Geçen Mart ayında 8’inci yılını bırakıp 9’uncu yılından gün almaya başlayan Suriye’deki karışıklık, bölgedeki birçok dengeyi sarstı. NATO üyesi olan Türkiye ile ABD bu savaşta ilk başlarda aynı mevzide yer alırken, Suriye’nin kuzeyindeki gelişmeler ve 15 Temmuz sonrasındaki gelişmeler çerçevesinde karşı karşıya kalan iki ülke haline geldi.

ABD, KCK terör örgütünün Suriye ayağı PYD’ye desteğini yoğunlaştırırken, Türkiye doğal olarak bu desteğe büyük tepki verdi. Ayrıca vekalet savaşı yürüten terör örgütlerinin ülkemizi hedef alan saldırıları da doğal olarak gözleri Batı dünyasına çevirdi. Bu mücadelede Washington’un müttefikleri de hemen ABD’nin yanında saf tuttu. Doğu Akdeniz’de tespit edilen enerji yataklarının da denkleme dahil olmasıyla beraber bölgede saflaşma giderek netleşmeye başladı.

Bir tarafta ABD’nin başı çektiği Batı kutbu (Burada İngiltere ve Almanya dönem dönem kendi çıkarları çerçevesinde Washington’dan bağımsız hamle yapabiliyor), İsrail ve bu iki gücün bölgede işbirliği yaptığı Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri. Bu kutup, Doğu Akdeniz’deki gelişmeler çerçevesinde yanlarına Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Kesimi’ni de aldı. Yine Mısır da Sisi darbesinden sonra yaşadığı ekonomik sıkıntı nedeniyle bu kutbun kucağına oturdu.

Diğer tarafta ise Astana Üçlüsü olarak bilinen Türkiye, Rusya ve İran yer aldı. Ayrıca Katar’da özellikle Türkiye ile ortak politika yürütme konusunda kararlı bir çizgi izledi. Hatta bu politikası nedeniyle sık sık Suud ve BAE hanedanları tarafından hedefe oturtuldu. Ancak Doha yönetimi geri adım atmamayı tercih etti.

Önceliği Suriye’nin kuzeyindeki terör yapılanmasını korumaya ve Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin elini zayıflatmaya veren ABD liderliğindeki güç, ilk olarak Astana birlikteliğini bozmaya yönelik adımlar atmıştı. Bu adımlardan sonuç alamayan ABD, bu defa Türkiye’yi sıkıştırmayı ve kuşatmayı kendine hedef olarak belirledi. Bende yazımda, özellikle son aylarda artan bu kuşatmanın maddelerini yazacağım.

Ceyhun Bozkurt

Cevap Yazın