“İslâmilik İndeksi” Ne Kadar İslâmî?

İki makale ile başlayan “İslâmilik İndeksi”, yarattığı etkinin de katkısıyla olsa gerek sonraki yıllarda bir web sitesiyle kurumsallaşma yoluna gitmiş, 2015 yılından itibaren her yıl İslâmilik İndeksi yayımlayarak küresel bir “projeye” dönüşmüştür. Öyle görünüyor ki önümüzdeki yıllarda bu “İndeks”in adını daha ziyade duyacağız.

İslâmilik İndeksi Nedir?

2010 yılında George Washington Üniversitesi’nden Scheherazade S. Rehman ve Hossein Askari, uluslararası akademik bir dergi olan Global Economy Journal’de, “Ekonomik İslâmilik İndeksi” (An Economic Islamicity Index) ve “İslam Ülkeleri Ne Kadar İslami?” (How Islamic are Islamic Countries?) başlıklı iki makale yayımladılar. Yazarlar, “İslâmilik İndeksi” diye belirledikleri kıstaslara göre Müslüman-gayrimüslim toplam 208 ülkeyi değerlendirerek sıralandırmış.

Verilerden elde edilen sonuçlara göre sırasıyla “Yeni Zelanda, Lüksemburg, İrlanda, İzlanda, Finlandiya, Danimarka, Kanada, İngiltere, Avustralya, Hollanda” gibi daha ziyade Batılı ve refah düzeyi yüksek ülkeler, İslâmî ölçüleri gerçekleştiren ilk 10 ülke olmuş. Müslüman ülkelerden Malezya 38, Kuveyt 48, Bahreyn 64, Brunei 65, Uganda 73, İran ise 163. sırada kendine yer bulabilmiş. Türkiye, Maldivler’den hemen önce 103 ve Suudi Arabistan da 131. sıraya yerleştirilmiş. Meselâ Amerika 25, Yunanistan 46, Bulgaristan 57, İsrail 60. sıraya yerleşerek Türkiye’yi, Müslümanlıkta katbekat geride bırakmışlar. 2015, 2016 ve 2017 yıllarında tekrarlanan indekslerde bazı sıralamalar değişmiş fakat ana tablo değişmemiş; çoğunlukla Müslüman olmayan Batılı ülkeler ön sıralarda ve Müslüman kabul edilen ülkeler gerilerde yer almış.

Yazarlar, “doğrudan Kur’an’a müracaat” yöntemine göre yaptıkları çalışma neticesinde İslâm’ın, ahlaki değerleri temel alan, eşitliğe dayalı liberal bir sistem öngördüğü sonucuna ulaşmış. Buna göre İslâmî öğreti, “iktisadi adalet ve sürdürülebilir büyüme, yaygın refah ve istihdam” gibi temel ilkelere dayandırılır. Bu ilkelerden hareketle “toplumun tüm üyelerine eşit iktisadi fırsatlar, adalet, mülkiyet haklarının korunması, çalışmak isteyen herkese istihdam imkânlarının oluşturulması, eşit eğitim hakkının temini, yoksulluğun önlenmesi ve temel ihtiyaçların karşılanması, vergilerin verimli kullanılması, tabii kaynakların ölçülü kullanılması, yolsuzluğun önlenmesi” gibi 12 adet iktisadi kıstas belirlenmiş. İlaveten benzer şekilde, “Kanuni ve idari, insani ve siyasi haklar, uluslararası ilişkiler” gibi ana başlıklar altında da benzer değerlendirme ölçütleri geliştirmişler. Sonuç itibariyle yazarlar, hâlihazırda yürürlükte olan Batı merkezli hâkim küresel medeniyetin “gelişmiş ekonominin göstergeleri” olarak sunduğu ölçüler ile diğer siyasi ve hukuki değerleri Kur’an-ı Kerim’in iktisadî ve idari ilkeleri diye takdim etmiş. Görünüşe göre, ister Müslüman ister gayrimüslim olsun bütün ülkelerin, ancak bu “İslâmî” ilkelerle ilerleyebileceği iddiasındalar. Müslüman ülkelerin temel sorununun bahsi geçen prensiplerden uzaklaşmak olduğu tespitini yapan yazarlar, Batı’nın başarıyla uyguladığı bahsi geçen ilke ve kıstaslar yerine getirildiğinde onların da hem gelişeceklerini hem de Kur’an’ın hedeflerini gerçekleştirmiş ve İslâm’ın gereklerini yerine getirmiş olacaklarını ihsas ediyor.

İki makale ile başlayan “İslâmilik İndeksi”, yarattığı etkinin de katkısıyla olsa gerek sonraki yıllarda bir web sitesiyle (http://islamicity-index.org/wp/) kurumsallaşma yoluna gitmiş, 2015 yılından itibaren her yıl İslâmilik İndeksi yayımlayarak küresel bir “projeye” dönüşmüştür. Ayrıca Kur’an’ın öğretilerini daha iyi anlayıp Müslüman toplumlarda “Barışçı Reformları” desteklemek ve indeks çalışmalarını finanse etmek gibi amaçlarla ABD merkezli, vergiden muaf, gerek Müslüman gerekse gayrimüslim olsun ahlaklı insanlardan maddi destek temin etmek üzere, Müslüman ülkelerde de temsilcileri bulunan “İslâmilik Vakfı”nı kurmuşlar. Öyle görünüyor ki önümüzdeki yıllarda bu “İndeks”in adını daha ziyade duyacağız. Söz konusu indeks verileri birçok ülkede olduğu gibi ülkemizde de ciddi bir karşılık bulmuş ve referans kaynağı haline gelmiştir. Giderek artan bir yoğunlukta siyasette, basın yayın organlarında, sosyal medyada hemen her kesimden insanın bu indekse alaka gösterdiklerine, akabinde buradan hareketle Müslümanlara eleştiri yönelttiklerine ve istikamet tayin ettiklerine şahit oluyoruz. Mesela bir partinin genel başkanı konuşmasında, şu değerlendirmede bulunuyor:

“208 ülkede İslâmilik araştırması yapılıyor. Araştırmayı yapanlar iki Müslüman bilim insanı… Araştırmayı, İslam’ın birincil kaynaklarından yola çıkarak belli ilkeleri tespit ederek yapıyorlar. Türkiye 103. sırada. İran 160. Suudi Arabistan 130. sırada. Elimizi vicdanımıza koyup düşünelim. Neden Türkiye bu halde? Neden gerçeklerin üstüne daha kararlı bir şekilde yürümüyoruz.”

Yine “İslâmcı” bir köşe yazarının bu indeks hakkındaki bazı değerlendirmeleri şöyle:

“Washington deyince yadırgamayalım. İşin ilmi ciddiyeti olduğu gibi, çalışmayı icra edenler Müslüman ekonomistler… Bizim dünyamızın işçi hakları, iş güvenliği, adalet, teşebbüs özgürlüğü, fırsat eşitliği, dürüstlük, ahlak… gibi konularda çok özensiz, çok savruk olduğunu görmek için derin analizlere lüzum yok. Perişanlığımız paçamızdan akıyor. Belki Müslümanlığımız lafta, söylemde, hamasette kalıyor. Kur’an-ı Kerim’de okuduğumuz, Peygamberimiz’in hayatında gördüğümüz hassasiyetleri işlerimize yansıtamıyoruz.”

Elbette bu misaller arttırılabilir. İşte küresel bir projeye dönüşen “İndeks”in yurtdışında ve içinde, özellikle muhafazakâr camiada eleştirilmesi bir yana gördüğü hüsnü kabul bizi, “İslâmilik İndeksi ne kadar İslâmî?” (How Islamic is Islamicity Index?) sorusunu sormaya sevk etmiştir.

İslâmilik İndeksi’nin Sahipleri Kimdir, Gayeleri Nedir?

Makalenin yazarlarından biri olan İran doğumlu Hüseyin Askeri (Hossein Askari) eğitimini ABD’de almış, iki buçuk yıl Uluslararası Para Fonu (IMF) İcra Kurulu’nda çalışmış, Suudi Arabistan Finans Bakanı’na özel danışmanlık yapmış ve özellikle Suud yönetimi ile IMF arasındaki ilişkilerin şekillendirilmesinde ön plana çıkan bir isim olmuştur. Çalışmaları Orta Doğu ekonomisi ve finansı, uluslararası ticaret ve finans, petrol ekonomisi, ekonomik yaptırımlar gibi alanlarda yoğunlaşmıştır.

Makalenin diğer yazarı, George Washington (GW) Üniversitesi’nde doktorasını tamamlayan, Fulbright Kıdemli Araştırmacısı olan Scheherazade S. Rehman’ın, Avrupa Birliği (AB) Araştırma Merkezi’nde GW direktörlüğünde, Uluslararası Ticaret ve Finansman Birliği Yönetim Kurulu’nda da görevleri bulunuyor. Dr. Rehman’ın kariyerinde, Bahreyn’de döviz ve para piyasası tüccarlığı, Orta Doğu finansal sektörü ve yatırım yönetiminde uzmanlaşmış olan International Consultants Group’un Kıdemli ortaklığı, Senior Research Fulbright Ödülü, GW Uluslararası İşletme Öğretim Ödülü, GW Lisansüstü Eğitimi Ödülü, Üniversite Yılın Kadın Ödülü gibi daha birçok başarısı var. Her iki yazar da George Washington Üniversitesi’nde çalışıyor.

Küresel ekonomi ve finans sisteminin tam da merkezinde bulunan bu iki isim, kurumsallaştırdıkları “İslâmilik İndeksi” sitesinde, misyonlarını özetle şöyle tanımlıyorlar:

Müslüman ülkelerde bilhassa ekonomi ve finans alanında etkili kurumları cesaretlendirerek barışçıl bir reformun önünü açmak, Müslüman toplumlarının kendi kaderine sahip çıkmak sûretiyle, yönetimlerini değişime zorlayarak (küresel sisteme uyum) yönünde kurumlar ve politikalar geliştirmeye teşvik etmek.

Yazarlara göre bu değişim ve reform için de İslâm’ı, din adamlarının ve sultanların tasallutundan kurtarmak ve Müslümanlarla Kur’an arasındaki engelleri kaldırmak gerekir. Zira onlara göre, İslâm’ın anlam ve yorumunu tekellerine alan din adamları ve yöneticiler, Hz. Peygamber’in ölümünden hemen sonra dini istismar ederek tahrif etmişler ve nihayetinde günümüzde terör üreten, insanlığı bölen, Müslümanı Müslümana, Hıristiyanlara ve Yahudilere karşı kışkırtan katı İslâmî anlayışları ortaya çıkarmışlardır. İşte bu anlayış bütün ilahi dinlerin özünü teşkil eden “insanlığın kardeşliği” ideali önünde engel oluşturmaktadır.

Anlaşıldığı üzere yazarlar, modern dönemde revaç bulan “doğrudan Kur’an’a müracaat etme” söylemini de kullanarak İslâm’da “barışçıl bir reformu” hedeflemektedir. Müslümanların zihni olarak küresel sistemin felsefi zeminine ve ideallerine uyumlu hale getirilmesiyle, hâlihazırda insanlığın önündeki tek hakiki kurtuluş seçeneği olan İslâm’ın komünist, feminist, çevreci vs. hareketler gibi modern zeminde türemiş sıradan bir muhalefet hareketine dönüştürülmesi hedeflenmektedir. Bu indeksin tam da bu manada Müslüman toplumlara yönelik bir algı ve toplum mühendisliği olduğu anlaşılmaktadır. Zaten İslâmilik İndeksi’nin mucitlerinin biyografilerine ve edindikleri misyona baktığımızda karşımıza, vakayı nesnel olarak inceleme kaygısı taşıyan bilim insanı portresinden ziyade, hâkim sistemin merkezinden Müslümanlara yön vermek üzere vazifelendirilmiş bir ideolog veya misyoner tipiyle karşılaşıyoruz.

İndeks Ne Kadar İslâmî ve Bilimseldir?

Bilimsel olarak tanımlanan bu çalışmanın her biri şaibeli ve sübjektif olan üç aşaması bulunmaktadır: 1. Kur’an-ı Kerim’den hareketle İslâmî ilkelerin belirlenmesi ve buna göre İslâmilik İndeksi’nin oluşturulması. 2. İslâm ülkeleri diye tanımlanan ülkelerin belirlenmesi. 3. Tayin edilen kıstasların bu ülkelerde hangi ölçüde bulunduğunun tespiti.

Her şeyden evvel yazarların otobiyografilerine göz atıldığında hem konumlandıkları yer hem aldıkları eğitim hem de uzmanlık alanları itibariyle şer’î kaynaklardan İslâm’ın temel ilkelerini sıhhatli olarak tespit edecek ehliyete sahip olmadıkları anlaşılıyor. Kaldı ki serbest (görünümlü) piyasa ekonomisinin ilkelerini, neredeyse aynısıyla İslâmî iktisadın ilkeleri diye takdim etmeleri de zaten bu yargımızın isabetine işaret ediyor. Herhangi bir amelin İslâmî olarak addedilebilmesi için her şeyden evvel o amelin sahibinin Müslüman olması gereklidir. Yani hiçbir amel, sahibinin imanından, niyetinden ve dininden ayrı olarak değerlendirilemez. Sahih bir imana sahip olmayan kimsenin şeklen iyi görünen amellerinin dünyada bir karşılığı olsa da Allah katında ve ahirette bir kıymeti yoktur ve sahibini azaptan kurtarmaz. Bu sebeple iman sahibi olan Müslüman, tüm noksanlıklarına rağmen cennete adaydır. Fakat gayrimüslim bütün dünyevi başarılarına rağmen hüsrandadır. Ebedi kurtuluş yalnızca “iman ettikleri halde sâlih amel işleyenler” içindir.

Buna göre, eğer bir İslâmilik İndeksi hazırlanacaksa bunun birinci kademesi tevhid esası üzerine kurulu İslâm’ın iman esaslarından, ikinci kademesi samimiyet esasına dayalı temel ibadetlerden, üçüncü aşaması ise ahlaki, hukuki ve siyasi değerlerden oluşmalıdır. Bu indeksin isabetli bir sonuç vermesi ise bir önceki kademenin asgari gereklerini yerine getirenlerin ancak sonraki aşamaya geçebilmesiyle mümkün olacaktır. Meselâ kelime-i şehadet getirmeyen hiçbir şahıs, mümin tarafından İslâm’ın gereklerine göre organize edilmeyen hiçbir kurum veya ülkenin, İslâmilik İndeksi’ne adaylığı söz konusu olamayacaktır.

Öte yandan “İslâm ülkeleri” olarak takdim edilen ülkelerin kahir ekseriyetinin, son iki yüzyıl içinde Batı’nın işgaline uğradığı, dillerinin, kültürlerinin tahrip edilerek yerine Batı menşeli seküler eğitim sistemleri ve değerlerin ikame edildiği, sömürgeleştirildiği bilinmektedir. İndekste üst sıralarda yer alan Batılı devletlerin bu ülkelerdeki fiilî işgallerine son verirken kendi menfaatlerini gözetecek yönetimler oluşturduğu, Müslüman halkın yönetimde söz sahibi olmaması için her türlü tedbiri aldığı, Mısır örneğinde olduğu gibi aksi durumda siyasi entrikaları ve askeri müdahaleleri desteklediği de bilinmektedir. Öyle ise son yüzyılda bu toplumlardaki veya ülkelerdeki çok yönlü yozlaşmanın ve başarısızlığın sorumlusu İslâm mıdır, yoksa bizzat Batı’nın kendisi midir? Adı geçen Müslüman ülkelerin birçoğu seküler liderler ve laik kanunlar tarafından idare edilmesine rağmen durumun böyle olması, şuursuz bir Batılılaşmanın, Müslüman toplumlar için bir çare olmadığının göstergesi değil midir?

Ayrıca bin yıldır İbrahim Milletinin, Müslümanlığın omurgasını teşkil eden Selçuklu-Osmanlı mirasının varisi konumunda olan, hâkim sistemin bütün operasyonlarına rağmen bütünüyle bertaraf edilemeyen, Müslümanların tek umudu ve imkânı olduğu, ister Müslim ister gayrimüslim olsun, herkes tarafından kabul edilen, mültecilerin ve mazlumların sığınağı olan, insani yardımlarda en zengin ülkeleri geride bırakıp ilk sıraya yerleşen Türkiye’nin İslâmilik’te, ülke olarak bile anılmaya değmeyecek birçok ülkeden sonra 103. sırada gösterilmesi de ancak bilim ve istatistiğin suiistimali ile yürütülebilecek bir algı operasyonu olabilir.

Sonuç Yerine

Gerek İslâmî gerekse bilimsel açıdan kayda değer kıymeti bulunmamasına rağmen bu “İndeks”in, bilhassa Müslümanlar arasında bunca ilgi ve alaka görmesi izahı gereken bir husustur. Kanaatimizce bunun en önemli sebeplerinden biri, özellikle 19. yüzyıldan itibaren aydınlarımızda zuhur eden Batı’ya karşı hayranlık ve aşağılık duygusudur. Meselâ Ziya Paşa, Batı seyahatinden sonra “Diyar-ı küfrü gezdim beldeler kâşâneler gördüm / Dolaştım mülk-i İslâm-ı bütün viraneler gördüm” demiştir. Mehmet Akif, Berlin’den döndüğünde oldukça meşhur olan şu sözü söylediği rivayet edilir:

“İşleri var dinimiz gibi, dinleri var işimiz gibi.”

Elbette Ziya Paşa veya Mehmet Akif’in bu ifadeleri tevil edilebilir. Fakat modern dönemde bu ifadelerin kullanıldığı bağlam ile bu ve benzeri ifadelerden hareketle gittikçe revaç bulan bu söylemin bizim hâletiruhiyemizin bir yansıması olduğu açıktır. Tam bu bağlamda “İslâmîlik İndeksi” web sitesinin parola olarak Muhammed Abduh’un, “Batı’ya gittim, İslâm’ı gördüm fakat Müslümanlar yoktu / Doğu’ya gittim Müslümanları gördüm fakat İslâm yoktu” sözünün kullanılması ne kadar dikkat çekicidir. İslâm ile Müslümanı bu derece birbirinden ayıran, Müslümanın olmadığı yerde İslâm’ı arayacak kadar zihnî parçalanmışlığa uğrayan, Müslümanı, İslâm kültür ve geleneğini tenkit ederken gayrimüslimi ve Batı’yı tebcil ederek “doğrudan Kur’an’a dönüşü” savunan, Abduh’un öncülerinden olduğu bu ihyacı söylemin aslında neyi ihya, neyi imha etmek üzere iş gördüğü de ayrıca tartışılması gereken bir meseledir.

Hâlbuki 16. yüzyılın başlarında, Karacaoğlan şöyle diyordu:

“İndim seyrân ettim Frengistan’ı / İlleri var, bizim illere benzemez. / … / dilleri var, bizim dile benzemez./ … / Dinleri var bizim din’e benzemez. / Akılları yoktur, küfre uyarlar.”

İşte bu ifadeler tam da Müslümanın gayrimüslim karşısındaki hâletiruhiyesini tarif eden şu ayeti kerimenin ihsas ettirdiği tavırdır:

“İnkâr edenlerin diyar diyar gezip refah içinde dolaşması sakın seni aldatmasın; az bir faydalanmadan sonra onların varacakları yer cehennemdir. O ne kötü duraktır!..” (Âl-i İmrân 3/196, 197)

Modern dönemde Müslüman toplumlardaki çok yönlü yozlaşmanın ve sefaletin sebebi, öncelikle Müslümanların Batı’nın son yüzyıllarda gerçekleştirdiği atılım ve değişimler karşısında yaşadığı itikadi, zihni, ahlaki, tarihi ve kültürel parçalanma ve buhrandır. Aslında Batı’nın, Müslümanlar üzerindeki tahakkümünün, güç ve kudretinin sebebi de maddi ve teknolojik üstünlüğünden evvel yine Müslümanların bahsi geçen zaaflarıdır. Müslüman toplumların kendilerine mahsus tarihi, dini iddia ve davalarından vazgeçerek bütünüyle Batı merkezli küresel sisteme entegre olacak şekilde dönüşmesi, gerçekçi bir çözüm olarak görünse de hakiki bir çözüm değildir. Bu durumun, Müslümanım diyenlerin dünyadaki sefaletine ebedî olan ahiret hüsranını da ilave etmekten başka sonucu olmayacaktır.

Sonuç olarak kanaatimiz odur ki adı geçen İndeks, kimlik olarak Müslüman isimlere ait olsa da İslâmî bir zihniyetin ürünü değildir. Bu “İndeks/gösterge” ancak kendisine hakiki bir kıymet atfederek bu istikamette Müslüman toplumlara istikamet vermeye çalışan kimsenin, eğer bilinçli ise düştüğü ihanetin, değilse gafletin derekesini gösterir.

Doçent Doktor Muhammet Altaytaş Trakya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi

Cevap Yazın