denemez. Çünkü Hz. Şuayb’ın peygamber olduğunu bilmek dinin olmazsa olmaz ilkelerinden değildir. Bu nedenle onun Kur’an’da ismi açıkça yer alan bir peygamber olduğunu bilmeden reddeden dinden çıkmış olamaz.

Belirtmek gerekir ki küfür de iman gibi bir vakıadır. Her din, ideoloji ve düşüncenin sınırları vardır. O sınırların içinde kalanlar ve onun dışında kalanlar vardır. Bir din olarak İslam’ın da vazgeçilmez “ilkeleri” ve “prensipleri” vardır. Onları kabul eden Müslüman reddedenler ise Müslüman değildir. Sözgelimi Allah, nübüvvet ve ahirete iman, o prensiplerden birkaçıdır. Allah’a, ahiret hayatına veya Hz. Muhammed’in nübüvvetine inanmayan, İslam dairesinin dışındadır. Çünkü diğer tüm dinlerde olduğu gibi İslam’ın da vazgeçilmez ilkeleri mevcuttur. Aksi takdirde ne iman ne İslam’dan söz edilebilir. Bu açıdan küfür de İslam gibi bir vakıadır.

Bütün İslam dışı inanç, eylem ve söylemlerine rağmen herhangi birisinin “Müslüman” olarak addedilmesi sözü edilen vakıaya aykırıdır. Ancak “tekfir” bir hadisedir, herhangi bir şahıs veya grubun küfrüne hükmetmektir. Hüküm ile vakıa birbirinden farklıdır. Mesela “hırsızlık” bir vakıadır. Başkasının malını izinsiz alan “hırsız”dır. Ancak niyeti, gerekçesi ve bilinç durumu dikkate almadan başkasına ait bir malı alan belli bir şahsın hırsızlığına hükmetmek ise ayrı bir husustur.

Bir vakıa olan “küfrü” bir hadise olan “tekfir”den ayrılmasına tekfirin “ilmi boyutu” da denebilir. Bu boyuta göre diğer dinlerde olduğu gibi İslam’ın temel prensipleri vardır. Onları inkâr eden veya onlarla alay eden İslam’dan çıkmış olur. Aksi takdirde İslam’ın hiçbir sabitesi kalmaz. Sabitesi olmayan ise yok hükmündedir. Ancak bu durumun, küfrün “olgusal ve ilmi” boyutunu teşkil ettiğini ve tekfirin bundan farklı olduğu ifade edildi.

ERKAN BAYSAL

Cevap Yazın