Gazi Paşa Etrafında – Sultan II. Abdülhamid, İttihatçılar ve Gazi Mustafa Kemal Atatürk

Cumhuriyetin okullarında yetiştik, vatanperver, milliyetçiydik, nasıl olduysa 20’li yaşlarımızda İslamcılık belasına bulaştık. Sonra yeniden bir tarih okuması yapma, öz eleştiri, muhasebe ve toparlanma imkânı doğdu. Öncelikle şunu belirteyim ki, Gazi Paşa da insandır, günahı, sevabı vardır, ilahımız, rabbimiz değildir, bununla birlikte İstiklâl Harbi’nin muzaffer komutanı, cumhuriyetimizin kurucusu, Türklüğün son sembol ismi, Batılı emperyalistlerin ifadesiyle Müslüman dünyanın militan lideridir, ruhu şâd olsun!

Türkiye’de Gazi Paşa’ya küfretmek neredeyse sıradan bir hâl aldı. Ömürleri cephelerde geçmiş, eldeki fotoğraflarının yüzde 90’ı cephelerde, askeri görevlerde çekilmiş insanlara “din-dindarlık, -cılık” vs. adına küfredenlerin dikkate alınacak bir tarafları yoktur, insan o fotoğraflara bakıp, ettiği küfürler için utanır. Herkes eleştirilebilir, hata ya da yanlış yapmayan insan doğmadı henüz, “şurası yanlış” dersiniz, hatta fikren ya da siyaseten hiç katılmayabilirsiniz de, eksiklik gördüğünüz yerde imkânları kullanıp tamamlarsınız ya da hatayı düzeltirsiniz, bunlar anlaşılabilir şeylerdir, ancak bu vatan için emek vermiş, kan dökmüş insanlara küfretmek başka bir şey, adilik, müptezellik.

Atatürk, Küçük Asya’daki bin yıllık tarihimizin bir parçasıdır ve hiç kimse kendi kafasına göre tarihten isim silemez, Atatürk’ü hiç silemez. Gazi Paşa’nın hakkını teslim etmek icap eder, öngörü sahibidir, problemi doğru teşhis etmiş, modern dünyayı iyi okumuş, gelişmeleri kavramış, işin nereye varacağını görmüştür. “Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar memleketi olamaz” derken bugün ne denli haklı olduğu bir kez daha ortaya çıkmıştır.

İslamcı çevrelerde Gazi Paşa’ya duyulan nefret, uluslararası merkezlerde imal edilip, Türkiye’ye satılan ya da getirilen tarih tezleriyle alakalıdır. İlginçtir, Rıza Nur hatıratını yazar ve 1960 yılından sonra yayınlanması için yurt dışında bazı kütüphanelere teslim eder, İslamcı çevrelerin yararlandığı başlıca kaynaklardandır.

Siyasi-ideolojik dindarlıkla milli şuur bir arada bulunmaz, bulunamaz, işin tabiatına aykırıdır. İlaveten bu insanların önemli bir bölümü etnik sıkıntı yaşamaktadır, Türk denildiği zaman zıvanadan çıkarlar. İslam, etnik sıkıntılarının üzerini örtmek için kullandıkları örtüdür. Şahsen Türklüğe alerjisi olanların kendi etnik sıkıntılarını İslam-Müslümanlık kisvesi altında saklama çabalarını alçaklık olarak nitelendirmekteyim.

Bu noktada bir parantez açıp, konuya ilişkin bir iki kelâm etmekte fayda var. Türk, kavim adı olmaktan çıkmış, topluca bir milleti temsil eder hale gelmiştir ve bu, son yüz-iki yüz yılın meselesi değildir, bin yıla yakındır bu böyledir. “Müslümanlar eşittir Türkler”, Papa’nın tanımı budur örneğin (bkz. II. Baschalis, tarih M.S. 1100). Anayasa’da da bir kavimden ya da biyolojik, genetik, irsi bir şeyden bahsedilmemektedir. Siyasi-ideolojik dindarlar, millet ile kavim arasındaki farkı öğrenmemekte ya da görmezden gelmekte ısrarcı. Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir. Türkiye halkına… Kim var kim yok hepsine yani. Birileri, “Biz Türk Milleti falan değiliz, biz başka bir şeyiz” diyorlarsa, kendileri bilirler. Yalnız, asıl kavmiyetçilik, ırkçılık budur, “Ben tek bir millet olarak herkesle aynı potada eriyemem, ben başka bir şeyim” demektir.

İslamcı olduğum döneme ait yazı ve kitaplarımda modernlik, sekülerizm, laiklik eleştirileri önemli yer tutar, ancak Gazi Paşa’ya hiç küfretmedim. Hakkında yazdığım tek olumsuz yazı 2011 tarihlidir, bilinen yaygın anlamıyla küfür/sövgü içermez, iktisadi açıdan eleştireldir. Balıkesir Hutbesi ve İzmir İktisat Kongresi’nde sarf edilen sözleri -benim o günkü bakış açımla- masaya yatırır, şu meşhur Paşa’nın mal varlığı konusuna değinir, tek adam olduğundan, Beyaz Türklerden, Kemalizm’den vs. bahseder. Girişinde -klasik İslamcı ağızla- tepeden inme devrimlere, yasaklara, İstiklâl Mahkemeleri’ne, şapka devrimine vs. kısaca vurgu yapar. Bir yandan İslam Sosyalizminden bahsedip, diğer yandan da Atatürk’ü de elden bırakmamaya çalışanların çelişkileri üzerine kaleme alınmıştır. Bugün olsa yazmazdım, keşke yazmasaydım.

Öncesinde (2009 yılında), şu “em-ay siks’in adamları”ndan bahseden şahısla Gazi Paşa yüzünden kavga etmişliğim vardır, ismi lazım olmayan eski İslamcı yazarlardan birinin ofisinde neredeyse yumruk yumruğa birbirimize giriyorduk. Aynen -5 yıl önceki videosu piyasaya sürülen- şu kendini bilmez Yunan’ın ağzıyla “Mustafa Kemal dini kaldırdı” falan diyordu ki birkaç örnek sıralayarak, o dönemde “din” dediği ve kaldırıldığından bahsettiği şeyin aslında teneke olduğunu, söz konusu din anlayışının imparatorluğun sonunu getirdiğini, Gazi Paşa’nın dini kaldırmadığını, siyasi alandan ayırdığını, yaptıklarının doğru olduğunu söyleyince kıyamet koptu. Ofisten çıktık, hararetli tartışma el kol hareketleriyle otobüs durağına kadar devam etti, millet işini gücü bırakmış yolda bizi seyrediyordu.

20’li yaşlarımda başlayan İslamcılık maceram boyunca sadece dışarıya değil, içeriye karşı da muhalif oldum, onun için sevmezlerdi. Diyeceğim o ki İslamcı çevrelerde Gazi Paşa düşmanlığı patolojiktir, doku uyuşmazlığı vardır. Kendi aklımı kullanarak, öz eleştiri, muhasebe yaparak, siyasi-ideolojik dindarlıktan kurtulmuş olmakla iftihar ederim.

Bugün “İttihatçı kafayla hareket edersek elimizdekini de kaybederiz” diyenler yüz yıl önce ne olup bittiğini anlamadıkları gibi bugün ne olup bittiğinden de bihaberler. I. Dünya Savaşı’na giden süreçte bütün planlar önceden yapılmıştı, dolayısıyla o gün -Cemal Paşa’nın ifadesiyle- kendimizi savunarak ölmekle savunmasız ölmek arasında bir tercih yapmış, kendimizi savunarak ölmeye karar vermiştik. Enver Paşa’nın ifade ettiği üzere yeni dünya düzeninde sadece Almanlar bize müsamaha göstereceklerini beyan ettikleri için onlarla müttefik olduk.

Bu noktada İslamcılarla azgın liberallerin İttihatçıları eleştirirken kullandıkları dilin ibretlik olduğunu belirtmemiz gerekir. “Komitacıydılar, militaristtiler”, söyleyebildikleri bu kadar. Hz. Peygamber, Medine’de silahlı güce dayandı. İttihatçılar, savaş sırasında Türkleri iki ateş arasında bırakan Ermenileri tehcir etti, Hz. Peygamber de antlaşmalarını bozan Yahudileri bir güzel sürgün etmişti. İlaveten, devlet demek ordu demektir, yani devletin arkasındaki asıl güç ordudur. Darbeciliğin Türk Ordusu’na Gazi Paşa’dan miras kaldığı yönündeki söylemler ise baştan aşağı kara propagandadır, bilakis, Paşa, siyasetin özellikle iki yerden, kışladan ve camiden uzak durması, bu ikisine siyasetin girmemesi gerektiğini söylemiş, ne yazık ki tam tersi olmuştur. Ordu-millet olduğumuz için darbelerin tarihi asırlar öncesine dayanır.

20. yüzyılın başında imparatorluklar çağı sona ererken o günün şartlarında Türkiye’nin yola saltanatla ya da hilafet görünümlü saltanatla devam etmemesini yadırgayanların akılları da maalesef tarihin arka odasında kalmıştır. İstiklâl Harbi’nin sonunda Müslüman dünyanın yüzde 80’i sömürge haline gelmişti, Türkiye, İran ve Afganistan hariç. Bu durumda bir hilafetten söz etmek mümkün değildir. İngiltere’nin 2,5 milyon asker topladığı yerde toplam nüfusumuz da yaklaşık 10 milyondur, dolayısıyla savaşacak gücümüz kalmamıştır. Nitekim 1927’deki ilk nüfus sayımında Türkiye’nin nüfusu 13 milyondu.

Mesele Sultan II. Abdülhamid, İttihatçılar, Gazi Mustafa Kemal Paşa meselesi değildir, Osmanlı 16. yüzyıldan itibaren çürümeye başlamıştır. Mısır’ın fethiyle birlikte Eş’ari ulemanın İstanbul’a transferi, süreç içinde Eş’ariliğin yerleşmesi, pozitif ilimlerin medreselerden kovulması sonun başlangıcıdır. Diğer yandan tekkeler it uğursuz yuvasına dönmüştür (Kuşadalı’ya bakılabilir). Osmanlı’nın son yüzyılı baştan sona perişanlıktır, Anadolu sersefildir (bkz. Ahmet Haşim), 19. yüzyılın ortalarında zuhur eden İslamcılar sadra şifa tek cümle kuramamışlardır. “Şeriat rejimi vardı” denilen yerde 19. yüzyılın sonlarına doğru Galata’daki genelev sayısı 100’dür, 1915 yılında sayı 359’a çıkmıştır, yani diğer yandan ahlaki tefessüh de söz konusudur.

Sultan II. Abdülhamid, çöküşün farkındadır, devleti kurtarmak ister, Osmanlıcılık, İslamcılık ve dahi Türkçülük yapar, hepsine başvurur, dener. Neticede çöküş dönemi padişahıdır, başarılı olamaz. Sultan II. Abdülhamid döneminde toprak kaybedilmedi diye bir şey yoktur, bunu söyleyenler ya cahildir ya da tarihi çarpıtmakla meşguldür. Sultan II. Abdülhamid ile İttihatçılar arasında görüş farkı vardır sadece, hepsi devleti kurtarmanın derdine düşmüşlerdir.

Evet, manzara-i umumiye böyledir. Osmanlı “bize yakışmaz” diye Sanayi Devrimi’ne iştirak etmemiş değildir, resmen vakıayı ıskalamıştır. Her şeye rağmen Sultan III. Selim, Sultan II. Mahmut, Sultan Abdülaziz ve Sultan II. Abdülhamid ıslahata gayret etmişlerdir. Cumhuriyet, kangren olmuş uzuvları kesip atmış, sosyal, siyasi ve iktisadi açıdan iflas etmiş bir düzenle yola devam etmek yerine değişiklik cihetine gitmiştir, yüzü ileriye dönük bir harekettir. Dini bireysel-ahlaki alana havale ederek, devlet ve siyaset ile din arasına çizgi çekmesi hayırlı olmuştur. 1952’den* bu yana yaşananlar (Pakistan ve Mısır’dan yapılan tercümeler, İslamcılığın hortlaması/Yeşil Kuşak, darbeler, muhtıralar vs.) tamamen NATO/Atlantik filmidir.

Modern çağın konsepti ulus-devletti ve biz de İslam’ın ve çağın ruhuna uygun bir biçimde cumhuriyet ilan ettik. İflas etmiş, sona ermiş bir yönetim tarzı ile yola devam etmeyi düşünmenin, “keşke saltanat, hilafet devam etseydi” şeklindeki geriye dönük sızlanmaların anlamı yoktur. İflas ettiği bir önceki döneme ait tarza dönmeye kalkışan “akıl” çağın firarisi olur ancak. Şimdi kapitalizm kendi çıkarı için -İslamcıların “ulus-devlet” dedikleri- milli devleti küçük parçalara ayırmak istiyor, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, özerklik vs. hep küreselleşmenin planlarıdır. Meraklıları için William Knoke’un Cesur Yeni Dünya’sı konu için iyi bir giriş olabilir.

İstiklâl Harbi sırasında düşmanla iş birliği yapanlar, İngiliz Muhipleri Cemiyeti, Kuvâ-yi Milliyeciler için idam fetvası verenler… Cumhuriyet, bunların elinden cinayet aleti gibi kullandıkları dini alıp, siyasi alandan uzak nezih bir yere koydu. Biz de bugün aynı şeyler bir daha yaşanmasın diye aydınlanma, felsefe, sanat, bilim, sekülerlik, modernleşmeye karşı modernleşme (kendimize özgü modernlik) diyoruz, buradan çıkmanın başka bir yolu yoktur.

Son olarak, Gazi Paşa başta olmak üzere İstiklâl Harbi’nde emeği geçen herkese, tüm şehit ve gazilerimize rahmet ve minnetle… Bin selam olsun!

Atilla Fikri Ergun

1952 – NATO’ya tam üyelik

Cevap Yazın