Eşeğe Binmek Bir Ayıp İnmek İki Ayıp

Seçim kazanılır, seçim kaybedilir, mesele bu değildir. Hatta 15-20 seneden bile sonra seçim kaybedilmiyorsa en büyük mesele budur. Asıl mesele, tertemiz seçimler yapıp yapamamaktır.

Bir ülke seçilmiş insanlar tarafından idare edilecekse, ki buna demokrasi deniyor, ülkeyi idare etmeye talip kişilerin ve kadroların evvela bir yarışa girebilmeleri ve bu yarışın da düzgün bir yarış olması gerekir. Ülkemizde parti kurmak kısıtlı olmadığı gibi, kanunlarla parti kapatmak zorlaştırıldığına ve epey zamandır hiçbir parti de kapatılmadığına göre, parti kapatılması da artık söz konusu değildir. Yani artık ülkeyi idare etmeye gözü kesenlerin “ben yarışa giremiyorum ki” gibi bir bahanesi yoktur.

Ya eşit yarış? Partiler sık sık medya imkânlarından eşit yararlanamadıklarını iddia etseler bile sosyal medyanın bu derece geliştiği bir dünyada sesini duyuramamak artık söz konusu olamaz. Ya ne olur? Olsa olsa edilen laf, laf olmadığı için kendini dinletememek söz konusu olur.
“Oynamasını bilmeyen gelin yerim dar dermiş” ya, bazıları işte uzun süre bunu yapmaya kalktılar ve millet de anladı ve yutmuyor bu numaraları artık. Bunu yapanlar da milletin bu numarayı yemediğini gördüler ve artık bu rolü pek oynamıyorlar. Seçimler de düzgün yapılıyorsa pek bir mesele kalmamış demektir.

Ülkemizde Seçimler Düzgün Yapılıyor mu?

‘Açık oy, gizli tasnif’ yöntemiyle yapılan 1946 seçim rezaletinden sonra halkın iradesinin sandığa yansıması ve sandıktaki oyların da dosdoğru sayılması konusunda muhtelif zamanlarda bazı kural dışılıklar yaşanmış olsa bile Türkiye olarak yüzümüzün en ziyade ak olduğu alan galiba burasıdır.

1975 kısmi seçimlerinde ve 1977 genel seçiminde oy kullanırken kimlik sorulmamış, oy kullanacak olanın, Seçmen Bilgi Kâğıdı’nı sandık görevlilerine ibraz etmesi yeterli görülmüştür. Bazı partilerin militan taraftarları ev ev dolaşarak posta kutularını yoklamışlar, buldukları Seçmen Bilgi Kâğıtlarını toplayarak kendi partilerinden olan gözü kara kişilere dağıtmışlar, bu kâğıtları ellerine geçirenler de bu kâğıtlarla başkasına ait oyları kullanmışlardır. Bu sahtekârlıklar elbette herkesin birbirini tanıdığı yerlerde yapılamazdı. Ya nerede yapıldı bu sahtekârlıklar? Tabii ki kimsenin birbirini tanımadığı büyük şehirlerde. Mükerrer seçmen yazımının önüne de ancak tüm seçmenlerin bilgisayarlara yüklenmesiyle geçilebilmiştir.

Seçmen kayıtlarının bilgisayarlara yüklenmesinden önce hem nüfusa kayıtlı olduğu yerde, hem de ikamet ettiği yerde iki defa seçmen olmak çık sık rastlanan bir durumdu. Bütün bu kural dışılıklara rağmen 1977 genel seçiminde CHP’ye verilen %42 oranındaki oyların azami iki puanı haksız kullanılmış oylardan gelmişti. Kısaca bu tür kural dışılıklar hiçbir zaman milli iradenin yönünü ciddi derecede saptıracak seviyelere ulaşmamıştır. Lakin buna rağmen seçim kaybedenlerin “aslında seçimi kazanan bizdik ama alavere-dalavere bize seçimi kaybettirdiler” iddialarının da önüne bir türlü geçilememiştir. Hele de kaybedenle kazananın oyları birbirine yakınsa böyle iddialardan kaçınmak hiç mümkün olmamıştır.

Az farkla seçim kazanıp kaybetme de en ziyade, iki adayın yarıştığı seçimlerde veya iki alternatifli referandumların oylanmasında söz konusu olmuştur. Cumhurbaşkanlığı seçimi de artık bu tür seçimlerden biri haline gelmiştir. Bu tür seçimlerde evetlerle hayırlar veya yarışan iki aday arasındaki farkların birbirine yakın olması pek sürpriz bir durum değildir. O halde bu tür seçimler, bakkal terazisiyle meyve-sebze tartar gibi olmamalı, hassas teraziyle altın tartar gibi olmalıdır.

Her Kim “Hain Organizasyon Şüphesi Uyandırmadı” Derse Yalan Söyler

31 Mart’ta İstanbul’da yapılan Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçiminde de sen kazandın-ben kazandım tartışmasının maalesef en büyüğü yaşanmıştır. Neden? Kural dışılıkları yeterince azaltmayan mevcut seçim uygulamamız böyle az farklı bir seçime uygun olmadığı için. Bu seçimde İstanbul’da da adaylar arasındaki fark bir puan bile olsaydı problem çıkmayacaktı ama fark 0,25 puan.

Elbette bunun en büyük sebebi oyların birbirine yakın olmasıdır ama başka hiçbir seçimde görülmeyen ama bu seçimde İstanbul’da görülen bazı kural dışılıklar da bu olaya tuz-biber ekmiştir. İstisnasız her sandıkta, yarışan tarafların müşahitleri bulunduğu halde ve oy kullanımı, tasnifi ve tutanakların hazırlanması sırasında hemen hemen hiçbir niza-ihtilaf söz konusu olmadığı halde neden böyle bir şüphe doğmuştur peki?

Elbette sandık sayım-döküm cetvellerinin ve sandık-sonuç tutanaklarının hazırlanmasında bazı hatalar vardır ama bunlar dikkatli bir inceleme sonunda düzeltilebilecek hatalardır olup, kesinlikle yeniden oy sayımını gerektirecek türden hatalar değildir. Birleştirme tutanaklarındaki hatalar da gene sayım-döküm ve sandık-sonuç tutanaklarıyla yeniden karşılaştırılarak düzetilebilecek hatalardır. Rakamların bilgisayara girişi sırasında yapılan hatalar da gene düzeltilebilecek türdendir. Zaten bu hatalar düzeltildikten sonra fark yarı yarıya azalmıştır.

Lakin kaybeden taraf olan AK Parti’nin bir iddiası vardır ki hiç de ‘bu kadar kusur kadı kızında da olur’ denecek hafiflikte değildir. Nedir bu? 62 bin kadar sandık başkanı ve başkan yardımcısından 18 bin kadarının kamu görevlisi tanımına uymayanlardan seçilmiş olmasıdır.

Böyle bir kusurun sehivle açıklanması hiç mümkün görünmemektedir. Her kim “bu durum bende bir hain organizasyon şüphesi uyandırmadı” derse yalan söyler. Bu şüphe Yüksek Seçim Kurulu’na (YSK) yapılan itirazda dile getirilmiş olup, herhalde araştırılacak ve böyle bir durumun bir daha tekerrür etmemesi için de herhalde bundan sonra uygulanmak üzere bazı tedbirler alınacaktır.

Lakin en kötü niyetli ve en gözü kara görevlilerin bile mevcut aleniyet ve şeffaflık şartlarında bir hainlik yapması pek de kolay gözükmemektedir. Bir partiye nizami olarak verilmiş bir oyun, yarışan tarafların müşahitlerinin gözünün önünde başka bir partiye verilmiş gibi göstermenin veya geçersiz sayılmasının imkânı da herhalde çok çok azdır. Lakin alınan oylar arasındaki fark çok çok az olunca böyle bir az farka 18 bin kadar kötü niyetli sandık görevlisi bile sebep olamaz” deme imkânı ortadan kalkmaktadır. Yani 18 bin kadar kötü niyetli sandık görevlisi pek ala seçimin sonucunu değiştirebilir. Böyle olunca da “Seçimin yenilenmesini isteyenler haklı o halde” gibi bir sonuca varılabilir. Ama hayır! Neden hayır?

Hükümet ve YSK seçimlerin daha az kusurlu olması için gerekli tedbirleri önceden almadığı için. Böyle olunca da iktidar partisi, YSK’ya seçimlerin yenilenmesi için başvuru yaparken, affedersiniz, “FETÖ uykuda haberimiz olmadan ırzımıza tasaddi etmiş” diyor adeta. FETÖ uykuda ırzımıza tasaddi ettiyse bu bir ayıp, böyle bir şey olmadığı halde iktidar partisi oldu diye iddia ediyorsa bu da iki ayıp. “Eşeğe binmek bir ayıp, inmek iki ayıp” diye bir laf vardır ya, eh işte, onun gibi bir şey.

Hukuken Doğru Olan Siyaseten Yanlış Olabilir

Şimdi de şu soruyu soralım: Diyelim ki FETÖ, şeytanın bile aklına gelmeyen bazı hain tertiplerle seçim sonucuna tesir etmeyi hakikaten başardı, ne yapalım o zaman? Peki, böyle bir şüphe gerçekten de var mı? 62 bin kadar sandık başkan ve başkan yardımcısından 18 bin kadarı kamu görevlisi tanımına uymadığına göre böyle bir şüphe tabii ki de var. O halde şu soruyu da sormak farz olur. Böyle bir şüpheyi görmezden gelip araştırmamak kabul edilebilir mi? Herhalde kabul edilemez. Eee, seçim mi yenilenmeli o halde? Evet, seçimi kaybeden tarafa göre seçim yenilenmeli!

Seçimin düzgün yapıldığı konusunda şüphe varsa, ki 62 bin kadar sandık başkan ve başkan yardımcısından 18 bin kadarı kamu görevlisi değilse vardır, “o halde bu seçim şaibelidir” demek mümkündür. Yani, “seçim şaibelidir ve yenilenmelidir” öyle mi? Bu soruya hukuki anlamda “evet, öyle” demek kolay da siyasi anlamda o kadar da kolay değil herhalde. Neden kolay değil? Hukuken doğru olan, siyaseten yanlış olabilir de ondan. Ha, şimdi de seçimi yenilemenin siyaseten neden yanlış olacağını anlatmaya çalışalım.

Bir ülkede seçimlerin tertemiz yapıldığı konusunda şüphe doğarsa bunun maliyeti bir ülkenin altından kalkamayacağı kadar büyük olabilir. FETÖ gibi bir hain teşkilat, şeytanın bile aklına gelmeyecek yollarla dahi olsa, seçim sonuçlarını değiştirebilecek kadar seçimlere müdahil olabildiyse bu kabahat ve bu kabahatin sorumluluğu elbette en ziyade hükümete aittir. Bu kabahatin ve sorumluluğun bir kısmı il-ilçe seçim kurullarına ve YSK’ya aitse bile kamuoyu bu sorumluluğu hükümete yükler. Neden böyle? YSK, bir zamanlar olduğu gibi muhalefetin yanında değil de hükümete daha yakın görülüyor da onun için.

Bütün sandıklar açıldıktan sonra seçimi önde götürdüğü görülen muhalefetin adayı ise şayet, seçimin iptali veya seçimi kazananın diğer aday olduğunun ilanı halinde, yüzde yüz haklı sebeplere dayansa bile “Türkiye temiz seçim yapamıyor” görüntüsünden asla kurtulamayız. Sayılmış oyları yeniden saymak suretiyle oyları adeta mıncıklayarak ve “müflis tüccar defter karıştırır” görüntüsü vererek imajımızı zaten epeyce zedeledik. Biraz evvel de söylendiği gibi, bütün bunlardan sonra farklı birini galip ilan etmenin veya seçimi iptal etmenin ülkemize maliyeti altından kalkamayacağımız kadar büyük olur.

FETÖ’nün Maksadı Hasıl Olmuş Sayılmaz mı?

Şimdi en can alıcı soruyu soralım o zaman: Ya seçimlerin iptalini gerektiren kesin bir hukuki bulguya ulaşırsa, ne yapsın böyle bir durumda YSK? YSK’nın kararı bu şartlarda siyasi olursa mı ülkeye daha fazla zarar verir, yoksa hukuki olursa mı? Apaçık ki karar hukuki olur da seçim iptal edilirse ülke daha çok zarar  görecektir.

Bir idari kurum olmanın yanında aynı zamanda bir hukuk kurumu da sayılan YSK siyasi karar verirse hukuki bakımdan pek şık olmayacaktır ama hukuki karar alınması durumunda ülkeye gelecek zarar YSK’nın bir miktar yıpranmasını göze aldıracak derecede büyüktür. YSK’nın kararı siyasi de olsa hukukçular buna bir hukuki kılıf bulabilirler herhalde.

Ha, şöyle bir soru daha var: YSK seçimi iptal etmezse FETÖ’nün maksadı hasıl olmuş sayılmaz mı? Maalesef FETÖ’nün maksadı hasıl olmuş sayılır. Ne yapalım, FETÖ’nün bu yaptığı melanetin hesabını da Türk polisi ve adliyesi görsün artık.

Cevap Yazın