Kapitalizm Tarihin Sonu mudur?

Cumhuriyet ve o çok övündükleri demokrasiyle insanların krallık yerine, kendi yöneticilerini kendileri seçmeleri insanlara bekleneni vermemiştir. İşçi ve köylülerin yoksullukları devam etmiştir. Karnı doymayanın karnını, içi boş hürriyet, özgürlük ve eşitlik sloganları doyuramadı. Birilerinin servetleri yine feodal beyler gibi artarken, eski rejimde olduğu gibi halkın çoğunluğunun yine karnı doymadı ve halk için bir zorba gitti diğeri geldi.

Francis Fukuyama’nın iddia ettiği gibi “dünya tek bir liberal demokrasi ve kapitalist ekonomik düzene gidiyor” iddiası gerçekçi bir tez değildir. Aksine kapitalizmle dünyamız, demokrasi ve insanlık, büyük bir kaosa yani sona doğru gitmektedir. Çok ileri görüşlü olmaya gerek yok. Dünyamız kapitalizmin doymak bilmez hırsları yüzünden zaten iki kez büyük sonu, iki büyük dünya savaşıyla yaşamıştır.

Demokrasi, sözlük anlamı olarak halk iktidarı demek olan Yunanca kelimelerden türetilmiştir. Sözlük anlamından da anlaşılacağı gibi, ülke yöneticilerinin halkın seçimiyle belirlendiği bir yönetim biçimidir. Uzun insanlık tarihi boyunca yönetimler, belli ırk ve inanç üstünlüğüne dayalı tek bir aileye bağlı krallıkların elindeydi. Böylece kral ailesinden olmayan veya farklı ırk ve inançtan olan insanların yönetimde söz hakları yoktu. Bu tür feodal yönetim biçiminin en belirgin özelliği ”Hakkın değil, gücün üstün tutulmasıdır.”

Ortada güce dayanan bir iktidarın, hükmetme gaspı olduğundan, bu tür yönetimlerde işler hak, hukuk, adalet yerine; iktidarın çıkarlarına uygun bir şekilde güç, baskı ve zora dayalı olarak yürütülür. Bu durum, egoizmin açıkça gözlemlendiği ve zirvede olduğu bir yönetim biçimidir.

Güçlünün ele geçirdiği yönetim ve ülkelerde her şey hakça değil, gücün çıkarları doğrultusunda yönetilirdi. Roma İmparatorluğu’nda Roma vatandaşlarıyla diğer vatandaşların veya hâkim din anlayışındaki kişilerin haklarının diğerleriyle eşit olmadığı gibi.

Aynı durum eski Antik Yunan’da da böyleydi. Bu eşitsizlik, insanların ekonomik gelişmelerinin önüne de büyük engeller koymaktaydı. Ancak bu durum ülkelerdeki farklı ırk ve dindeki kişilerden ziyade, 18. yüzyılda Aydınlanma Çağı’yla başlayan Sanayi Devrimi ile kral ailesi ve din adamı sınıfı ile yönetime katılamayan varlıklı burjuva sınıfını daha fazla rahatsız etmekteydi. Bu yönetimlerin altındaki burjuva sınıfı dilediği gibi özgürce atılım yapıp, servetine servet katamıyordu. İngiltere’de 1215’te bu mücadele sonucunda ilan edilen hak ve özgürlükler bildirgesi olan Magna Carta, baronlarla kral arasındaki hakları düzenlemiştir.

Böylece varlıklı burjuvaların önderliğinde hürriyet, özgürlük, insan hakları söylemleriyle krallıklar bir bir yıkılıp, önce cumhuriyet ve ilerleyen yıllarda ise özgürlükler daha fazla gelişerek, demokratik yönetimler tüm dünyaya yayıldı. Çünkü cumhuriyet rejimleri de yine tek bir partinin hâkimiyetindeydi. Bir nevi yeni tip bir krallıktı. Ancak değişen fazla bir şey olmadı. Yönetim yine güç sahiplerinin eline geçmektedir. Güç odaklarının çıkarları doğrultusunda gelişmeler oldu. Bunların özgürlüğü kendileri içindi. Çünkü varlıklı burjuva sınıfının asıl amacı hak, hukuk ve özgürlük değildi.

Kapitalist ekonomik anlayıştan kaynaklanan asıl amaçları, daha fazla varlık sahibi olmaktı. Kitleleri kendi emelleri istikametinde ayaklandırıp, krallıkları yıkıp, hâkimiyetlerini kurduklarında, onlar da krallar gibi göstermelik adalet, özgürlük ve insan hakları sağladılar ve gücün hâkimiyetini yine devam ettirdiler. Bugünün Soros önderliğindeki hak ve özgürlük diyerek yapılan pembe devrimler bunların devamıdır.

İnsanlık Aldatıldı mı?

Büyük halk kitleleri hürriyet, özgürlük, hümanizm ve insan hakları haykırışlarıyla harekete geçirilip, burjuva sınıfının yönetimi ele aldığı 19 ve 20. yüzyıllara bakıldığında, insanlık tarihinde en büyük işgallerin, sömürgeciliğin, köleciliğin ve katliamların bundan sonra olduğu görülecektir. Bu yüzyıllarda neredeyse dünyanın tamamı sömürgeleştirilerek, milyonlarca insan köleleştirildi ve 250 milyon civarında insan katledildi.

20. asrın başında dünyamızın yaşadığı iki büyük kaos, kapitalizmin doymak bilmez hırslarının sonucudur. I. Dünya Savaşı’nda 15 milyon, II. Dünya Savaşı’nda ise 50 milyonu sivil halk olmak üzere toplam 73 milyon insan katledilmiştir. İnsanlık tarihinin tümünde bu kadar vahşi katliamlar olmamıştı.

Bütün bu gelişmeler gösteriyor ki feodalite ve dine isyan eden burjuvazi, kendisi için özgürlük istemiştir. Çünkü feodal güçler, burjuvanın daha fazla maddi güç sahibi olmalarının önünde engel teşkil etmekteydi. İnsan haklarını, cumhuriyet ve demokrasiyi öne sürerek yönetimi devraldıklarında, aslında kendi önlerindeki engelleri kaldırmış oldular. Bu yıllarda gelişen Sanayi Devrimi ile kurdukları iş yerlerinde, kendi vatandaşı olan işçileri bile köle gibi karın tokluğuna çalıştırdıklarından dolayı, burjuvazinin bu uygulamalarına karşı çalışan kesimin hürriyet, özgürlük ve insan hakları diyerek tekrar isyan etmeleri bunun en açık delilidir.

Bu isyanlar sonucunda Rusya’da komünist devrimle ve diğer Batı ülkelerinde de zorla bazı sosyal haklar elde edildi. Ama sonunda görüldü ki bunların da özgürlüğü kendileri içindi. Maalesef; “Berlin’de hâkimler var” sözü abartıdan başka bir şey değildir.

Kapitalizm Demokrasinin Düşmanıdır

Dikkat edilirse görülür ki cumhuriyet ve o çok övündükleri demokrasiyle insanların krallık yerine, kendi yöneticilerini kendileri seçmeleri insanlara bekleneni vermemiştir. İşçi ve köylülerin yoksullukları devam etmiştir. Karnı doymayanın karnını, içi boş hürriyet, özgürlük ve eşitlik sloganları doyuramadı. Birilerinin servetleri yine feodal beyler gibi artarken, eski rejimde olduğu gibi halkın çoğunluğunun yine karnı doymadı ve halk için bir zorba gitti diğeri geldi.

Beğenmedikleri dine dayalı feodal yönetimlerde, insanlar arasında gelir farkı bu kadar fazla ve insanlar bu kadar çok sayıda bir yerlere bağımlı değildi. İşin, aşın, elektriğin, suyun, gazın, evin bir yerlere bağımlı ise bunun neresi özgürlüktür ki? Sistem yalnızca ekonomik değil, sosyal ve insani ilişkilerde de birçok problem doğurmuştu.

Bu rejimlerin kurulmasıyla önü açılan ve Sanayi Devrimi ile güçlenen kapitalist seçkinler, kendi ülkesiyle ve ticaretle yetinmeyip, kısa yoldan maddi güçleri arttırmak için diğer dünya ülkelerinin varlıklarına da zorla el koymuştur. Hem de kendi gariban halkları, vatan millet özgürlük duygularıyla cepheye sürülerek.

Fıtratın gereği müspet akılla ulaşılan demokrasi bir yönetim biçimi olarak sözde kalmış olup, pratik hayat olan ekonomiye hâkim bu kapitalist anlayışla adil bir düzen kurulamamıştır. Çünkü kapitalizm tam bir egoizmdir ve gerçek bir demokrasinin kapitalizmle beraber yaşaması mümkün değildir.

Bu ekonomik anlayışın “Sınırsız insan ihtiyaçlarının, sınırlı ve kıt kaynaklarla”, “bırakınız yapsınlar bırakınız geçsinler”, “ekonomik faaliyetlerin tek amacı kâr”,  “serbest pazar ve rekabet” olarak ifade edilen ilkeleri, egoizmi meşrulaştırmaktan başka bir şey değildir. Kapitalist sistemin en önemli kurucularından Adam Smith’in 1776 yılında yayınladığı “Ulusların Zenginliği” kitabında teorisini bu anlayış üzerine kurarak kapitalist insan tipini şöyle tanımlamıştır:

“Toplum çıkarı peşinde koşan bireylerden oluşur. Bireyin motivasyonu çıkarıdır. Toplumun çıkarını bireyin düşünmesine gerek yoktur. Birey egoist olmalı ve çıkarı peşinde koşmalı. Çünkü birey yararına olan toplum yararına olacaktır. Ayrıca toplum yararı için ahlaki değerler oluşturmaya gerek yoktur.”

Bu ifadelerin egoizmi açıkça meşrulaştırdığı ortada. Fazla söze gerek yok, kapitalizmi tek kelime ile özetlersek “biriktirmek” ve güce tapmaktır. İhtiyacından kat kat fazlasını toplumun hak hukukunu gözetmeden biriktirmek ve gücü tapmak olduğu ortadadır. Yine bu ekonomik sistemin dayandığı “Faydacılık Felsefesi”, egoist-hedonist-narsist insan tipini meşrulaştıran diğer bir dayanağıdır.

Bu durumda, devlet dâhil kimsenin müdahale etmesini istemedikleri “serbest pazar” dedikleri ekonomik ortamda, herkes birbirinin, Roma arenalarındaki gladyatörler gibi birbirlerini yok etmesi gereken rakipleridir. Bütün bu anlayışların sonucunda insanlığı barış yerine iki büyük dünya savaşına sürüklediler. Kapitalizmin maddeye ve insana bakışı bu oldukça, herkes birbirinin yok gereken bir rakibi olup böyle bir dünyada barış bir
hayaldir.

Öte yandan demokrasi ise hakkın hukukun üstünlüğüne dayalı, insanlar arasında din, dil, ırk ayrımı gözetmeden insan haklarına dayalı şeffaf, güçlerin ayrılığına dayanan serbest seçime dayalı sosyal bir yönetim olarak tanımlanır. Gel şimdi bu iki zıt insan tipini bir arada yaşat.

Üstat Cemil Meriç’in kapitalizm için “tilkilerle tavukların bir arada yaşadığı kümes” tanımı tam oturmaktadır. Hal böyle olunca bu ekonomik anlayışta, önceleri ihtiyacı kadar çalışıp biriktiren ve fazlasını diğer insanlarla paylaşarak dayanışma içinde olan insanların, bu ekonomik anlayışları değişerek, herkes birbirinin yok etmesi gereken rakibi oldu.

Hadi diyelim kendi aralarında birbirlerini bağlayan çeşitli hukuk kuralları var. Peki, ya bu anlayışla yetişenlerin kendi dışlarındaki ülkelerle ilişkiler ne olur? Aydınlanma Çağı ile bu iki anlayışın geliştiği ülke olan İngiltere, o zamanki dünyadaki 192 ülkenin 170 ülkesini kısa bir dönemde olsa işgal etmiştir ve bu da dünyanın %90’ıdır. “Üzerinde Güneş Batmayan İmparatorluk” sözü boşuna söylenmemiştir. 1922’de 458 milyon kişi; yani dünya nüfusun dörtte biri, Britanya İmparatorluğu’nun egemenliği altındaydı ve toprakları 13.000.000 mil kareyi (33.000.000 km2) kapsıyordu.

Bu kadar toprağa sahip olan İngiltere’nin 18. yüzyılda nüfusu tek başına sadece 5 milyon, Galler ve İskoçya ile birlikte 8 milyondu.  Roma’nın hâkim olduğu yıllarda 20 milyonluk bir imparatorlukta 200 bin gerçek Roma vatandaşı vardı. Eski antik Yunan’da da benzer durum vardı. İşin özeti, bu anlayışla ortaya ezen ve ezilen diye iki tip insan sınıfı kaçınılmazdır.

Kapitalist oligarklar doymak bilmez hırslarıyla iki kez dünyayı uçurumun kenarına sürükleyince, cumhuriyetten daha özgürlükçü diyerek demokrasiye geçtiler. Çünkü cumhuriyet daha çok tek partili rejimlerdi ve krallıklar gibi içlerine kapanıktı. Oligarklar işgalle bir ülkenin kaynaklarına ele geçirme yerine, küreselleşme adına ülkelerin kaynaklarına ulaşabilecekleri açılımlar, uluslararası ticari kurallar geliştirdiler ve askeri güce gerek kalmadan istedikleri ülkelerin kaynaklarını satın alıp işlemeye başladılar.

Ülkeyi ve kaynakları kendi kullanımlarına açmayan liderleri seçimle gelse bile diktatör ilan edip özgürlük ve demokrasi getireceğiz diye, Soros’un kadife devrimleriyle devirdiler. Günümüzde bu oligarklar bir ülkedeki kendilerine engel olan lider ve hükümeti devirmek için iç ayaklanma, askeri darbe, ekonomik ambargo ve en sonunda dış müdahale gibi dört anti demokratik yol geliştirmişlerdir.

ABD’nin hürriyet, özgürlük, demokrasi diyerek Irak’a yaptığı askeri müdahalenin sonuçları ortada. Bir milyon Iraklı hayatını kaybetmesi sonucu Saddam diktatörü yıkıldı. Firdevs Meydanı’nda bulunan Saddam Hüseyin heykelini yıkan, Saddam döneminde 11 yılını Ebu Gureyb Hapishanesi’nde geçiren, 52 yaşındaki adam Kadum el Caburi, İngiliz Observer gazetesine, “Saddam’dan nefret ederdim” diye konuştu:

“Beş yıl boyunca o heykeli devirmeyi diledim. Ama sonrasında olan bitenler büyük bir hayal kırıklığı oldu. O zamanlar sadece bir diktatörümüz vardı. Şimdi yüzlercesi var. Hiçbir şey iyiye gitmedi. Elimde olsa Saddam’ın heykelini yeniden dikerim.”1

Demokrasi Ne İşe Yarıyor?

Bugüne kadar olan değişimlerle gelen özgürlükler insanın değil, insan hırsının önündeki engelleri kaldırmıştır. Yönetimde demokrasiyi kurarak özgürlüğü savunanlar, bu güzel sistemi kendi egolarını tatmin etmek için kullanarak,  insanlık tarihi boyunca var olan pazar ekonomisi anlayışına egoizmi enjekte edip, adına “Serbest Pazar Ekonomisi” diyerek, modern sömürünün Truva atına dönüştürmüşlerdir.

Herkesin serbestçe ticaret yaptığı bu pazarda kazanan yine güçlü olandır. Yönetenler değişmiş olsa da asıl insanlık sorunu görmezden gelinmiş, insan olmanın gereği hak ve adalet yerine, vahşi doğadaki gibi güçlünün daha fazla pay aldığı bir anlayış hâlâ sürdürülmektedir. Ordu ve bürokrasinin el ele verdiği oligarşik bir yapıdaki bir demokraside halk kendini yönetecekleri seçse neyi değiştirebilir ki?

Gücün iktidarı demokrasi kılıfıyla gizlenmiştir. Demokrasinin vazgeçilmez unsuru partiler ancak güçlünün yer alabildiği ve bir lider sultasına dönüşüp, halkın yerine liderin vekillerinin seçildiği ve bunların da parmak kaldırmaktan başka bir işe yaramadığı ortadadır. Bugün görüyoruz ki demokrasi, burjuvanın veya elitlerin hâkimiyetinin önünü açmıştır. Partilerin bazıları solda bazıları sağda da olsa değişen bir şey yok. Her iki durumda da varlıklı güç sahipleri yönetime oturmaktadır.

Çok partili demokratik bir yönetimin asıl önemli olan işletiliş şeklidir. Bu haliyle sinsi bir plan yürütülmekte, demokrasi insanları ayrıştırmakta, çok parti anlayışı zayıf ve kendilerine uydu yönetimler oluşturmak için kullanılmaktadır. Maalesef demokrasiyi kuran derin güçler bu sistemi, paraya dayanmasına ve partileşmenin ülkeleri kamplara ayırıp güçlü bir iradenin ortaya çıkmaması üzerine kurgulamışlardır.

Egoların zirve yaptığı partiler demokratik bir yönetimin gerçekten vazgeçilmez unsurları mıdır? Demokratik bir yönetimde ille de partilerin olması şart mı? Partisiz bir meclis olamaz mı? İletişimin bu kadar kolaylaştığı bir zaman diliminde temsil yerine daha doğrudan bir katılımcı yönetime doğru gidilemez mi? Merkezi yönetimin altında yöresel halk meclisleri veya belli özellikleri taşıyan sivil toplum kuruluşları partilerin yerini alamaz mı? Böyle tantanalı seçim masrafları varken partiler daima finas-kapitalin elinde oyuncak olacaktır. Bu şekliyle demokrasi kapitalizmin en büyük sigorta görevi görmektedir.

Kapitalist oligarklar demokrat geçinmek zorundadır. Komünizm tek bir krize düşmekle yıkılıp gitti. Bunca krize rağmen kapitalizm hâlâ bizlere “tarihin sonu” diye yutturuluyorsa, bunun sebebi çok partili demokratik sistemdir. Çünkü iktidardaki parti günah keçisi ilan edilip kapitalizmin krizleri iktidara yüklenip seçimle değiştirilerek milletin gazı alınmakta ve sömürü devam etmektedir.

Zavallı komünizmde tek bir parti olduğu için ve bütün krizlerin müsebbibi o olduğundan fazla dayanamayarak yıkılıp gitti. Ne yapıp yapıp kapitalizmin sahte demokrasi ve özgürlük afyonundan kurtulmanın yolunu bulmalıyız. Demokrasinin bir ileri aşaması; hep güç sahiplerinin, parası olanın değil; yönetimin ve işlerin başına ehil olanın seçilebildiği adaletin olmazsa olmaz olduğu daha adil bir düzen kurmalıyız.

Amerika’nın en saygın düşünce kuruluşlarının başında Brookings Enstitüsü gelir. Bu kuruluşun Başkan Yardımcısı Darrell West, “Milyarderler” isimli bir kitap yazdı. Kitap, “Zenginlerin Siyasetle” ilişkisini inceliyor. Pek bilinmeyen alışverişleri gözler önüne seriyordu! Darrell,”Amerika gibi ’bağışların’ ön planda olduğu sistemler ile kapalı demokrasilerde bu ’para’ sahiplerinin desteği olmadan ‘iktidar’ olamazsınız ve orada kalamazsınız!” diyor.

2012 yılında ABD seçimlerinde partilere bağışlanan paraların %73’ü bu zenginler yapmış ve tabii bunu babalarının hayrına da yapmamışlardır. Bakın Oslo Barış Araştırma Enstitüsü kurucusu, Norveçli sosyolog Prof. Dr. Johan Galtung 23 Nisan 2012’de “Humanist” dergisinde “Altı tane Yahudi şirketi dünya medyasının %96’sını kontrol ediyor” diyor. Artık dünya siyaseti nasıl yönlendirilir, özgür düşünceye nasıl ulaşılır siz düşünün.2 Bakın ABD eski başkanlarından Jimmy Carter bu konuda neler söylüyor:

“Ülkede başkanlığa adaylığını koymak isteyen kişilerin artık çok büyük miktarda parasının olması gerekiyor. Baktığım zaman, 200 milyon doları olmayanın başkanlık yarışına giremeyeceğini görüyorum. Şimdi olsa asla başkan olamazdım. Hiç bu kadar param olmadı çünkü… Hangi partiden olduğunun önemi yok. Paran varsa adaysın… Paran yoksa ne kadar değerli olursan ol, şansın yok… Bu nedenle demokrasiyi oligarşiye devrettik.”

Şimdi gel de buna demokrasi de. Kapitalizm demokrasinin en büyük düşmanıdır.

Kapitalizmle Dünya Nereye Gidiyor?

Gücün belirli ellerde toplanmasını önlemek adına önemli tedbirler alınmazsa serbest pazarda herkese eşit mesafede olan kaynakların, güçlünün elinde toplanmasının önüne geçmek mümkün değildir. Dünyadaki yoksulluk ve eşitsizliğe karşı siyasi, ekonomik ve insani mücadele vermeyi hedefleyen Merkezi Londra’da bulunan Oxford Committe For Famine Relief (OXFAM) sivil toplum kuruluşu her yıl ocak ayında yapılan Davos Ekonomik Forumu öncesi geleneksel olarak hazırladığı “Küresel Eşitsizlik Raporunu” yayınladı. OXFAM, 2019 yılı raporunda, en yoksul ile en zengin arasındaki uçurumun giderek derinleştiğini ortaya koydu. Raporda, dünyanın en zengin 26 kişisinin gelirinin, en yoksul 3 milyar 800 milyon kişinin gelirine eşit olduğu ortaya çıkardı. Bu durumda 26 kişinin mal varlığı 3,8 milyar kişininkinden daha fazladır.

OXFAM’ın 2010’da yayınladığı raporda bu sayı 388, 2016’da da 62 kişiydi. Geçen 18 yılda zengin sayısı 26’ya düşerken, buna karşılık yoksulluğun hızla derinleştiği tespit edildi. Kişi sayısı her yıl daha da azalmakta ve servet belirli ellerde toplanmaktadır.3

İşte şimdi geldik kapitalizmle dünyanın vardığı noktaya. Hani çok zengin ve müreffeh bildiğimiz şu ileri kalkınmış kapitalist devletler var ya, hepsi borç batağında. ABD, Çin, Japonya, İngiltere, Almanya, Fransa gibi devletlerin çoğunda borçları milli gelirlerini geçmiş durumda.

Uluslararası Finans Enstitüsü (IIF) verilerine göre gelişmiş ve gelişmekte olan piyasaların toplam borç yükleri 2018 ilk çeyrekte geçen yılın aynı dönemine göre %11,1 artarak 247 trilyon dolar olarak açıklandı.4Bu durumda kişi başına düşen gerçek borç 32,5 bin dolardır.

Credit Suisse Research Institute (CSRI) tarafından hazırlanan Global Wealth raporuna göre toplam küresel servet 280 trilyon dolara ulaştı.5 Bu durumda borçlarımız servetimizin %88,2’sine karşılık gelmektedir. Bu gidişle önümüzdeki birkaç yıl içinde dünyayı satsak borçlarımızı
ödeyemeyecektir.

İşte Adam Smith’in “Birey egoist olmalı, toplumu düşünecek ahlak kuralları olmamalı. Birey kazanırsa topluma da bir şeyler düşer” ifadesine dayanan “Bırakınız yapsınlar – Bırakınız geçsinler” ilkesini temel alan kapitalizmle dünyamızın vardığı nokta bu. Yine İngiliz yardım kuruluşu OXFAM, küresel gelir adaletsizliğinin 2017’de arttığını ifade ederek yaratılan küresel servetin %82’lik bölümünün en zengin yüzde 1’lik kesimin cebine gittiğini söyledi.6 Dünya batmış ağlayanımız yok. En önemlisi bu durum gün geçtikçe daha kötüleşmektedir. İyi de bu kadar borç varken bu alacaklılar kim?

Her devlet borçlu olduğuna göre, alacaklılar finans-kapital bankacı olan dünya nüfusunun yarısı kadar servete sahip olan bu 26 kişidir. 3 yıl önce 62 kişi olan bu şahıslar her yıl gittikçe azaldığına göre önümüzdeki 10 yıl içinde bu sayı tek bir ailede toplanacağı kesin. Hâlâ kapitalizmi dünyanın en güzel ekonomik sistemi diye yutturmaya çalışanlara duyurulur. Ekonomik anlayışın kapitalizm olduğu bir dünyada demokrasi ve özgürlüğün insanları uyuşturan bir içkiden farkı yoktur. Kimse Hitleri günah keçisi yapmasın onu bu anlayış yetiştirmiştir ve kapitalizmin yetiştirdiği her hedonist, narsist ve egoist insan tipi bir Hitler adayıdır. Şimdikiler biraz daha sinsi ve derinden çalışıyor.

Ayrıca Dünya Doğal Hayat Fonu raporunun en çarpıcı bulgusu, tüketim oranları aynı hızla devam ederse 2050 yılında canlı yaşamının sürebilmesi için Dünya gibi 2 gezegene daha ihtiyaç duyulacağını gösteriyor. Araştırmalara göre son otuz yılda dünya üzerindeki doğal kaynakların üçte biri insanlar tarafından tüketildi. Bırakın borç batağını bu çok övdükleri kapitalist sistem göre varlık içinde yaşayanların tüketimiyle dünya kaynakları bitmek üzere. Ya bu güzel sistem(!) tüm dünya ülkelerine yayılsa bu tüketim anlayışı zaten dünyanın sonunu getirecektir.

2017 yılında ABD’li yazar James Rickards’ın “Çöküşe Giden Yol” isimli kitabı ülkemizde yayımlandı. Yazar çok önemli bir kişi. 16 Amerikan istihbarat kurumunun bağlı olduğu üst konseyin ve Pentagon’un başdanışmanıdır. Yazar kitabında, kapitalist ekonomistlerin fazla bir işe yaramayan, belli neoliberal politikaları peşinde koştuklarını, bunların borç batağını kurutacak yöntemler olmadığını söyler ve dünyayı yöneten seçkinlerin, yaklaşan ekonomik krizle ilgili gizli planlarını ifşa eder. ABD Milli Güvenlik Dairesi’nin 2016 Mayısında “Kartal Ufku” isimli gizli bir tatbikatından bahseder. Gizli tatbikatın senaryosunun “Küresel bir finans krizi sonrası çıkacak isyanları” kapsadığından bahsederek şöyle der:

“Güç sahipleri savaşmadan çekip gitmeyeceklerdir. Para isyanlarına verilecek tepki mal ve varlıklara el koyma ve kaba güç olacaktır. Yönetimdeki elitler, dağlarda saklı komuta merkezlerinde güvende olacaklardır. Zengin elitler ise kendilerini tahkim edilmiş kalelerine çevirdikleri yatları, siteleri ve helikopterlerinde saklayacaklardır. Sokaklar gerçekten kana bulanacaktır. Özgürlüklerin kaybolduğu ortamda bozuk düzene karşı neo-faşsizm hortlayacaktır. Para isyanları inanılmaz gözükse de çıkmak üzeredir”7

Bu gerçekleri son kitabımız “Kapitalist Egonomi” de uzun uzun anlatmıştık. Ne kadar demokrasi özgürlük insan hakları nutukları atarsak atalım ülke içinde de uluslararası arenada da finans-kapital oligarkların hâkimiyeti sürmekte ve güçlenmektedir. Birileri, ABD ve dünyadaki hâkimiyetini, ABD ise küresel hâkimiyetini kaptırmama peşinde.

Öte yandan yeni küresel güçler ortaya çıkmakta. Her birinin tek hedefi pastanın hepsini kapmak. Bu adamlar doymak bilmez hırslarıyla dünyamızı ve insanlığı III. Dünya Savaşı’na sürüklemekten çekinmezler. Adamların hedefi zaten “Ordo Ad Chao”, Kaosla gelen düzen değil mi? Yeni teknolojilerle geliştirilmiş silahların kullanılacağı bir dünya savaşında insanlığın ve tarihin sonu olmaz da ne olur? Ne demiş atalarımız, “Biri yer biri bakar kıyamet ondan kopar.” Sonumuz
hayrola.

1 http://www.timeturk.com/tr/2013/03/10/saa.html

2 http://www.takvim.com.tr/Yazarlar/ergundiler/2014/11/10/eyvah-demokrasi

3 https://www.amerikaninsesi.com/a/oxfam-26-milyarder-d%C3%BCnyan%C4%B1n-yar%C4%B1s%C4%B1ndan-fazla-kazan%C4%B1yor-/4751770.html

4 http://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/kuresel-borc-yuku-ilk-ceyrekte-rekor-kirdi-40893051

5 http://www.internethaber.com/kuresel-servet-raporu-aciklandi-en-zengin-yuzde-1e-ne-oldu-1917031h.htm

6 https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-42770005

7 Rickards James, Çöküşe Giden Yol, Destek Yayınları, İstanbul, 2017

Cevap Yazın