Batı’nın İslamofobik Zeminde Yükselttiği Erdoğan Karşıtlığı

Batı’da önemli bir ivme kazanan Erdoğan karşıtlığını, sadece Erdoğan’ın sertleşen siyasal söylemlerine yönelik bir muhalefet şerhi olarak değerlendirmek zor. Edward W. Said’in ifadesiyle Batı, “öteki” olarak konumlandırdığı İslâm toplumları hakkında İslâm düşmanlığı kodları üzerinden hareket ediyor ve bir fikir birlikteliği oluşturuyor. Batı’nın tarihsel altyapısına göre de Doğu “öteki” ve İslâm da Doğu’ya ait bir din.

Yeni Zelanda’nın ChristChurch kentindeki iki camiye, cuma namazı sırasında düzenlenen silahlı saldırıyı Batı’daki İslam karşıtlığının meyveleri olarak değerlendirmek yanlış bir tespit olmaz. Saldırgan Brenton Tarrant’ın saldırı öncesinde kendi YouTube sayfasından 70 sayfalık manifestosunda dikkate değer ayrıntılar yer alıyor.

Manifestonun özellikle “Yüksek profilli düşmanları öldür” başlıklı bölümünde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a yönelik ifadeler dikkat çekiyor. Saldırganın Erdoğan’ı, “İnsanımızın en eski düşmanının ve Avrupa’daki İslamcı grubun lideri” sözleriyle tanımladığı görülüyor.

Peki, saldırgan Erdoğan’ı neden hedef alıyordu? Bu söylemi Batılı ‘entelektüellerin’ dilinden ayırmak mümkün mü?

Batı’nın İslamofobik Zeminde Yükselttiği Erdoğan Karşıtlığı özellikle 2010’dan sonra en üst seviyeye çıktı. Batı’da önemli bir ivme kazanan Erdoğan karşıtlığını, sadece Erdoğan’ın sertleşen siyasal söylemlerine yönelik bir muhalefet şerhi olarak değerlendirmek zor.

Edward W. Said’in ifadesiyle Batı, “öteki” olarak konumlandırdığı İslâm toplumları hakkında İslâm düşmanlığı kodları üzerinden hareket ediyor ve bir fikir birlikteliği oluşturuyor. Batı’nın tarihsel altyapısına göre de Doğu “öteki” ve İslâm da Doğu’ya ait bir din. Bu nedenle Batı siyasetinin ve medyasının “otoriterlikle eşitleyici bir söylem” üzerinden Erdoğan’ı bir numaralı hedef hâline getirmesi Edward Said’in “Şarkiyatçılık”1 teziyle doğrudan irtibatlı.

Batı’daki Erdoğan karşıtlığını derli toplu en iyi değerlendiren çalışma Kopernik Kitap’tan 2017 yılında yayımlanan “Erdoğanofobi” kitabı. Gazeteci, Yazar Abdülkadir Özkan’ın “Siyasette Erdoğan Korkusu”nu incelediği söz konusu kitabını Yörünge okurları için özetledik:

“Türkiye’nin Önündeki Tek Seçenek Erdoğan’ın Öldürülmesidir”

Avrupa Birliği’nin neredeyse dağılmanın eşiğine geldiği bir zaman diliminde Türkiye’nin yeni bir aktör olarak sahneye çıkması, konumunu tahkim eden projelere yönelmesi, Batı’nın son yüzyıllık paradigmasını alt üst eden kritik bir hamle olarak değerlendirilecektir. Dönemsel hatalar bir kenara bırakılırsa son on altı yılda Türkiye’nin bölgesel itibarının zirveye çıktığı genel bir kabul.

Siyasal İslâm’ın iflâs bağlamında son tahlilde İslâmcı bir siyasî çizginin yani “ötekilerin” ortaya koyduğu politik başarıların Batı zaviyesinde büyük bir tehdit barındırdığı da açık. Batı’nın makro ölçekte İslamofobi zemininde türettiği “korku siyasetinin”2 15 Temmuz sonrası Erdoğanofobi ile vücut bulması bu nedenle son derece önemli. Hatta bu durumun bir adım öteye geçerek Fransız Profesör Philippe Moreau Defarges tarafından “Türkiye’nin önündeki tek seçenek Erdoğan’ın öldürülmesidir”3 şeklinde dillendirilmesi Batı’nın zihin dünyasındaki sorunun ne denli büyük olduğunu gözler önüne seriyor.

Diğer bir örnek Fox News analistlerinden emekli asker Ralph Peters’ın başarısız darbe girişiminin ardından kaleme aldığı “Turkey’s last hope dies”4 (Türkiye’nin son umudu da ölüyor) başlıklı makalesi Batı’nın fobik siyasetinin nefret suçuna dönüştüğünü gösteriyor. Peters, yazısında karanlık ve aydınlık motiflerini sürekli karşılaştırıyor. Ona göre “Müslümanlık ve İslâm karanlık bir dindir.” İslâm âlemi ise genel olarak karanlıklara batmış durumdadır. “DAEŞ, Müslüman Kardeşler, AK Parti ve Erdoğan: Aralarında hiçbir fark yok. Aptal olmayın, bunların bazılarından fayda veya iyilik beklemeyin, hepsinin amacı aynı, hepsinin eli kanlı; tek fark, kandırdıkları Batılılarla sofraya otururken kanlı ellerini yıkayıp yıkamadıkları.”5

“İslâm ve Köktencilik Arasında Kasıtlı Olarak Yaratılan Çağrışımlar”

Erdoğan karşıtlığında birleşen Batı medyasının Türkiye’ye yaklaşımını Edward W. Said’in Batı medyasının İslâm ve Müslümanları sunmadaki oryantalist ve İslâm karşıtı kodlarını irdelediği Covering Islam kitabına referans vererek değerlendirmek yerinde olacaktır. Said, Covering Islam’da Batı medyasının haber metinleri üzerinden Doğu toplumlarında gerçekleşen sosyal ve politik olayları, İslâm karşıtlığı temelinde değerlendirme eğilimde olduğunu söyler:

“İslâm ve köktencilik arasında kasıtlı olarak yaratılan çağrışımlar ortalama bir okuyucunun İslâm ve köktendinciliğin esas olarak aynı şey olarak görmesini sağlar. İslâm dinini, inancını, peygamberini ve bu dine inananları bir avuç kurallara, klişelere ve genellemelere indirgeme eğilimi göz önüne alındığında, şiddet, ilkellik, gelenekçilik gibi İslâm ile özdeşleştirilen her türlü olumsuzluk vurgulanmış olur. (…)

Öte yandan, dünyanın yeni siyasî, sosyal ve ekonomik oluşumları hakkında hoşlanmadığımız her şey için İslâm’ın suçlanmasında, bir günah keçisi olarak görülmesinde bir fikir birliği vardır. İslâm, sağcılar için barbarlığı; sol kesim için Orta Çağ teokrasisini; merkez için nahoş bir egzotizmi temsil eder. Ancak bütün kesimlerde, İslâm dünyası hakkında çok az şey bilinmesine rağmen ortada onaylanacak çok şey olmadığı konusunda bir fikir birliği vardır.”6

15 Temmuz’da yaşanan darbe girişimi sonrası Erdoğan’ın çağrısıyla sokağa çıkan insanların Batı medyası tarafından “sürüler”, “İslâmcılar”, “Erdoğan’a bağlı sadık güçler” şeklinde toptancı bir yaklaşımla tanımlanmasını, Batı’nın Doğu halklarını “barbarlıkta” konumlandıran oryantalist geleneğinin devamı olarak okumak gerekmektedir.7

Genel bir çıkarımda bulunmak gerekirse hem Edward Said’in tespitleri hem de Olivier Roy’un “Siyasal İslâm’ın İflası” tezi, Batı aklının ikinci bin yılın sonlarında Batı-Doğu karşıtlığı zemininde oluşan oryantalist paradigmanın nefret boyutlarına evrildiğini gösteriyor. Hasan el-Benna ve Mevdudî çizgisindeki politik akımların başarılı olamaması, Batı’nın bu tezini ister istemez güçlendiren önemli gelişmelerdir.

Böylece bölge siyasetindeki başarısızlıklar, bölgeye daha kolay nüfuz etmenin bir aracı olarak görüldü. 2000’li yılların başında ise Türkiye’de Batı’nın bütün bir siyasal İslâm paradigmasını altüst eden bir siyaset modeli ortaya çıktı. Müslüman, muhafazakâr, liberal demokrat kimlik içerisinde neşvünema bulan bu siyasal söylem, ilk bakışta takdirle karşılansa da özünde İslâmcılığında şek şüphe bulunmayan Erdoğan’ın İslâm dünyasındaki benzer politik akımlara örneklik teşkil etme ihtimali ciddî bir tehlike olarak görüldü. Buradaki en kritik nokta, Davos krizi sonrası Batı aklının kontrolden çıkan siyaset biçimidir.

Siyasette Korku / Korku Siyaseti

“Siyasette korku” yahut “korku siyaseti” gibi tamlamalar bugün yeni ortaya çıkmış değildir. “Korku siyaseti” neredeyse insanlık tarihi kadar eskidir. Modern zamanlarda literatüre giren İslâm korkusu/İslamofobi8, İslâm karşıtlığı gibi terimler ise köken itibarıyla Grekçe bir kelime olan “fobi”den türetilen irrasyonel bir korku olarak tanımlanır.9 Genelde nefret söylemini içinde barındıran, toplumsal olmaktan çok, kültürel ve siyasî karşıtlığı ifade etmek için kullanılır.

Batı dünyasında özellikle 2010’dan bu yana tedricî bir şekilde ivme kazanan “Türk karşıtlığı” ve “Erdoğan nefretinin” bugün İslamofobi zemininde “fobik” bir hâl alarak sistematik bir “korkuya” dönüştürüldüğü tespitinde bulunmak yanlış olmaz. Ortaya çıkan bu yeni durumu “Erdoğanofobi” tanımıyla kavramsallaştırmak konunun daha rahat anlaşılmasına da olanak sağlayacaktır.

Özellikle son yıllarda Batı’da yabancı düşmanlığının faşizan siyasal bir söyleme evrilmesi “fobik” akımların da önünün açılmasına olanak sağlar. Erdoğan’a yönelik algı operasyonlarının 2011 yılı sonrası tedavüle konulduğu önemli ve dikkat çeken bir ayrıntıdır. 2011 yılında Türk siyasal olgunluğunun zirvede olduğu, ekonomik istikrarın takdir topladığı bir dönemde The Times dergisinin Erdoğan’ı dikta rejimi kurmakla itham etmesi10 operasyonun başlangıç noktası olarak okunacaktır. 2013 yılında aynı derginin Fetullah Gülen ve Abdullah Öcalan’a “Yılın En Etkili 100 İsmi”11 listesinde yer verirken Erdoğan’a yönelik “diktatörlük” suçlamalarını arttırması bu tespiti teyit eden en önemli göstergedir.

2013 yılındaki Gezi olayları sonrası İngiliz The Economist dergisinin “Demokrat mı, Sultan mı?” kapağı, 2015 yılı 1 Kasım seçimlerinden hemen önce “Erdoğan’a oy vermeyin” çağrısı, 2016 yılında ise “Erdoğan’ın Yeni Sultanlığı” dosyasıyla sekiz makaleye yer vermesi, Batı medyasının Erdoğan’ı “bitirme plânının” ne kadar sistematik sürdürüldüğünü gösterir. The Economist’in 16 Nisan 2017’de gerçekleştirilen halk oylamasına ilişkin yorumu ise çok daha dikkat çekicidir: “Türkiye diktatörlüğe sürükleniyor. (…) Güçlü bir başkana sahip olmak kötü bir şey değil; ancak Türkiye’nin yeni anayasası çok ileri gidiyor. Ülke, parlamento tarafından çok az kısıtlanan bir 21’inci yüzyıl sultanıyla karşı karşıya kalabilir. (…) Türkiye 16 Nisan’dan sonra da önemli bir rol oynamaya devam edecek. Eğer Erdoğan kaybederse, Türkiye zor bir geleceği olan zor bir müttefik olacak. Ama eğer kazanırsa ülkeyi seçilmiş bir diktatör gibi yönetebilecek.”12

Batı medyasında Erdoğan karşıtlığı İslâm düşmanlığı zemininde ilerler. The Huffington Post yazarı Prof. Alon Ben-Meir, “Turkey’s elected dictator”13 başlıklı yazısında Türk halkının Erdoğan’a olan desteğini Erdoğan’ın “açıklanamayan gariplikteki” etkisiyle kitleleri manipüle etmesine, en temelde halkın “yoksulluğuna” ve İslâmî yönelişlerine bağlar. Böylece Erdoğan’ı destekleyen kitleleri demokrasiden anlamayan, eğitimsiz halk olarak tanımlar. Ben-Meir, Batı’nın Türkiye üzerindeki etki gücünü kaybetmesine atıfla ABD ve AB’yi Erdoğan’a müdahaleye çağırır:

“Başarısız askerî darben önce bile Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan, bütün devlet meselelerinde son sözü söyleyen bir diktatör gibi hareket etti. Başarısız darbe, ordu ile yargıyı temizleyerek tüm kurumların onun kaprislerine boyun eğmesini sağlamak ve Türkiye demokrasisinde geriye ne kaldıysa onu da yok etmek için, onun tabiriyle ‘Tanrı’dan gelen bir armağandan’ başka hiçbir şey değildi. Erdoğan için seçilmek, bütün demokratik kuralları çiğnemek ve yok etmek yolunda, güçlerini pekiştirmek ve İslâmî eğilimleri yaymak için kendisine sunulmuş bir yetkiden başka bir şey değildi.

(…) Amerika ve AB bu vesileyle tarihin tekrar gösterdiği gibi totoliter rejimlerin sonunun kötü olduğunu ve kendisini bir gün mahkeme salonunda bulacağını hatırlatarak Erdoğan’ı hizaya getirmeli.”14

Batı medyasının psikolojik üstünlük elde etmek amacıyla Erdoğan’a ve dolaylı olarak Türkiye’ye karşı açık seçik bir operasyona kalkıştıkları artık rahatlıkla görülebilmektedir. Bu sürecin Türkiye aleyhine evrilmesinin en temel etkenlerinden biri uzun yıllar yurt dışında kurumsallaşan FETÖ diasporasının dezenformasyon çalışmaları olduğu da tartışma götürmez bir gerçek. Erdoğan’ın Batı paradigmasına meydan okuyan, “eşit şartlarda ve eşit koşullarda bir dünya vatandaşlığı” önermeleri Batı siyasetiyle makasın açılmasına neden olan çok kritik bir hamledir. Etyen Mahçupyan, bu durumu şöyle analiz eder: “Türkiye artık dünya düzeyinde diğer büyük ülkelerle aynı sınıfta sayılmayı, eşit olmayı, saygı görmeyi talep ediyor. Bu duygu, muhafazakâr zihinde bir kişilikli duruş ve siyaset beklentisi olarak şekilleniyor.”15

Son tahlilde Erdoğan ve temsil ettiği siyasal çizgi, zaman zaman yaşanan aksaklıklara rağmen Türkiye’nin, bölgenin ve İslâm toplumlarının güvenliği için “vazgeçilemez” öneme sahiptir. AK Parti iktidarında “Türkiye’nin artık sadece Türkiye olmaktan öte” bir değere dönüştüğünü, Erdoğan’ın ise sadece Türk siyasetinin önemli bir kilometre taşı olmanın çok ötesinde mazlum milletlerin temsiline soyunan emsalsiz bir siyasî aktör olduğu gerçeğini teslim etmek gerekiyor.

1 Edward W. Said, Şarkiyatçılık: Batının Şark Anlayışı, Metis Yayınları, İstanbul 1995.

2 http://www.takvim.com.tr/guncel/2017/05/01/yuzu-maskeli-teroristlerden-erdogana-olum-tehdidi.

3 https://tr.sputniknews.com/avrupa/201704241028201391-erdogan-oldurmek-kaliyor-fransiz-siyaset-bilimci-sorusturma/.

4 http://www.foxnews.com/opinion/2016/07/16/turkeys-last-hope-dies.html.

5 Halil Berktay, Tarihçi Gözüyle Siyaset, Kopernik Kitap, İstanbul 2017, s. 28.

6 Filiz Barın Akman, 15 Temmuz Darbe Girişimi Batı Medyası Söylem Analizi Neo-Emperyalizm, İslamofobi ve Oryantalizm, Kadim Yayınları, Ankara 2017, s. 79-81.

7 Akman, 15 Temmuz Darbe Girişimi Batı Medyası Söylem Analizi Neo-Emperyalizm, İslamofobi ve Oryantalizm, s. 80.

8 İslamofobi terimi, ilk kez 1922’de oryantalist Etienne Dinet’in makalesinde kullanılmıştır. Bk. Etienne Dinet, “L’Orient vu de I’Occident”, Paul Guethner, Rue Jacob, Paris 1922.

9 Hilâl Barın, Tedirgin Nefret: İslamofobi ve DAEŞ, Tezkire Yayınları, İstanbul 2016, s. 49.

10 Refik Erduran, “Erdoğanofobi”, Sabah gazetesi, 21.06.2011; http://www.sabah.com.tr/yazarlar/refik_erduran/2011/06/21/erdoganofobi.

11 http://time100.time.com/2013/04/18/time-100/.

12 “Economist: Türkiye diktatörlüğe sürükleniyor”, 12.04.2017, http://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-39582101.

13 Alon Ben-Meir, “Turkey’s Elected Dictator”, The Huffington Post, 29.07.2016; http://www.huffingtonpost.com/alon-benmeir/turkeys-elected-dictator_b_11093160.html.

14 Akman, 15 Temmuz Darbe Girişimi Batı Medyası Söylem Analizi Neo-Emperyalizm, İslamofobi ve Oryantalizm, s. 140.

15 Etyen Mahçupyan, “AK Parti ve Yeni Milliyetçilik”, Akşam gazetesi, 24 Şubat 2014.

Cevap Yazın