Aynı Kumaştan Giyinmek

31 Mart seçim sonuçlarını doğru şekilde okuyor muyuz, öncelikle bu konuda ikna (edici) olmamız gerekiyor. Muhalefetin elde ettiği başarıyı nasıl değerlendireceğimiz, buna karşılık iktidar bloğunun bilinen kayıplarından hangi sonuçlara varılabileceği soruları etrafında net bir düşünce ve tavır ortaya konulmaması, fırsat ve infial peşindeki kamuoyu manipülatörlerinin tam da aradıkları ortamı onlara sağlamış olacaktır.

Hepsinden önemlisi, İslami hassasiyetleriyle tebarüz eden kesimlerin iktidar partisine yönelik uzun süreden beri yapmaları gereken ve yapma ihtiyacı duydukları eleştirilerini 31 Mart seçim sonuçları üzerinden yoğunlaştırmaları -konjonktürel bakımdan- pek öyle akıl kârı bir iş sayılmaz.

Buna karşılık, iktidar partisinin kaybetmesi dahası muhalefet konumuna çekilmesi gerektiğini düşünenler için hadiseye daha farklı bakılabilir, gerçekten de İslamcı, muhafazakâr bazı kesimler iktidar partisindeki dejenerasyona karşı başka çarenin kalmadığı fikrinde olabilirler. Hatta genel anlamıyla siyasetten şimdilik ümit kesme noktasına gelinmiş, yeni bir toplumsallaşma merhalesini yaşamak üzere siyaset dışı alternatifler geliştirme önerisi önümüze getiriliyor olabilir. Bunu kendi adıma saygıyla karşılarım. Siyasetin lütfettiği çıkar imkânlarına tevessül etmemesiyle ayrıca takdire şayan bulurum.

İslamcılığı giderek buharlaştıran ve hatta gözden düşüren bir iktidardansa, İslam ruhunu ve değerlerini bütün diriliğiyle muhafaza edecek toplumsal bir güç, bir safiyet alanı oluşturmak yeğdir diye bakılabilir. Bu, yine de bizim yazımızın sınırları dışına çıkan fakat üzerine ciddiyetle düşünmemiz gerekli başka bir meseledir.

Ne ki buradan dahi bakıldığında, bugün iktidar olgusu etrafında ne olup bittiğini anlamamız son derece önemli. Kendi doğrularımızın bile tutsağı olmayacak bir ferasete ihtiyacımız var. Konu İslamcıların rant ve çıkar kaynaklarını kaybetmesine irca edilebilecek kadar basit değil. İslamcı, muhafazakâr özellikleriyle bilinen, bölgesinde oyun kurucu olma iddiası ve çabasına sahip bir iktidarın alaşağı edilmesiyle ilgili hayati bir meseledir. Beka meselesi diye bir şey varsa eğer, o da budur. Zayıf, istikrarsız, üst akıl tarafından yönetilebilir, NATO’nun maşası haline getirilmiş bir Türkiye! Dış güçler tarafından istenen budur.

Yazık ki toplumu kutuplaştırmaya dayalı iktidar siyaseti, Türkiye’nin bu noktaya gelmesinde önemli bir paya sahip. Bunun altını çizmek zorundayız. Kutuplaştırma siyasetinin Türkiye’ye de iktidar partisine de zarar vereceğini idrak edemeyen AK Parti stratejistleri, kimlerse onlar, çok ironik bir şekilde FETÖ’nün karıştırıcı ve çatıştırıcı metodolojisinden fazlaca etkilenmiş gözüküyorlar. Kutuplaştırma siyasetinin AK Parti’nin bindiği dalı kesmesine yol açması ise tam anlamıyla trajik bir durum olacaktır.

Dışarıdaki ve içerdeki güç odaklarının menfaat ortaklığından faydalanmak FETÖ’vari siyasetin ana karakteri ve formülü haline gelmiş gözüküyor. 31 Mart seçimlerinde bu kirli siyaset neredeyse tavan yaptı. Organizatörlerin kimler olduğunu bilecek durumda değiliz ancak CHP’de dikkate değer bir derinlik kazanan söz konusu siyaset, başından sonuna kendisini ifşa eden tezahürler veriyor.

Mansur Yavaş da Ekrem İmamoğlu da tıpkı Ekmeleddin İhsanoğlu gibi CHP’ye dayatılmış, CHP’liler tarafındansa düşmanımın düşmanı dostumdur anlayışıyla kerhen kabul edilmiş, FETÖ kriterleriyle tipikleşen nevzuhur siyasetçiler. Dolayısıyla CHP popülizmini karaktersizleşmeyle mücessem hale getiren kurmaca figürlerdir.

FETÖ açısından gayet tabii diye düşünebileceğimiz bu nevi gelişmeler CHP açısından gerçekte akıllara durgunluk verici bir “zillet” anlamına gelmektedir. AK Parti’nin çöpe attığı, tasfiye ettiği fesat unsurlarından nemalanma refleksi ve acizliği CHP’yi zelil bir duruma düşürmüş, mağduriyet söylemlerinden kendisine bir iktidar stratejisi üretmeye çalışmıştır.

Zinde kuvvetlerden artık ümidini yitiren CHP, sivil darbe imkânlarını elde etmek için her yola başvurmayı adeta mübah saymaktadır. FETÖ’nün CHP için bir adalet, hukuk meselesi olduğunu düşünmek hakikaten gülünç bir durum olmalı. Olsa olsa o, kullanışlı bir cihazdan ibarettir. Popülizm sarmalı ve iktidarsızlık kompleksi (duygusu), CHP’yi muhalefetin dalgalı sularında yılana sarılacak kadar zavallı bir hale getirmiştir.

Ajitasyon, bizdeki solun kronik hastalıklarından biridir gerçi ama Ekrem İmamaoğlu’nun seçim öncesi çizdiği mazbut ve soğukkanlı tavrın ardından, yangından mal kaçırır bir tavırla Anıtkabir defterine İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı unvanıyla imza atma ve görüntü verme gayretkeşliği, diğer taraftan mazbata isteme konusundaki ısrarcılığı, FETÖ’vari kurmacaların ve provokatörlüğün muhtemel tezahürleri olarak dikkat çekmektedir. Hülasa, FETÖ’nün kumaşıyla CHP kumaşı arasında ilginç benzerliklerin olduğu görülebiliyor.

Her taşın altında FETÖ parmağı arama paranoyasına kapılmamız yanlış. Lakin dışarıdaki güç odaklarıyla CHP’li, İyi Parti’li organizatörler arasında FETÖ’nün oldukça işe yarar bir role sahip olabileceğini dikkate aldığımızda, seçim sonuçlarını daha doğru bir yerden görebileceğizdir. İktidarsızlık komplesi (iktidar açlığı) içindeki CHP solunun (tabanının) bu meseleye soğukkanlılıkla bakmasını asla beklemiyoruz. Bu oyunun başından beri, konuya sonuç odaklı bakma eğilimi CHP tabanında büyük ölçüde etkili olmaktadır. Radikal sol bile artık sonucu yani AK Parti iktidarından kurtulmayı birinci mesele haline getirmiş bulunuyor. HDP solu için hakeza yine öyle. Siyaseti (iktidarı) her şeye rağmen önemseyen ve solun dışında duranların düşebileceği en büyük yanılgıyı işte tam da burada aramamız lazım.

Türkiye’deki siyaseti konvansiyonel anlamıyla sağ-sol kutuplaşması üzerinden okumayı ne yeterli ne de doğru bulduğumu söyleyebilirim. Ancak reel parametrelerden hareketle bakacak olduğumuzda, sağ ve sol siyasetin “kimlik” kodları üzerinden temel bir ayrışma içersinde olduğunu yadsımamız pek mümkün değil. Siyasetteki büyük kavga esas itibariyle buradan kopmaktadır. İşin ekonomi-politik boyutuyla ilgili dikkatleri umursamayacak değiliz. Aksine bu dikkati çok daha baskın hale getirecek bir siyaset bilinciyle mücehhez olmak gerekiyor. Bununla beraber, bugün siyaset dünyasındaki kutuplaşmanın merkezinde “kimlik” kavgasının olduğunu biliyor, kendi içinde (muhalefet bloğu içindeki) birtakım aykırı unsurların ise siyasi ikbal uğruna yahut arka-plandaki sınıfsal-ekonomik mahiyete sahip gizil dinamiklerin etkisiyle kimlik meselesini talileştirdiklerini tahmin edebiliyoruz. Bu tutumu yadırgamak zorunda değiliz belki ancak hangi mesele, dava ve iyilik lehine kimlik mücadelesinin belirleyici olma özelliğini kaybettiğini sorgulamak zorundayız. Zira Türkiye’nin iç siyasetini belirleyen dinamikler açısından kabul edelim ki kavga en temelde kimlik kavgası niteliğini taşımakta; iktidar nimetlerinden faydalanabilmenin yolu -görece bile olsa- bu kavgaya taraf/dâhil olmaktan geçmektedir. AK Parti iktidarı döneminde kimlik olgusu bu minval daha da belirleyici hale gelmiş, kimlik siyasetine bağlı kutuplaşma süreci epeyce derinleşmiştir. Kavganın derinindeki temel faktör budur.

FETÖ gibi marazi yapıların konjonktürel durum sebebiyle konuyu bu zaviyeden ele almaları elbette beklenemez. Bunlar, siyasetten atılması gereken birer ifrazat olduklarını her geçen gün iyice kanıtlamışlardır. Lakin Türkiye’nin siyasetini şekillendirmede hâlâ güç odakları tarafından kullanılmaya devam edildiğini de görebiliyoruz. Büyük resme baktığımızda 15 Temmuz ile 31 Mart seçimleri arasındaki benzerlik bizi şaşırtıyor. Kurmaca ve organizasyonun dibini göremiyor ama mantığını ve tezahürlerini bütün açıklığıyla tefrik edebiliyoruz.

Seçim sonuçları üzerinden bu kirli oyun muhtemelen sürdürülecek. CHP’nin Ankara, İstanbul gibi şehirleri alması iktidarsızlık kompleksini teskin etmede bir nebze etkili olacak, bir özgüven tetiklemesi yapacaktır kuşkusuz. Ama AK Parti’ye karşı olan öfkeyi ve tahammülsüzlüğü ortadan kaldırmayacaktır. Bu başarıyı yeni bir fırsata dönüştürme yönündeki eğilimlerine gün gün yeni kapılar aralayacak, ajitatif alışkanlıklarla iktidarı yıpratmanın yol ve yöntemlerini deneyip duracaklardır. FETÖ’nün komplocu zihniyetiyle CHP solunun ajitatif karakteri bu süreçte mutlu izdivaçlarını sürdürerek, görünen o ki daha fazla iç içe geçecektir.

ALİ K. METİN

Cevap Yazın