Âlimin ölümü âlemin ölümüdür” denilmiş. Doğrudur. Çünkü âlim, toplumların hafızası ve zihnidir. Hafıza ve zihin gittiğinde kalan şey boşlukta sallanan ceset hükmünde. Âlimlerini yok sayan veya yok edenler, kafalarına kurşun sıkan bebbahtlara benzer. Ha toplum hafızasına kurşun sıkmışın, ha âlimi öldürmüşün… Peygamberlerini öldürenleri Rabbim nasıl da kınıyor Kitabında… Âlimin öldürülmesini buna kıyas et!

Bir toplumu anlamak için âlimlerine verilen itibara bakmak gerek. Âlim ne kadar itibarlıysa, toplum o derece yüksektir. Âlimin itibarını sakın para ve dünyalık değerlerle ölçme! İstisnalar olabilir ama hiç bir dönemde âlimler toplumun zengin sınıfı olmadı. Para, iltifat ve sahte itibar peşinde olanları sakın âlim sayma! Peygamberleri ve gerçek âlimleri incitir, Allah’ın gazabını uğrarsın!

Tarihe bakınız. Karmaşa dönemleri, âlimlerin ya itibarsızlaştırıldığı ya da yok sayıldığı zamanlar. Daha önceye gitmeyelim, Tanzimattan beri âlimi itibarsızlaştırdık. En zirve noktası, idamların yaşandığı dönemler. Diyanet İşleri Başkanları makamlarında saldırıya uğradı. Kamusal dendi, bütün alanlar dinden boşaltıldı. Toplum içinde ve hafızasında çatlaklar oluştu. Çatlaklar büyüdü, yama tutmaz oldu. Camiler imamsız, cenazeler ortada kaldı.

Her dönemde olduğu gibi bu sorunu ilk ve en iyi gören toplumun orta sınıfı oldu. Hareket orada başladı. Büyük İmam Matüridî’nin tespiti de budur: “Yüce Allah, peygamberleri orta sınıftan seçer. Çünkü onların hem içinde bulundukları hem üst ve hem de alt kesime hitap etme imkanları vardır.” Abdulfettah Ebû Gudde bu kesimin halini beyaz fakirlik diye niteler. İlim adamı da bunlar içinden çıkar. Kara fakirlikle ilim olmaz. Zenginlikte de şımarma istidadı fazladır.

Bu kesimin öncülüğünde oluşturulan baskı sonucu önce kurs ardından okul, lise ve  yüksek okullar açıldı. Din eğitim ve öğretimi yeniden yeşerdi. Bu noktaya gelmede emeği geçenlerden Allah razı olsun… Onların bir kısmını tanıma fırsatım oldu. Ellerini bırakın, ayakları öpülecek mübarek insanlar…

Yeter mi? Hayır, asla! Dünya dönüyor, zaman geçiyor, mekan değişiyor… İnsanlar yerinde mi sayıyor? Hele bir bakın gençlere! Yeni yetme çocuklara! “Bizim zamanımızda öyle miydi?” demeyin. Herkes zamanını yaşar. Zamanı anlamak, zamanda dini anlamak lazım. Tarih bugüne gelmez, bugün de tarihe gitmez. O ancak uyduruk bilim kurgu filimlerinde olur. Zamanı anlayacak ve zamanda dini anlayacak âlimdir. Peygamberler vârisi, sahabeden başlayan zincirin devamı ve temsilcisi. Alim yetiştirmezsen zaman boş kalır, toplum boşlukta, din de garip…

Yüce Allah peygamberleri niçin gönderdi? Örder ve örnek olsunlar diye… Onlara “Gidin ümmetlerinize söyleyin: Biz sizden ücret mücret istemiyoruz. Dünyalık bir şeyin peşinde de değiliz. Biz Allah’ın verdiği görevi yerine getirmeye geldik. Sizleri hem dünyada hem ahirette zulmetten nura çıkartmak görevimiz. Ama bunu kulağınızdan tutarak ya da kolundan çekiştirerek yapamayız. Böyle yapma yetkimiz de yoktur zaten. Allah’ın verdiği iki imkanı kullanmanız gerek: Akıl ve irade. Ölçün, biçin, karar verin ve bize gelin… Kabul ederseniz, birlikte yola düşer, hedefe yürürüz. Rahmeti ve keremi bol Rabbimiz hedefe ulaştıracaktır bizi, vaat ettiği gibi.  O asla vaadinden dönmez!” İşin aslı budur meâlen.

Bu halleriyle onlar, toplumlarına önder ve örnek oldular. Son Peygamber geldi ve peygamberlik zinciri tamamlandı. Şimdi ne olacak? Olacak belli. Yüce Allah hiç bir boşluk bırakmaz evrende. O âdildir ve hikmet sahibidir. Yaratan da yöneten de O’dur.. Bu iki alana da kimseyi ortak kılmaz. “Göklerde ve yerde olan ne varsa Allah’a aittir. Bütün işler O’na döner. (Ey Muhammed ümmeti!) Siz, insanlar için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliğe teşvik eder, kötülükten sakındırırsınız ve Allah’a inanırsınız...” (Al-i İmran 109-110)

O ümmet kim? Biziz. Öyleyse iş başa düştü. Fakat bütün bir ümmet bu işin üstesinden nasıl gelir? Tabi ki, birbirlerine kenetlenip yoldan sapmayarak. Ne buyurmuş Ulu Nebi? “Benim ümmetim dalâlet üzere birleşmez.” Bu güvence bize yeter. Ama bunun için her dönemde canlı önderler ve örnekler lazım. Ne demiş eskiler “Diri bir kedi ölü bir aslandan yeğdir.” Yeni bir peygamber gelmeyeceğine göre. İşte o canlı önder ve örnek âlimdir. Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetini bilen. Sahabenin ve tabiinin yolundan giden. “İçlerinden haberin mana ve maksadını çıkarabilenler şüphesiz onu anlardı” (Nisâ 83) ilahî buyruğu gereği mana ve maksadı kavrayıp yol ve yön gösteren. Çünkü “Alimler, peygamberlerin vârisleridir.” (Tirmizî, “Kitâbü’l-ilim”, 19) Malda ve makamda değil; ilimde, önderlikte ve örneklikte

İlmiyle âmil, amelinde muhlis… İşte böyle bir adam âlim. Adam gibi adam. Su katılmamış, doğası ve doğallığı bozulmamış. Üç kuruşun hesabını yapmayan, kuyruk sallamayan, sallayanın peşinden gitmeyen; namerde el açıp, zalime boyun bükmeyen; güce dayanmayan, güçten pas almayan…

“Nerde bulacaksın böyle bir adamı?” deme! Allah kerîm. Gün doğmadan neler doğar. Analar ne evlatlar doğurur. Hele sen niyetine gir, kararlı ol, ihlasından ödün verme…

“Sen sahip çıkarsan bu vatan batmayacaktır.” Ne doğru söylemiş söyleyen! Vatana sahip çıkmak lazım. Ama dine sahip çıkılmaz. Çünkü dini Allah gönderdi ve sahipliğini de kimseye bırakmadı. Dine ancak mensup olunur. İyi niyetli, kararlı ve kararında… Allah bu dini her daim korur. Neyle korur? Âlimle. Ne demiştik? İş başa düştü. Allah bu ümmeti seçmiş. İyiliği teşvik etsin kötülükten sakındırsın diye. Kimi? Seni, beni, onu…  Bu nasıl olacak? Âlimler eliyle. Demek ki en önemli görev âlim çıkartmak. Dünyada güzellik, ahirette güzellik peşinde. Güzellik deyince, aklına güzeller gelmesin! Güzellik, Allah’ın güzel dediği, Peygamberinin güzel dediği ve onların ölçüleri doğrultusunda aklının güzel dediğidir. Sakın duygularına kapılıp akıl frenini boşa alma… Önünde, arkanda sağında, solunda hep bir uçurum vardır. Görmediğin anda beklemediğin yerde. Akıl frenin her daim aklında olsun!

Âlim, kendini bilendir. Kendini bilen Rabbini bilir çünkü. Duygu gazıyla akıl frenini dengeleyen. Ne duygularını öldürür, ne aklını boşa çıkarır. Halkın içinde, içimizden biri. Bizim gibi duyar, bizimle duygulanır. Baktığımız yana bakar, hakikati görür, yolu gösterir. Söyleyemediğimiz yerde dilimiz, görmediğimiz yerde gözümüz. Gündüzümüzde güneş, gecemizde mehtap; gölgeyelen bulut, serinleten pınar; denizler gibi engin, dağlar gibi dingin; ırmaklar gibi çağlar, bizimle birlikte ağlar…

Hem yolun yolcusu hem yol göstericisi… Yolu gösterir, kendini asla! Arayan bulur, bulan sorar, soran yoluna devam eder. Kimse ona takılmaz, kimseyi peşine takmaz… O yolunda, ümmet yolunda… Aynı yolda, aynı yönde birlikte. Her an yanımızda: ölümde ve düğünde, sağlıkta ve hastalıkta, selamette ve musibette, iyi günde ve kötü günde… Uzakta değil, mahallede. Yan komşu, kapı komşu. Aynı safta, aynı tarafta…

Uzanan eli tutar, adım atana koşar; görmeyene göz, duymayana kulak, kötürüme el ayak olur… Yapar da yapmamış gibi, görür de görmemiş gibi, duyar da duymamış gibi. Başa kakmaz, tepeden bakmaz… Kimseye karışmaz, kimsenin özeline girmez… Neyi, nerde ve nasıl konuşacağını bilir. Ne atılır, ne satılır. Atılmayacak kadar ağır, satılmayacak kadar değerli.

Sokakta görürsün, çarşıda pazarda rastlarsın, aynı safta yana yana durursun… Alır ve satar. Aldığını da sattığını da bilir. Aldığını ortaya dökmez, sattığına dönüp bakmaz. Onun gerçek müşterisi ilim talibi.  Bu yüzden ziyaretçisi eksik olmaz. Ziyaret eden, ziyafet bulur. Sofrasında ilim, sohbetinde halîm, kendinden emîn…

Kimsenin eline bakmaz, malına göz dikmez. Gidenin peşinden koşmaz, geleni peşinden koşturmaz. Gelene git demez, gidene eyvallah etmez. Dönene kucak açar, kimseye sırtını dönmez. Acayip bir serveti vardır: Verdikçe çoğalır. Deniz, derya olur. Vermekten bıkmaz, harcamaktan korkmaz. Verdiği haktır, hakikidir, hakikattır. Doğasından ve doğalından. Rahmet kesisinden, gönül bahçesinden, aşk pınarından… Diz dize, göz göze, gönül gönüle… Uzaklaşmadan, uzak olmadan, uzatmadan… Yeterince, yetkince. Yıldırmadan, bıktırmadan. Sevdirerek, sevindirerek, yön göstererek umutla, ufuklara… Umutsuzluğa yer yoktur onun halkasında. Gelen alır, alan gider. Sürekli yeni halkalar kurulur. Yetkinleşen yelken açar. Bir nehir gibi sürekli akar hakikat okyanusuna doğru…

Kapısı her daim açık. Gizli gündemi, gizli cemiyeti olmaz. Gördüğünü, gördüğüne söyler. Zahire bakar, zahirden bakar, zahirle verir karar. Haddini aşmaz, ifrat ve tefrite iltifat etmez. Batını bilmez, bilmediğiyle hükmetmez. Uyanık olur, uykudan medet ummaz, olmadık hülyalara kapılmaz…

Nezâket ve zerâfet, ne çok yakışır ona. Hele takva elbisesi içindeki hali… Herkes onun ne giydiğine değil, ne olduğuna bakar… Yüzüne bakar, sözüne kulak verir, duygu cereyanının akımına bırakır kendini… İyiliğe teşvik ederken ve kötülükten sakındırırken, tecessüs yapmaktan ve ayıbı ortaya dökmekten korkar. Bilir ki, tecessüs de ayıbı söylemek de densizliktir. Sana ne herkesin özelinden. Kardeşinin ayıbını ortaya dökünce başın göğe mi erecek… Bu yüzden zorlanır. Kırılgan ve mahçuptur. Fincanı kırmadan, bir çuval inciri berbat etmeden yapmalı diye düşünür. Eee… kaş yapayım derken göz çıkartmamak lazım. Gözüne de sokmamak lazım…

Görünmeye ve görüntü vermeye çalışmaz; görünteye de aldanmaz. Olduğu gibi olmamın, bulduğu ile doymanın, her şeyi yerli yerine koymanın derdindedir. Derdi davası, davası sevdası.

Uydurmaz, uyduruğa takılmaz, uydurana aldırmaz. Gözü yolda, yolu istikamettedir. Ayartıcılara uyup da yoldan çıkmaz. Uydurma işaretlere bakmaz. Sahte işaretçilere takılıp kalmaz. Kalanları uyarır, müminleri kayırır, zalimleri ayırır…

O, doğru yolunun yolcusu, hakikat hanının bekçisi, hak davanın sözcüsüdür…

Cağfer KARADAŞ

24 Ramazan 1440 / 29 Mayıs 2019

Hala Sultan Külliyesi / Lefkoşa

Cevap Yazın