Postmodern Haçlı Seferi: İslamofobi

İslamofobi kelimesinin Batı kaynaklı çağdaş politik bir söylem olarak ilk kez 1997 yılında İngiltere’de ırk ilişkilerini araştıran bir düşünce kuruluşu olan Runnymede Trust tarafından yayımlanan bir raporda geçtiğini görürüz. Bu rapor, İslamofobi’nin 11 Eylül’ün bir ürünü olmadığı ve asırlardır devam eden Batı’daki İslam korkusunun son 20 yıl içinde iyice belirginleştiğini göstermesi açısından ilgi çekicidir.

İslam’ın ortaya çıkışından beri Doğu ile Batı yani Müslüman dünyası ile Batı özelinde Hristiyan dünyası olarak kurgulanan iki taraf arasında askeri, siyasi, ekonomik, dini ve sosyo-kültürel alanlarda yakınlaşmalar ve çekişmeler daima mevcut olmuştur. Bu ilişkileri değerlendirdiğimizde görürüz ki İslam dünyasının Avrupa Hristiyan âlemine hemen her alanda üstünlük sağlaması VIII. asra kadar gider. Zaten Avrupalılar her bakımdan İslam’ın üstünlüğünün farkındaydı.

Günümüzde Batı’nın İslam ve Müslümanlara bakışında tarihte hiçbir zaman olmayan yeni bir terim karşımıza çıkar: İslamofobi. Batı’nın İslam ve Müslümanlara bakışındaki gerçekte karşılığı olmayan fabrikasyon bir korkuyu tanımlayan İslamofobi, 2000’li yılların başında politik aktivistler tarafından Batı liberal demokrasilerinde İslam ve Müslümanlara yöneltilen retorik ve eylemlere işaret eden bir kavramdır. Bu terimin analitik amaçlar için öncelikle politik alanda evrilerek geliştirildiğini rahatlıkla söyleyebiliriz.

Yunan mitolojisinde Dehşet Tanrısı Phobos’tan alınma bir kelime olan phobos sözlükte “dehşete düşüren korku” demek olup kendisinden korkulan nesne veya duruma göre farklı isimler almaktadır. Fobi terim olarak psikoloji sözlüğünde bir nesne, bir durum veya bir etkinliğin meydana getirdiği ve bireyin bizzat kendisi tarafından da yersiz veya aşırı kabul edilen usdışı, yoğun, inatçı bir korku şeklinde tanımlanır.

İslamofobi İlk Kez Nerede Kullanıldı?

Bu makalemizde öncelikle Batı denen dünyanın İslam’a ve Müslümanlara bakışının mahiyetini ortaya çıkarmaya çabalayacağız; Batı, günümüzde güçlü bir etkin alanı temsil ettiğinden onun bakışının dünyanın her yerinde İslam hakkında oluşabilecek olumsuz imaj ve korkulardaki yeri de baskın ve güçlüdür.

İkinci bölümde ise İslamofobi denen yerleşik Batılı olgunun doğasını ve temel sonuçlarını yani Müslüman bireyler üzerinde bıraktığı etkileri ve her iki taraf açısından alınması gereken önlemleri değerlendireceğiz.

İslamofobi ise kelime olarak “İslam” ve “fobi” sözcüklerinin bir araya gelmesiyle oluşan İslam ve Müslümanlar hakkındaki korku, endişe veya ırkçılığı hatta açık bir karşıtlığı ve düşmanlığı içine alan tek bir terim gibi görülebilir.

Dolayısıyla en hafif dozdaki endişe ve karşıtlıkla beslenip bir korkuya dönüşen İslamofobi terimi halk arasında, medyada, kamusal alanda, politik ve akademik söylemlerde kök bulan, Batı’nın bakışındaki en kapsamlı ve en anlamlı algıları akademik açıdan açıklayabilen geniş bir kavramdır. Yabancı düşmanlığıyla bazen eşanlamda görülen terimin kapsadığı rasgele tutumlar arasında nefret, kıskançlık, şüpheler, küçümseme, aşağılama, endişe, ret, korku, iğrenme ve öfke duyma sayılabilir.

Bir toplumda bu tür İslamofobik mizaçlar ne kadar yaygınlık, tutarlılık ve yoğunluk içinde olursa, İslamofobi mezkûr toplumda o kadar kök salacaktır. Bu yüzden İslamofobi terimini somut ve kullanışlı bir sosyal kavram olarak geliştirmekle Batı sadece anlamlı ve mukayeseli analizler için değil aynı zamanda çok daha bilgili tartışmalar için ve çok daha etkili politik kararlar için de dayanak elde etmiş olur. Kimilerine göre ise İslamofobi kelimesi, Batı’nın İslam ve Müslümanlar hakkında doğru veya yanlış ne düşündüğünü, ne yazdığını ve ne konuştuğunu anlama bağlamında önemli ve faydalı bir kavramdır. Dolayısıyla terim, tam olarak Batı icadıdır. Zira Çin, Hindistan, Rusya gibi ülkelerde de tarih boyunca Müslümanlar yaşamasına rağmen İslamofobi, Batı dünyası tarafından sistematize edilmiştir.

İslamofobi kelimesinin Batı kaynaklı çağdaş politik bir söylem olarak ilk kez 1997 yılında İngiltere’de ırk ilişkilerini araştıran bir düşünce kuruluşu olan Runnymede Trust tarafından yayımlanan bir raporda (Islamophobia: A Challenge for Us All; İslamofobi: Hepimiz için Bir Meydan Okuma) geçtiğini görürüz. Bu rapor, İslamofobi’nin 11 Eylül’ün bir ürünü olmadığı ve asırlardır devam eden Batı’daki İslam korkusunun son 20 yıl içinde iyice belirginleştiğini göstermesi açısından ilgi çekicidir. Raporda dikkat çeken en önemli boyutlardan biri, Batı’nın İslamofobi’yi tanımlarken daha çok polemik bir dille bir inanç olarak İslam’a yönelik derin şüpheleri, bir halk olarak Müslümanlara karşı somut korkuyu öne çıkaran basmakalıp negatif tutumların tamamını kastetmesidir.

Rapor, aynı zamanda İslamofobi’yi haklılaştırmak hatta meşrulaştırmak maksadıyla şu neticelere varmaktadır;

  1. İslam tekdüze bir din olup durağan ve değişime kapalıdır.
  2. İslam, diğer kültürlerle ortak hiçbir değeri olmayan tamamen öteki bir gelenek olup onlardan etkilenmemekte ve onları etkilememektedir.
  3. İslam, Batı’ya göre ikinci sınıf bir gelenektir; Batı gözüyle bu din, Batılı değerleriyle uyum içinde olmayan, barbar, akıldışı, ilkel ve cinsiyet ayırımcılığı yapan bir dindir.
  4. İslam, şiddet yanlısı, saldırgan, tehditkâr ve terör destekleyicisi ve medeniyetler çatışmasına girişmiş bir dindir.
  5. İslam, siyasal bir ideoloji olarak görülmekte; onun politik ve askeri üstünlük için kullanıldığı düşünülmektedir.
  6. Müslümanların Batı eleştirisi geçerliliği olmayan bir mantık yapısına sahiptir.
  7. İslam’da ana akım Sünniliktir. Diğer İslam yorumları sapkın ilan edilir.
  8. İslam düşmanlığı, Müslümanlara karşı sergilenen ayırımcı uygulamaları ve onların toplumdan dışlanmasını haklı çıkarmak için kullanılmaktadır.
  9. Bu nedenlere bağlı olarak Batılılar için İslamofobi, doğal ve normal bir durumdur.

İslamofobi’nin Bilinçaltı: Batı’nın İslam Korkusunun Tarihi

Batı ile İslam dünyası arasında karşılıklı tutumları belirleyen paylaşılmış bir tarihin ve daima etkileşim olan bir kültürel ilişkinin olduğu açıktır. Batı’nın İslam ve Müslümanlar hakkındaki bakışında genel anlamda iki temel tutum göze çarpar:

Birincisi ve en yaygın tutum, iki dünya arasında daima uyuşmazlık ve çatışma olduğu ve olacağıdır. Bu tutum, tarih boyunca iki taraf arasındaki polemikleri, kavgaları, sürtüşmeleri, savaşları modern dönemde ise dini olan ile dini olmayan terimleri birleştirerek derinden dini ve kültürel farklılıkları politik ve stratejik düzlemdeki çıkarlarla buluşturup iki taraf arasında daima var olacak olan bir medeniyetler çatışması hipotezine dönüştüren bir yaklaşımdır.

İkinci yaygın Batılı tutum ise XVIII. yüzyıldan itibaren gelişen Swedenborg, Goethe, Carlyle gibi Batılı şahsiyetler tarafından desteklenmiş olsa da fazla rağbet görmeyen ancak gerek Roma Katolik Kilisesi’nin diyalog dönüşümüyle gerekse Protestan Kiliseler Konseyi’nin faaliyetleriyle II. Dünya Savaşı sonrası gittikçe artan teolojik dönüşümlerin etkisiyle günümüzde daha fazla arzulanan ve dindarların ve kültürlerin yakınlaşmasını öne çıkaran yaklaşımdır. Bu bakış açısı iki tarafı Hz. İbrahim çizgisindeki uzun soluklu geleneğin bir parçası görüp meydana gelecek yakınlaşmalarla umutların artacağını birlikte yaşama ve uzlaşma bakışıdır.

Batı dünyasının İslam ve Müslümanlara bakışında birtakım temel teolojik, tarihsel, siyasi ve aktüel faktörlerin belirgin etkileri olduğu söylenebilir.

Kutsal Kitabı Korkuyla Yorumlamak: İslamofobi’nin Teolojik Faktörleri

Teolojik açıdan Kutsal Kitap’a dayalı olarak doğrudan İslam’ı ve Müslümanları değerlendirmek zordur. Zira İslam, Hristiyan kutsal kitabında yoktur ve Hristiyan kutsal kitap külliyatının kaleme alınmasından sonra ortaya çıkmıştır. Bu sebeple İslam hakkındaki teolojik bakış bağlamsal açıdan olarak oldukça kaygan bir zemine sahip olmuştur.

Ancak geleneksel kitaba dayalı bakışta ötekine tavır bellidir; Tanrı sevgi ise; onun karşıtları, doğal olmayan, tanrısal olmayan ve mantıksal olmayan her şeydir: “Çünkü Tanrı bize korku ruhu vermedi ama kudret ve sevginin ruhu ile sağlam bir zihin verdi” (II. Timoteus’a, 1/7).

Dolayısıyla Müslümanlar, İsa Mesih’in ulûhiyetine ve haçta ölen Kurtarıcı Tanrı oluşuna inanmamaları, Hristiyan Kutsal Metin külliyatının tahrif olduğunu iddia etmeleri, gerçek din olan Hristiyanlığın yerini almak isteyen sahte ve batıl bir geleneği izledikleri gibi karşıt görüşlere sahiptirler.

Teolojik bakışa göre İslam’ın Peygamberi Hz. Muhammed, kendi inancını oluştururken Yahudi-Hristiyan geleneğinden ciddi olarak etkilenmiş ama getirdiği mesaj (Kur’an), Kitab-ı Mukaddes ile özellikle de Yeni Ahit’le ihtilaf ve çelişki içinde olduğundan ilahi kaynaklı olamaz.

Bu geleneksel teolojik görüşün oluşmasında ilk dönem polemik (teolojik) literatürün büyük etkisi bulunur; bilhassa Bizans polemikçileri (söz gelişi Yuhanna ed-Dimeşkî [ö749], Theodore Ebu Kurra [ö.820]) İslam’ı çoğu kez “putperestlik”, “kılıç dini”, “Şeytan’ın işi” veya “heretik bir Hristiyan mezhebi” görürken Kur’an’ı, “saçma ve anlamsız”, Hz. Peygamberi ise çoğu kez “Ariuscu” bazen de Yeni Ahit’te (Matta, 24/23- 27; I. Yuhanna, 2/23) bahsedilen “Deccal”, “sahte Mesih” veya İncil’le tesadüf eser karşılaşan “sahte ve yalancı peygamber” olarak görülüyordu.

Ed-Dimeşkî’ye göre Müslümanlar, Kitabı- ı Mukaddes’te geçen ve Yahudilerin annesi Sara’nın kıskanç tutumuyla Arabistan çöllerine sürülen Hacer’in çocukları olarak “Sara’nın evinden kovulanlar” anlamında Sarakenoi/Saracen veya “Hacer’in çocukları” anlamında Agarenois/Hageri iken bir asır sonra yaşayan Theodore Ebu Kurra için Müslümanlar, “Tevrat’ta haber verilen İsmail’in soyundan gelen sürülmüş sapkın bir gruptu.”

Batı’nın en batısındaki Latin yazar için de durum değişmiyordu; İslam, Hristiyanlığa karşı en önemli tehdit, bir meydana okuma, sapkınlık ve putperestlikten ibaretti. Bütün bunlar, sonraki dönemde oluşacak İslam inanç ve pratiklerine yönelik Batı bakışının oluşmasına ilk teorik katkıları sağlıyordu. Günümüzde bile en kötü teolojik imajların temelini oluşturan anlayışa göre İslam ve ona inanan Müslümanlar, “tüm kâfir değerlerin” odağı kabul edilmekteydiler. (Alıcı, 2011: 285- 289).

Sonuçta Orta Çağ boyunca teolojik yaklaşımın ortaya çıkmasında Kur’an-ı Kerim’deki Yahudi ve Hristiyan fenomenlerine yönelik göndermelerin, anlattığı kıssaların veya Hristiyanlar hakkındaki değerlendirmelerin, özellikle İncil’in getirdiği mesajlarla uyumsuz veya onlarla çelişkili olduğu fikri etkili olmuştur. Bu gibi gerilimli ve olumsuz bakışlar, bir taraftan şaşkınlık, güvensizlik diğer taraftan telaş ve endişeye sevk etmiştir.

  1. Dünya Savaşı sonrasında Batı dünyasında özellikle Roma Katolik Kilisesi’nde II. Vatikan Konsili (1962-1965) ile birlikte Müslümanlara bakışta teolojik bir dönüşüm yaşandı. Diğer İnsanlarla özellikle Müslüman ve Yahudilerle diyaloğu teolojik ajandasına yerleştiren Roma Katolik Kilisesi’nin teolojik açılımları Batı’nın Müslümanlara bakışında yeni perspektifler kazandırmıştır.

Neticede Batı’nın Müslümanlara ve İslam’a teolojik tavrında belirgin rolü anlamaya çalıştığımızda görürüz ki İslam’ın, Hristiyanlık ile benzer veya ortak fenomenler üzerinden tenkitler yaparak Hristiyan değerleriyle açıkça ters düşmesinin doğurduğu sonuçlar, Kiliseler tarafından üç farklı teolojik bakışla değerlendirilmektedir.

Kendi Korkusunu İcat Eden Hristiyan: Konjonktürel Faktörler

Batı için Doğulu düşmanlarına karşı var olan bu korku İslam döneminde de devam etmişti. Bu açıdan bakıldığında Müslümanlar, en fazla ortak bir yaşam alanına ve en fazla ortak meseleye sahip olmasına rağmen ayrılıklar içinde kalınan din mensuplarıydı. Öyle ki İslam dünyasının Hristiyanlar için yeni bir teolojik-siyasi bir mesele haline gelmesi İslam dininin doğuşuna kadar gitmesine rağmen özellikle Bizans kontrolünde bulunan Orta Doğu ve Kuzey Afrika’nın büyük kısmının M.S. VII ve VIII. yüzyıllarda Müslümanların hakimiyetine girmesiyle siyasi sorun olması daha fazla hissedilmeye başladı.

Ancak daha büyük sorun ise Hristiyanların, onca fırsata karşın İslam ve Müslümanlar hakkında birinci el kaynaklardan yoksun olmaları, bunun yerine düzmece ve batıl kaynaklardan beslenmeleri sayılabilir. Bu açıdan bakıldığında XI. yüzyılda başlayan Haçlı Seferleri, Batı’nın İslam’a bakışındaki en sert ve en olumsuz dönemleri olarak somut şekilde ortaya çıkar.

Hayal ürünü Doğu serüvenleriyle harmanlanan Haçlıların İslam ve Müslümanlar hakkındaki kin ve düşmanlıkları, gittikçe yeni yalan ve yanlış kışkırtmaları doğurdu. Bu dönemde İslam hakkındaki destan yazan Avrupa ozanları, köy köy, kasaba kasaba gezerek halkı birkaç asır sürecek olan uzun soluklu Haçlı Seferlerine kışkırtmaktaydılar. Bu destanlarda Müslümanlar, “İsa düşmanı”, “Tanrısız halk”, “ebedi cehennemlik grup”, “pagan”, “putperest”, “barbar”, “gaddar”, “zalim” ve “ahlaksız” gibi yakışıksız sıfatlarla betimlenmekteydiler. Ayrıca bu literatürde Müslümanların Hz. Peygambere taptıkları gibi İslam inancı hakkında yanlış bilgiler de bulunmaktaydı.

Bu dönem bir anlamda karşılıklı meydan okumaların olduğu devir de sayılabilir. Öyle ki dönemin Batı dünyası Müslümanları genel olarak olumsuz, yıkıcı ve düşmanca değerlendirmekte haksız yakıştırmalara, uydurma efsanelerle özdeşleştirmekteydi; Hz Peygamber, “sapkın bir Hristiyan rahip” hatta papa seçilemeyince Hristiyan dünyasından intikam almak isteyen “eski bir kardinal” kisvesine büründürülmekteydi. Son tahlilde İslam ise sahip olduğu İsa Mesih, Meryem, İncil veya havariler hakkındaki öğretileriyle geleneksel Hristiyan görüşünden ayrılmış “sapkın bir mezhep” olarak kabul edilmekteydi.

Takip eden dört asır boyunca Hristiyan işgalciler, kulaktan dolma olarak “servet” ve “lüks” içinde yüzdüğüne inandıkları Müslümanları yakından görme ve Doğu’nun muhteşem zenginliklerini tecrübe etme fırsatı elde ettiler.

Bilhassa “XII. Yüzyıl Rönesansı” adı verilen dönemde İslam’ın sunduğu “Endülüs birlikte yaşamı (convivencia Andulusia)”, yakınlaşma tecrübelerini somutlaştırırken Malta ve Sicilya gibi Akdeniz havzasında yaşayan Müslümanlar da Hristiyan ve Yahudi dünyasına yönelik olumlu yaklaşımlarını açıklıkla gösterdi. Bu olumlu katkılar sayesinde Rönesans döneminde (yaklaşık 1150-1500) Batı’da Felsefe, Matematik, Fen, Tıp gibi alanlarda sadece Arapça çevirileri bulunan “kayıp” kadim Yunan ve Hint klasikleri, İspanya ve İtalya’da Latinceye çevrildi. Hatta 1277 yılında resmen yasaklansa da Latin İbn Rüşdçülüğü revaç bulmaya devam etti ve İslam düşüncesi Batı’yı derinden etkilemeyi sürdürdü. Öyle ki Hristiyan düşünür Thomas Aquinas (ö. 1274) İslam düşüncesini bir meydan okuma olarak gördü ve ona karşı kayıtsız kalamadı.

Rönesans döneminde Hristiyanlığın gücü gittikçe zayıflarken bütün ihtişamıyla Endülüs’ün güçlü katkısıyla İslam, tuhaf bir şekilde ruhban olmayan çevreler tarafından sessiz ve gizli olarak hayranlık duyulmaya ve önemli bir kültür ve Yahudi-Hristiyan geleneğinden farklı bir medeniyet modeli olarak sunulmaya hatta o dönemdeki genç nesiller tarafından taklit edilmeye başladı.

Böylece asırlardan beri dini ve teolojik düzlemde karalanan İslam imajı, Rönesans devrinde hem gizli taraftar topladı hem de nötr bir değer olarak hatta teolojik açıdan eleştirilmesine kulak asılan zengin bir gelenek olarak görüldü. Sonuçta denebilir ki Rönesans döneminde belki İslam hakkındaki nefret sürdürüldü ama mutlak hakikat olarak iddia edilen Hristiyanlığın karşısına somut bir model olarak konuldu.

İslam ve Müslümanlar hakkında XIX. yüzyıldan itibaren oluşan Batılı bakış, “geri kalmış”, “çöküntü içindeki”, “hasta veya ölmekte” olan bir medeniyet imgesi şekline girdi. Sömürge döneminden itibaren siyasi olarak kargaşayla bıraktığı İslam dünyasının Batı dışlamacılığının ana hedefi olması, Batı’nın köklü kültürel korkularının bir ürünü oldu.

Sonuçta denebilir ki İslam’ın ortaya çıkışından beri her dönemde Batı, polemiklerden folklora, müzikten edebiyata her alanda İslam ve Müslümanlar hakkında hiçbir dinle kıyaslanamayacak derecede korku, düşmanlık ve önyargılarla kuşatılmıştı. Bir taraftan İslam’ın Yahudi-Hristiyan geleneğinden teolojik açıdan farklı oluşuna ve ayrıştığına dair güçlü vurgular varken diğer taraftan İslam dünyasının hızla genişlemesi sebebiyle Batı’nın tarihsel bakışı İslam karşıtı duygularla büyük ölçüde şekillendi. Böylece modern döneme kadar Batı’nın belirgin İslam imajındaki en olumsuz rol, Hz. Peygambere ait oldu. O, hemen hemen her devirde geçici dünya heveslerine dalmış, şehvetperest, cinlenmiş ve büyücü olarak görülürken, getirdiği mesaj ise sapkınlık ve putperestlik olarak anlaşılmayı
sürdürdü.

Batı’nın Ayağına Giden Korku: Müslüman İşçi veya Göçmenlerin Meydana Getirdiği Demograf-Kültürel Faktörler

Batı’nın İslam ve Müslümanlar hakkındaki korkusunun aktüel boyutu öne çıkar. Özellikle günümüzdeki işçi ve göçmenlerin uyum sorunları, artan terör olayları, El Kaide, DAEŞ aşırı şiddet hedefleyen grupların ortaya çıkışı aktüel faktörler arasındadır.

Batı’da Müslümanlar, göçmenler, siyasi mülteciler, işçiler, mühtedi Müslümanlar gibi kategorize edilirler. Son 20-30 yıldan beri Müslümanların Batı’daki sayıları sosyo-ekonomik açıdan endişeye sevk edebilecek oranda artmaktadır. Batı’da yaşayan Müslümanların sayısının 2050 yılında %20’yi bulacağı söylenmektedir. Bazı Batılı yazarlar, Avrupa’nın gelecekte bir Avrobistan (Aurobia) olacağını kışkırtıcı bir üslupla yazmaktayken hemen her kesimden Batılı insanlar, pek çok şehirde kilise ve sinagogun yanı sıra bazen kültür merkezi şeklinde olsa da cami ve İslam merkezlerini görmeye alışmaktadırlar.

  1. Dünya Savaşı sonrası Batı’ya giden Müslüman göçmenler ve bilhassa 1960 sonrası Kıta Avrupası’nda oluşan işçi açığını kapatmak üzere gelenler, Batı toplumlarına emek arz ediciler olarak takdim edildi. Bu işçiler ilk 10-15 yıl uyum sorunları hariç herhangi bir olumsuz bir tepkiyle karşılaşmadı. Hatta Batılılar, uzun süre kendi toplumlarında yaşayan Müslümanlara karşı kayıtsız kalırken onların temel insani sorunlarının farkına varamadılar. Bunun neticesinde göçmen ve işçi Müslümanlar, uzun süre Batı sosyo-politik gündeminde layık olduğu yer
    tutamadı.

Ancak göçmen işçi taleplerinin azaldığı ama girişlerin siyasi iltica, evlilik veya yasadışı yollar gibi farklı şekillerle devam ettiği 1970’lerin ikinci yarısı ve 1980’lerin sonuna kadarki dönemde Müslümanların Avrupa toplumlarındaki varlıkları özellikle sosyal hayatın farklı alanlarında da bariz olarak arttı ve bu durum yavaş yavaş olumsuz tepkileri de oluşturmaya başladı. Sonuçta Müslüman göçmenler, “komşu”, “çalışma arkadaşı”, “vatandaş” ve “inançlı insanlar” olarak kabul edilmeleri gerekirken toplumsal dışlamanın odağı ve nefretin hedefi haline geldi.

Batı’da olumsuz bakışların dinle bağdaştırılması ve daha sonra korkuya dönüştürülmesi genel anlamda 1990’ların sonundan itibaren ortaya çıkan kan dökücü terör faaliyetleriyle bağlantılıdır. Söz gelişi İslam İnsan Hakları Konseyi tarafından İngiltere’de yaşayan Müslüman işçi ve göçmenlerle yapılan anketlerde yarıdan fazlası İslam hakkında düşmanca ve ırkçı davranışlara, sözlü tacizlere, etnik ve dini kimliğinden dolayı alaya alınma gibi olumsuz tavırlarla maruz kaldığını belirtmiştir. Buna karşın Müslüman demografik yapısının karma ve yüksek olduğu Almanya ve Fransa’da yerel halkla yapılan anketlerde Müslüman göçmen ve işçilerin topluma entegre olmak istemedikleri, ülke kimliği için bir tehdit oldukları, Batılı değerleri reddettikleri, Müslümanlarla kültürel farklılığın büyük ve derin olduğu öne çıkmaktadır.

Gerçeklikten Çikan Sanal Korkular: Medyatik Faktörler

Kitlesel medyanın özellikle sosyal medyanın etkin bir şekilde kullanıldığı bu dönemin en belirgin özelliklerinden biri de klasik Oryantalizmin İslam’a ve Müslümanlara bakışı çoğu kez kontrolsüz ama bilinçli bir şekilde günümüzde de aynen devam ettirilmesi hatta daha kapsamlı ve daha sistemli veya derinlikli projelerle tehlikeli ve algı yöneten veya “tarihsel düşmanlıkları güncelleyen” post-modern oryantalizm formatına bürünmesidir.  Olumsuz dil kullanan Batılı medya yazarları için İslam, diğer dinleri tehdit eden, insanlığı korku dolu karanlığa sürükleyen, mantıktan ziyade körlük derecesinde bağnazlığı tekrar eden kendini zorla ötekileştirmek için çaba gösteren bir inançtır.

Sosyal medya bu açıdan post-modern iletişim aracı olarak keskin bir Batı bakışı sunmaktadır. Facebook veya Twitter gibi “akademiden uzak kontrolsüz” alanlar, öylesine internette gezinen insanlardan bilinçli düşünce paylaşımında bulunanlara kadar her kesimin İslam algısını kızıştıracak güçtedir. Bu alan, her insana ait “bilincin yazı tahtası” gibi binlerce bilinçaltını yansıtmaktadır. Kısaca söylersek “siber uzay” denilen bu ortam, herkese ev sahibi olma imkânı sunabildiğinden pijama giyerek en ciddi konular hakkında nefret söylemleri yazabilecek alandır.

“İnternet İslamofobları” adı verilen nefret yayıcılar, kendi takipçilerine Müslümanlar hakkındaki çılgınca konuşmalarla süslenmiş nefret ve ön yargıyı körüklerler. Söz gelişi dönemin Amerikan Başkanı Barack Obama’nın aslında Malcolm X’in bir Müslüman kadınla yasak aşkının çocuğu olduğu iddiası geleneksel iletişim araçlarına dayanan korku kampanyalarının aksine daha hızlı yayılıp revaç bulabilmektedir.

Bunun yanında Müslümanlar hakkındaki korkunun üretilip pazarlanmasını sağlayan sosyal medyayla beslenen veya süslenip abartılan bu yeni perspektif, daha da derinden giderek doğrudan insan bilincini kontrol altına almayı deneyen yeni kültürel pedagojileri de uygulamaya koymaktadır. Söz gelişi sinema gibi eğlence sektörünün öne çıkarıldığı bir yüzeyde klasik yöntemlerden daha etkili, çarpık, şeytanileştirilmiş bir İslam imajı bir eğitim süreci tarzında parlatılmaktadır. Öyle ki tüm etik kuralları hiçe sayılarak komedi ağırlıklı televizyon şovlarından demagojik söylemlerle süslü siyasi demeç ve mitinglere, dizilerden sinema filmlerinden çizgi romanlardan karikatürlere kadar her yaşa ve her sosyo-ekonomik gruba ulaşabilen medyatik araçlarla İslam’ın aslında terörizmin ana kaynağı, Müslümanların ise terörist olduğu algısı taze tutulmaya çalışılmaktadır.

Neticede ortaya çıkan Batılı medyanın bu konudaki baskın görüşü, iki dünya arasında ortak bir zeminin mümkün olmadığı, çatışmanın neredeyse kaçınılmaz olduğu, Müslümanların Batı normlarına tehdit olduğu, İslam’ın Batılı değerlere alternatif gibi sunulduğu olarak yansımaktadır. Kitlesel medyada her yönüyle beslenen İslam algısı, “karmaşık bir metin geleneğine sahip bir din” ve modern dünyanın meydan okumalarına cevap veremeyen “bozulmakta olan bir medeniyet” olarak ortaya çıkmaktadır. En gelişmiş haliyle İslam, bu medyatik bakış açısına göre Yunan hikmetini Batı’ya aktaran basit bir liman hükmündedir.

Bilinçaltı Korkuların Entelektüel Dünyaya Yansımaları

Entelektüel açıdan genel olarak Batı’nın “ileri sömürgeci” anlayışıyla İslam’a ve Müslümanlara baktığı söylenebilir. İleri sömürgecilik, çok yeni bir kavram olarak toprağa, onun siyasetine bağlı olan geleneksel sömürgecilikten farklı olarak daha çok zihinlerin Batı değerlerine göre işlenmesi veya enkültüre olan zihinleri melezleştirmesini ifade eder.

Batı’da yaşayan Müslüman halkların büyük çoğunluğu bir zamanlar Avrupa devletlerinin sömürgesi olan topraklarda yaşayanların veya bu topraklardan Avrupa’ya göçmen olarak gelenlerin çocuklarıdır. Klasik sömürgeci zihniyetinden ileri sömürgeciliğe evrilen günümüz Batı dünyası için yöneten-yönetilen ilişkisinden sıyrılıp Müslümanlarla “eşit vatandaş kalıbına girmek” rahatsız edici şekilde zor gelmektedir.

Söz gelişi en büyük sömürgeci güçlerden olan Fransa, geçmişindeki özgürlükçü yaklaşımları bir kenara bırakarak Müslümanlar lehine gün geçtikçe değişen demografik yapıyı kabullenemeyen ve Müslümanlara militanca tepkiler veren siyaset izlemektedir.  Öyle ki bu gibi ülkelerdeki (mesela Hollanda’daki karikatür krizleri gibi) İslam’a dair kriz yaratıcı olaylara Müslümanlar itiraz ettiklerinde bu durum bir düşmanlık söylemi olarak değil din özgürlüğü çerçevesindeki ortak Avrupa değerlerine dayalı olarak yorumlanmaktadır.

Bu anlamda Avrupa ve Amerika merkezli kimi aşırı sağ entelektüel çevreler, gitgide İslam karşıtı bir yöne doğru kaymakta ve kendi aralarında güçlü bir haber ağı oluşturmaktadır. İsrail yanlısı çevrelerle de yakın ilişki içinde olan bu kesimler, beraber aktiviteler düzenlemekte ve muazzam bir mali işbirliğine girmektedirler.

İslamofobi’yi bizzat üreten, onu sürekli canlı tutan ve onu bir “kültür endüstrisine” dönüştüren bu gibi entelektüel çevreler, kitle iletişim araçlarından faydalanarak korku üretmeyi, kitleleri bu korkuya göre hazırlamayı ve yönlendirmeyi düzenli bir şekilde geliştirmektedirler. Bu çevreler, Batılı olmayan değerlerin akıldışılığı ve ötekilerin geriliği ana fikrini, sürekli entelektüel alanda konu edinmektedirler. Böylece Batı düşüncesinin dünyayı homojen bir yapıya dönüştürme hedefi bir hakikat tekelciliği ve tek tipleştirme ideolojisi olarak daima insanlığın karşısına
çıkmaktadır.

Son tahlilde bu düşünceye göre Batılı olmayan toplumların gelişmesi ancak Batı zihniyetinin sağlayacağı yol haritasıyla mümkün olabilir. Zira tarih olgusunu, İsa Mesih ile başlatan ve İsa Mesih’in ikinci gelişiyle bitirecek olan Batı, insanlığın düşünce dünyasının gelişip ilerlemesini da tekelci bir tarih düzleminde istemektedir.

Dolayısıyla Batı düşüncesinin İslam ve Müslümanlara bakışta ontolojik açıdan tekelci bir özne anlayışını takip ettiğini söyleyebiliriz. Heidegger, Derrida gibi düşünürlerce değerlendirilen ve kadim Yunan’dan beri var olan bu Batı algısında kendi varlığını sürdürmek ve değerlerini hâkim kılma noktasında çatışmacı dil hâkimdir; bu görüş, “öteki” denen insanları Batı ile özdeşleştirmeden, onlara kendini rol model olarak benimsetmeden anlayamaz. Ancak bu bakış açısı, bir güç felsefesi olarak daima öteki üzerinde şiddet doğururken, varlık âlemini ikili bir tarzda (yani doğru-yanlış, doğu-batı gibi zıt kavramlarla) birini kendi olarak yüceltirken diğerini yok etmeyi amaçlar.

Entelektüel Batı’da bütün bunların yanında İslam’ı, Hz. İbrahim’in çizgisinde oluşan Yahudilik ve Hristiyanlık gibi kardeş bir gelenek gören alternatif entelektüel bir kesim de bulunur. Bu olumlu görüşün kalkış noktası, her iki tarafın barış içinde yaşaması için gerekli olan uzlaşma, bir arada yaşama ve kültürlerarası işbirliklerini benimsemiş olmaktır.

Bu insaflı bakış açısını savunanlar (söz gelişi Edward Said, John Esposito, John Voll, Bruce Lawrence, Gary Wills) İslam’ın köktencilik, şiddet, aşırılık ve terörizm gibi İslamofobik kurgulamalarla İbrahim çizgisinden uzaklaştırıp yalnızlaştırılmasına ve şeytani bir gelenek olarak gösterilmesine karşı çıkarlar. Bu gibi insanlar, Müslümanlar tarafından bazen tereddütle karşılansalar da çoğu kez önemsenmektedir. Çünkü onlara göre Müslüman dünyası tek bir parçadan değil bir dinamizm olarak çok bileşenli bir evreni teşkil ederken İslam ise zengin hoşgörülü ve demokratik argümanlar içermektedir.

Dolayısıyla onlara göre Müslüman dünyasındaki sorunlar, kendi sosyal, entelektüel ve siyasal bağlamları içinde doğru bir şekilde değerlendirilmelidir. Bu bakımdan her iki dünya arasındaki mevcut kültürel farklılıklar, mutlak manada varoluşsal krizlere, şiddetli çatışmalara ve dehşete düşüren tavırlara yol açacak kadar derin bir durum değildir.

Son tahlilde bu gibi entelektüeller, İslam dinini, askeri bir tehdit, travmaya veya şiddete götüren bir düşman değil entelektüel bir alternatif dünya görüşü ve ruhani bir meydan okuma olarak görmektedirler. Dahası onlara göre Müslüman halklarda görülen Amerikan karşıtlığı bile Amerika’nın çifte standart politikalarından bilhassa İsrail’i koruyup kollayan tek taraflı ve koşulsuz destekleyen dış politikasından kaynaklanır.

Postmodern Haçlılar: İslamofobi’nin Siyasi ve Askeri Uzantıları

İslam ve Müslümanlar, aynı zamanda Batı’nın siyasi ve askeri açıdan nefret, korku ve husumet objeleri olarak yansıtılmaktadırlar. Tarihte VIII. yüzyıldan itibaren özellikle XIII. ve XIV. yüzyıllarda gittikçe artan dozda İslam dünyasının Avrupa’ya askeri ve siyasi üstünlük kurduğu bilinmektedir. Bu fetihler sebebiyle İslam, Batı için yeni bir siyasi düşman halini aldı. Bir başka değişle İslam dünyasında asırlarca süren siyasi çalkantı ve krizlere hatta Moğol istilası gibi buhranlara rağmen sınırlarının hemen yanı başındaki Endülüs, Selçuklu daha sonra Osmanlı gibi Müslüman imparatorlukların siyasal tehdidini Avrupalılar daima derinden hissettiğinden Müslümanların siyasal ve askeri başarıları karşısındaki tepkisi korku ve bir çeşit huşu içinde şaşkınlıktan başka bir şey değildi.

1989 yılında Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla komünizmin ortadan kalması sonucu Batı yeni bir askeri ve siyasi bir rakip hatta düşman belirleme çabasına girdi. 1993 Eylül’ünde New York Times gazetesi, Bu yeni düşmanı şöyle duyuracaktır; İslam kökten dinciliği hızla küresel güvenlik ve barış için önemli tehdit haline geliyor. 1930’lardaki Nazizm ve faşizm, 1950’lerdeki komünizm tehdidi kadar büyük bir tehlike bu.

11 Eylül saldırılarıyla beraber o dönemin Amerikan siyasetine hakim olan Neoconlar, yapay bir “İslam tehdidi” imgesini kendi askeri, ekonomik, dini ve politik operasyonlarının “meşruiyet gerekçesi” olarak yeterince kullandı. Bu çekirdek kadroya korkudan nemalanan “İslamofobi Endüstrisi” de denilmektedir. Bu endüstri, kendini Evanjelik Hristiyan olarak tanımlayan marjinal politik ve sosyal gruplarla aynı dili kullanan benzer düşünceli kişilerle bir araya gelen, ideolojinin güdümünde olan sağ görüşlü eylemcilerdir.

Bu eylemcilerin en büyük destekçisi olan Amerika’daki ırkçılık ve İslam karşıtı Evanjelik Hristiyan grupların Filistin meselesi konusunda olumsuz bakış açıları; kürsülerden yankılanan kızgın ve düşmanca söylemlerle kendini belli eder. Kendini İslam’la mücadeleye adamış ateşli Evanjelik vaizlere göre İsa Mesih’in ikinci gelişinden önce ortaya çıkacak olan kıyamet alametlerinden biri de İsrail’e bir tehdit olarak görülen İran ile büyük bir askeri bir savaş olacağıdır. Onlara göre bu, “İncil’de” açıkça yazılıdır ve kutsal haçı yeniden yüklenip İslam ile ahir zaman savaşı yapmak gerekir. Zira sıradan Müslümanlar bile aslında “radikal ve İncil düşmanlarıdır”.

İyi Müslüman-kötü Müslüman şeklindeki bir ayrıma karşı çıkan bu gruplar için İslam, hiçbir şekilde Hristiyanlığa benzemez. Yine bu çevrelere göre barışla alakalı olmayan İslam, acımasız bir hukuk sistemi, zorba bir yönetim şekli, zorlayıcı bir tiranlık, Müslümanların taptığı Allah ise Hristiyanlarınkinden farklı bir Tanrı’dır. Dolayısıyla Kur’an, “İncil’e (İsa’nın getirdiği mesajlara)” meydan okumaktadır. Bu özellikleriyle Müslümanlık, düşman ve şeytanın safındadır. Son tahlilde 11 Eylül sonrası Amerikan hükümet politikası şu temel mesajı gizleyemiyordu; “iyi olduğu ispat edilmediği müddetçe her Müslüman kötü var sayılmalıdır”. Bu bakımdan “iyi Müslüman” ve “kötü Müslüman” gibi bir ayırım kültürel ve dini değil politik kimliklere karşılık geliyordu.

Böyle bir ayrımcılığın neticesinde toplumsal seviyede Avrupa ve Amerika’da yaşayan Müslümanların siyasi sadakatleri sorgulanmakta ve onlar çift ve çoklu sadakatle suçlanmakta; Batı değerlerine daha az adanmış kişiler olarak yansıtılmaktadır. Genel suçlama, kimlik olarak Müslümanların kendilerini İngiliz, Türk, Arap’tan çok Müslüman olarak görmeleridir. Böylece etnik ve dini analizler, siyasi açıdan ayırımcılığa ve yabancılaştırmaya dönüşmektedir.

Dolayısıyla politik bağlamda Batı’nın İslam’a bakışında iki tutum hemen göze çarpar; birincisi klasik imaj olan kılıç ve şiddet yanlısı din olduğu, ikincisi ise inatçı bir irrasyonellik, modernlik karşıtı, sapkın, aşırı, fanatik, emperyalist bir gelenek olduğudur. Bu iki damardan beslenen çoğu Batılı siyaset adamı ve düşünce kuruluşuna göre İslam dünyasının tüm politik oluşumları militarist ve terörist yapılar sayılmalıdır. Zira Müslümanlar politik bağlamda barış ve İslam ülkesi (daru-l- İslam) olarak kendi memleketlerini görürken Batı’yı ise askeri açıdan savaşılacak yer (daru’l-harb) kabul ederler.

Buna karşın İslam dünyasının (siyasal) demokratik yaşam açısından iki temel sorunla karşı karşıya olduğunu söyleyebiliriz; birincisi, İslam dünyasının her bölgesinde Müslüman liderler, siyasi katılım, güç paylaşımı, temsil, yönetim siyasi çoğulculuk, eleştirel muhalefet gibi konularda Batılı meslektaşlarının gerisinde kalmışlardır. İkincisi ise Müslüman ülkelerin demokrasi anlayışını genişletecek entelektüel alanın darlığıdır.

Bu iki tutumu daha iyi anlamak için Samuel Huntington’ın diliyle söylersek Batı’ya göre Müslümanlar Batılı tüm sosyo-politik değerlerden (bireyselcilik, liberalizm, anayasacılık, insan hakları, özgürlük, demokrasi, serbest piyasa, laiklik gibi) uzaktırlar. Hatta Huntington, İslam’ı Batı için politik bir düşmanlık odağına dönüştürmüş İslam’ın kendisini asıl problem görmüştür. Ona göre İslam, tamamen farklı bir medeniyettir. Bunun yanında Müslümanlar ise kendi kültürlerinin diğerlerinden daha üstün olduğuna ikna olduğundan güçlerinin Batı karşısında ikinci konumda olmasından tedirgin olmaktadırlar.

Netice olarak diyebiliriz ki birçok toplum arasında tarih boyunca var olan politik ve askeri mücadelelerin II. Dünya Savaşı’ndan sonra göreceli olarak sonlandırılmasına rağmen Batı’nın İslam’a karşı her alanda görülen önyargısında bir iyileşme maalesef olmamıştır. Zira Batı’nın İslam’a olumsuz bakışını besleyen bu faktörlerin yanında asıl sorunun İslam dininin kendisi olduğu bilinmelidir.

Dolayısıyla siyasal açıdan İslam karşıtı güncel Batı söylemleri, tarih boyunca geliştirilen siyasal imajlarla (söz gelişi Müslümanların şehvet düşkünü, despotik siyaset sahibi, geri kalmış yönetimlerle idare edilen, kabilevi, rasyonel olmayan zekâ sahibi toplumlar olduğu) olumsuz açıdan kuşatılmıştır. Pek çok Batılı siyaset adamı için İslam, köktenci, militanca, gizemli ve yıkıcı bir mitten başka bir şey değilken, Müslüman ise cihat gibi şiddet içeren öğretileriyle doğal suçlu, olağan şüpheli veya amansız düşmandır.

Bu bakış açısı, İslam terimini politik ve askeri bir söyleme indirgemekte ve Müslüman dünyasını ise “Orta Doğu sorununun” bir alt sorunu olarak değerlendirmektedir. Batı’ya göre en nihayetinde basmakalıp siyasal kodları olan İslam imajı, askeri veya politik olarak tüm Orta Doğu krizlerinin ana sebebi, her türlü şiddet, kanlı terör veya saldırganlığı teşvik eden, uzak ve yabancı bir fenomendir. Müslümanların yaşadığı Orta Doğu ise canlı intihar bombacıların cirit attığı, öfke, hiddet ve yoksulluk ve baskının vatanıdır.

İslamofobi aynı zamanda 11 Eylül 2001’de İkiz Kulelere terörist saldırılardan itibaren İngiltere, Fransa ve ABD’de yoğun bir şekilde medya ve düşünce kuruluşları tarafından İslam’a ve Müslüman kültürlere karşı Batı toplumlarının duyduğu “derin korku dolu endişeyi hatta İslam’a duyulan mesnetsiz düşmanlığı” ifade etmek için kullanılmıştır.

Dolayısıyla İslamofobi, genel olarak “yabancı düşmanlığının” (xenaphobia) bir uzantısı kabul edilen bir terim olarak İslam’a, Müslümanlara ve onlarla ilgili durumlara karşı duyulan karşıtlığı ya da önyargılı görüşü temsil eder. Buna karşın Müslümanlar tarafından İslamofobi -ister ırkçılık veya ayrımcılığın günlük formları halinde olsun isterse daha saldırgan bir yapıda olsun- insan haklarının ihlali ve toplumsal bütünlüğe meydan okuma olarak algılanmaktadır. Onlara göre bu kavram, İslam’a karşı temelsiz düşmanlık olarak tanımlanmakta ve özellikle Orta Doğu, Arap ve Güney Asya halklarını hedef almaktadır. Günümüzde Batılı akademisyenler tarafından somut, kullanışlı, sosyal, mukayeseli bilimsel bir kavram olarak kabul gören, hem kamuya açık tartışmalarda hem de etkili politik kararlarda temel alınan İslamofobi’nin dört katmandan meydana gelen bir fenomen olduğunu söyleyebiliriz;

  1. Önyargılar; İslamofobi’nin en dış katmanında ortaya çıkar ve medya ve gündelik konuşmalarla kendini gösterir.
  2. Ayrımcılık veya Karşıtlık; önyargıların neticesinde oluşan somut ve davranış boyutundaki durumlar olup iş dünyası, eğitim ve sağlık sektörlerinde görülür.
  3. Dışlama, ayrımcılığın ileri bir sonucu olarak siyaset ve yönetim alanlarında kendini belli eder.
  4. Şiddet; İslamofobi’nin son katmanındaki en belirgin olumsuz boyutu olarak çoğu kez sözlü şiddet (veya mobing) şeklinde, genel olarak Vandalizm veya fiziki saldırılar hatta can güvenliğini tehdit etme şeklinde ortaya çıkar.

Nükseden Korkular: İslamofobi’nin Küresel ve Bölgesel Etkileri

Batı’da yaşayan Müslümanlar başta olmak üzere tüm Müslüman topluluklar, İslamofobi’ye dayalı önemli sorunlarla yüz yüze kalmaktadırlar. Müslümanlar hiçbir zaman Yahudilerin yaptığı gibi Batı toplumları içinde herhangi bir imtiyazlı tutum veya davranış beklentisi içinde olmamışlardır. Aksine onlar, yaşadıkları toplumlarda diğer insanların sahip olduğu hak ve hürriyetler neyse onları talep etmişlerdir. Ancak buna rağmen Müslüman olmayı terörist olmakla özdeş gören bakış açısı, Müslümanların yaşadığı ülkelerde tehditler, meydan okumalar veya tehlikelere yol açacak biçimde gittikçe revaç bulmaktadır.

Bu bağlamda İslamofobik etkinin en belirgin tarafı Batı’da Müslüman deyince ilk akla gelen şeyin ne olduğu testiyle ortaya çıkabilmektedir. Özellikle 2000 sonrası Batı’da yapılan akademik tez, çalıştay veya anket çalışmalarındaki etki testlerinin sonuçlarına baktığımızda İslam ve Müslümanların terörizmle, şiddetle, barbarlıkla özdeş görüldüğü söylenebilir. Bu olumsuz etkiler, sosyal hayatın her alanında sadece sözle değil çoğu kez bir davranış olarak ortaya çıkmaktadır.

Bu çalışmalarda ortaya çıkan İslamofobi’nin etkilerini şöyle sıralayabiliriz

  1. İslamofobi’nin Batı ülkelerindeki en hafif etkisi toplumsal bir kaygıya yol açmasıdır. Bu kaygıya bağlı gelişen Müslümanlara karşı güvensizlik hissi, ekonomik kayıplar gibi endişeleri beraberinde getirir.
  2. Batı’da yaşayan Müslümanları bekleyen en önemli tehditlerden biri hiç şüphesiz genellemelere bağlı olarak ortaya çıkan türlü hoşgörüsüzlük ve ayırımcılığa maruz kalmaları adeta “çok boyutlu bir kültürel işkenceyle” baş başa kalmalarıdır. Hâlbuki Müslümanlar, yaşadıkları toplumun ayrılmaz hayati birer parçası olarak o topraklara çeşitli katkılar sağlamaktadırlar.
  3. Batı’da yaşayan Müslümanlara yönelik olumsuz politik söylemler (söz gelişi Müslümanların güvenliği tehdit ettiği, kontrol edilmesi gereken azınlık Müslüman gruplara dair politik algılar), aşırı sağcı, fanatik grupların Müslümanlara karşı düşmanlıklarını körüklemektedir. Daha önce Avrupa’da yaşayan Arap ve Türk işçiler, komşuları tarafından “fakir” olarak görülürken artık “DAEŞ üyesi” veya “El-Kaide üyesi” gibi bir terörist damgası veya “cahil”, “gerici”, “yoksul”, “köylü”, “demokrasi karşıtı”, “insanlıktan uzak”, “kadın düşmanı” gibi olumsuz etiketlerle de özdeş görülebilmektedirler.
  4. Bu algılara bağlı olarak Müslümanlar da kendilerini güvende hissetmemektedirler. Oysa Müslümanların huzurunun kaçması Batı toplumlarının sosyal barış ve uzlaşıcı oluşunu da olumsuz yönde etkilemektedir. Bunun neticesinde Müslümanlar kendilerini görünür kılmak yerine “gizlenmeyi” veya “göz önünde” fazla bulunmamayı tercih edebilmektedirler. Zira Avrupa’da yaşayan Müslümanlar, yaygın olarak sözlü sataşmalar, kundaklamalar, şiddet olayları hatta insan hayatını tehdit eden türlü olumsuzluklarla karşı karşıya kalabilmektedirler. Söz gelişi Müslümanlar, istediği işi bulamama bulsa bile zor çalışma koşullarıyla mücadele etme, yüksek görevlere gelememe, istediği çevrede ev kiralayamama, kolluk kuvvetleriyle karşı karşıya geldiğinde şiddetle karşılaşma veya suçlu olduğuna dair aşırı şüpheyle veya güvensizlikle karşı karşıya gelme, sosyal hizmetlere kolay ulaşamama, özel mülkiyetlerine zarar verilmesi gibi doğrudan sosyal veya güvenlik sorunlarıyla karşı karşıya gelebilmektedir. Bunun neticesinde İslamofobi, büyük ölçüde Müslümanların sosyo-ekonomik hayatlarını olumsuz açıdan etkilemektedir. Yapılan araştırmalar göstermiştir ki Batı’da yaşayan Müslümanlar, özellikle sosyo-ekonomik açıdan, eğitim düzeyleri bakımından ulusal ortalamanın altındadırlar.
  5. Çoğu kez Batı’da tanınmış birçok İslam karşıtı uzman veya politikacı, iyice araştırmadan İslamofobi’yi sosyal sorunların odağına yerleştirmekte ve bu fobinin temelsiz, aşırı ve irrasyonel olduğunu savunanları şiddetle eleştirmektedir. Onlara göre bu korkunun temelinde Müslümanların masum bir duygu olan din duygusunu ideolojik hale dönüştürüp radikalleştirmeleri yatmaktadır. Bu düzlemde bazen İslamofobi, Müslüman politikacı veya entelektüeli evcilleştirme ve angaje etme yöntemi olarak kullanılmakta; Batılı değerlerle sorununun olmadığı veya terörist olmadığını kanıtlamaya zorlanmaktadır. Bu konumun en olumsuz etkisi “Batılı değerlerle ne pahasına olursa olsun uyum içinde ol” söylemi olmaktadır.
  6. Bunun yanında Batılı bazı politikacılar, daha da ileri giderek İslamofobi’yi sıradan Müslüman gruplara karşı bir baskı veya asimilasyonu kolaylaştıracak bir araç görme eğilimindedir. Hatta bazı politikacılar, Müslüman toplulukları Avrupalı olmak veya Müslüman kalmak gibi bir tercihe zorlamaktadırlar. Bu tür kurnazlıklar, Müslümanların haklı nefretlerini ve aşırı tepkilerini tetikleyecek güçtedir. Zira Müslümanlar için kendi değerlerini, inancını ve kültürünü yaşama ve kollamak konusunda böyle bir tercih zorlaması kendini inkârla eşdeğerdedir ve imkânsızdır.
  7. İslamofobi’nin Müslüman dünyasına yansıyacak en önemli etkilerden biri de Batı ile İslam dünyası arasındaki ilişkileri onarılmaz şekilde olumsuz yönde değiştirecek hatta sorunları çözmek yerine daha da körükleyecek olmasıdır. Neticede bu olumsuz Batı tavrı, İslam dünyasında kendi karşıtını üretebilecek güçtedir.

Sonuç

İslam’ın doğuşundan itibaren Batı’nın “Müslüman korkusu” hiç bitmemiştir ve hiç bitmeyecektir. Tarihsel zeminde bu korku, kabuk değiştirerek “Türk veya Osmanlı korkusu” şeklinde artarak devam etmiş, 11 Eylül öncesinde “Fundamentalist İslam” tehlikesi olarak öne çıkmış nihayet günümüzde “İslamofobi” kılığında dinamik canlılığını sürdürmektedir. Dolayısıyla İslamofobi, genel anlamda Batı’nın en yeni ve en aktüel Müslüman korkularını ifade ederken daha derin anlamda Batı’nın inkâr tarihinin İslam’a ve Müslümanlara yansıtılan ve tüm dünyaya olağan gösterilmek istenen psikolojisinin tezahürüdür. Bu terim yoluyla Batı dünyasında yaşayan Müslümanlar, İslamofobi kavramı gibi tehlikeli bir ötekileştirme süreci içine çekilerek, özgürlükleri kısıtlanıp düşmanca tavırlarla karşılaşmakta ve sürekli kontrol altında tutulmak istenmektedir.

Batı dünyasında İslam dinine ait temel fenomenlerin bazı özel davranış ve uygulamalarla sıklıkla çarpıtıldığı, bu zengin ve kapsamlı dinin olduğundan farklı bir biçimde yansıtılmaya çalışıldığı açıktır. Zaten Batı, kendisinden olmayana/ötekine karşı düşmanlıklarla beslenen, hurafelerle dolu bakış açılarından kendini bir türlü kurtaramadığından bundan Müslümanlar da nasibini almaktadır. Avrupa’nın zaman zaman nükseden Anti-Semitizm hastalığı veya geleneksel Türk düşmanlığı bile bu bakış açısının en önemli yansımalarından biri kabul edilebilir.

Dolayısıyla Batı medeniyetinin çok yeni ürettiği ve üzerinde uzun yıllar operasyonlar yapabileceği bir kavram olan İslamofobi, geçici bir korkuyu değil tarihsel müzmin paradigmatik Batılı öteki anlayışını somut olarak temsil etmektedir. Daha açık bir dille söylersek İslam’ı her çağda yeniden yorumlama ihtiyacını hisseden Batı için İslam ve Müslümanları terörle özdeş görmek önemli bir çağdaş projedir.

Aslında inkâr politikaları veya kendini olduğundan fazla abartarak yansıtma ve özfarkındalılığa yönelik şoven tavırlar, Batılı insanların ötekilere rastgele hazırcevapları kabul edilebilir. Böylece bir öteki olarak Müslümanlar Batı dünyası için içselleştirilmesi veya sindirilmesi zor topluluk olarak anlaşılabilir.

Batı’da İslamofobi’yi güvenlik ve terörle mücadele sorunu olarak gören, Müslüman azınlığı da kontrol altında tutulması gereken “tehlikeli öteki” algılayan bir bakış, şimdilerde oldukça popülerdir. Ancak unutulmamalıdır ki artık İslamofobi sadece Batı dünyasının sorunu değil aksine tüm insanlığı ilgilendiren küresel güvenliğe yönelik önemli tehditlerden biri haline gelmiştir. Bu bakımdan başta Batı halkları olmak üzere aynı dünyayı paylaşan insanlar, geleceklerini İslamofobi gibi travmatik korkularla inşa etmemeyi öğrenmelidirler. Zira insan ancak kendi cinsiyle insanlaşan bir varlık olarak her şeye rağmen olumsuzluklardan ders almasını bilen onlardan yapıcı şeyler çıkarabilen yegâne
varlıktır.

Cevap Yazın