Gazetecilikte Türkü Yine O Türkü Sazlarda Tel Değişti

Eğer basının tek sorunu ‘oligarşik düzenin medya ayağı’ olmak olsaydı,  uzun ve zorlu bir mücadeleden sonra nihayet feraha ermiş olurduk. Ama mesele bundan ibaret değildi. Devlet gücü el değiştirince, ana akım medyanın da yeni sahiplerinin kontrolüne girdiğini/kucağına oturduğunu gördük. ‘Yeni sahipleri’ sözümüz yanlış anlaşılmasın; burada değişimin yönü Aydın Doğan’dan Yıldırım Demirören’e doğru değil, askerden hükümete doğrudur.

“Bâbıâli hiçbir zaman pek matah bir şey değildi… Ama hiçbir zaman da bugünkü kadar pespâyeleşmemişdi… Bâbıâlî, Azîzem, doğuştan sakat bir müessesedir. Zirâ ‘yerden bitme’ değil; ‘tepeden inme’dir! Başka bir söyleyişle, ‘halkın ihtiyacı’ sonucu değil; ‘Devlet’in ihtiyâcı’ netîcesi ortaya çıkmışdır…”

Yukarıdaki satırlar Yağmur Atsız’ın 2002 yılında basılan “Meçhûl Genç Gazeteciye Mektuplar” kitabından alındı. Acaba Atsız, ‘Babıâli hiç bu kadar pespayeleşmemişti’ dedikten sonra geçen 16-17 yılda, zaten ‘pek matah bir şey olmayan’ o Bâbıâli’den geriye ne kaldı? Belki daha doğru ifadeyle ‘Bâbıâli’  -ki siz onu ‘Türk basını’ şeklinde okuyun-  diye bir şey kaldı mı?

AK Parti döneminde ‘elde kalan’ın ne olduğuna ilerleyen satırlarda bakarız. Ama öncesinde ‘neydi’, ‘ne durumdaydı’ ona bir bakalım ki tablo daha net görülsün.

Bir ‘Sakat Doğum’: Türk Matbuatı

Türkiye’de basın, Batı’dakinden farklı bir serencam içinde doğup büyüdü. Yağmur Atsız’ın dediği gibi, Türkiye’de matbuat, “halkın değil devletin ihtiyacı”nın sonucu olarak ortaya çıkmıştı. Eğer gazetecilik ‘kamu otoritesini halk adına denetlemek, halkı yönetim faaliyetiyle ilgili doğru bilgilendirmek’ şeklinde özetlenecek olursa Türk basınının, halkın değil de devletin ihtiyacından doğmuş olmasını pekâlâ bir “sakat doğum” diye nitelendirebiliriz.

Öyle ya, bütün demokratik ülkelerde basın müessesesi yasama, yürütme ve yargıdan sonra gelen ‘dördüncü güç’ olarak bilinir. Bizde ise basın; ordu, yüksek yargı ve büyük sermayenin yanında oligarşik düzenin dördüncü ayağı konumundaydı. (Bazı unsurları itibarıyla hâlâ da öyledir.)

Halkın hukukunu savunması gereken basın, adeta halka karşı mevzilenmiş ve devletlû elitlerin savunucusu olmuştu. Darbelere destek vermesi bir yana, kimi zaman sipariş üzerine, çoğu zaman da kendi ürettiği yalan dolan ve çarpıtılmış haberlerle darbelere zemin hazırlayan bir basından ve darbecilerin pis işlerini görmekten utanmayan bir gazetecilik anlayışından söz ediyoruz. Yağmur Atsız’ın “pespayeleşme” dediği şey en çok bu pis işler görülürken kendini belli etti. 

Hal böyle olunca, ana akım medyanın son 20 yılda menfaatleri zarar gören öteki oligarşik unsurlarla işbirliği içinde seçilmiş hükümetlerin karşısına dikilmesinde şaşırtıcı bir şey yoktu.  Genelkurmay İstihbarat Dairesi Başkanlığı yapmış emekli Korgeneral İsmail Hakkı Pekin’in “Kozmik Oda” kitabında yazdıklarına bakar mısınız: “28 Şubat’ın altında ekonomik nedenler ve sermaye sahiplerinin de rolü aranmalıdır. Erbakan’ın başbakan olmasıyla devlet ihalelerinin başka yerlere gideceği endişesini taşıyan sermaye ve medya grupları oldu. Ama bunun siyasal dile yansıması ve Silahlı Kuvvetler’e yansıtılması ‘irtica geliyor’ şeklinde olmuştur…”

28 Şubat (1997) döneminde Refah-Yol hükümetine yönelik baskıların da; on yıl sonra AK Parti’ye açılan kapatma davasının da temel argümanları çarpıtılmış ve/veya tahrif edilmiş haberler ve manşetlerdi. AK Partili yıllarda ana akım medyanın seçilmiş hükümetlere karşı verdiği ‘mücadele’, Türkiye’de basının tarihsel kimliğini bir kez daha net çizgileriyle ortaya koydu.

Tasfiye Olan Aydın Bey Değildi

‘Bir Liderin Doğuşu’ adlı kitapta Tayyip Erdoğan, partisinin iktidara geldiği ilk günlerde Aydın Doğan ile arasında geçen bir diyaloğu aktarıyor: “Aydın Doğan, benimle görüşmek istemişti. Conrad Otel’de buluştuk. Bana önceki başbakanlarla yaşadığı kavgaları ve bu kavgaları nasıl kazandığını anlatmaya başladı. Aydın Bey şöyle diyordu: ‘Turgut Özal önceleri bize karşı çok sertti ama sonradan öyle bir noktaya geldi ki, ‘ne onlarla, ne onlarsız’ demek durumunda kaldı. Barışık bir süreç yaşadık. Aynı şeyleri Demirel’le de yaşadık. Ama aramızdaki soğukluk fazla uzun sürmedi. Onunla da barıştık. Keza Tansu Hanım da başlarda aynı sertlikteydi. Farklı bir şekilde üzerimize gelmek istedi ama sonunda o da adeta pes etti.’

Aydın Bey dedim, Sadede gelin.  Yani şimdi pes etme sırası bende mi? Bunu mu demek istiyorsunuz?

‘Hayır, öyle demek istemiyorum, ben sizinle iyi geçinmekten yanayım’ dedi.

Bu anlattıklarınız, hiç de o manaya gelmiyor, dedim ve ona şunları söyledim: Bakın Aydın Bey, her yiğidin bir yoğurt yiyişi var. Benden öncekilerle yaşadıklarınız beni ilgilendirmez. Ben haklı olduğunuz sürece, haklı olduğunuz her konuda, hakkınızın verilmesinden yanayım. Ama hak etmediğiniz bir şeyi de benden istemeye kalkarsanız, her zaman karşınızda olurum!..”

Bu konuşmadaki soğukluğun veya gerilimin neticesinde Aydın Doğan, ilerleyen yıllarda oyunun dışına itildi. Aydın Bey, kimilerinin zannettiği gibi basın özgürlüğü mücadelesini değil, iktidar oyununu kaybetmişti. Bu bakımdan, sahneden çekilen esasen ‘Aydın Doğan ve kızları’ ya da ‘Doğan Medya Grubu’ değil, Türkiye’deki oligarşik yapının medya ayağıydı. Bir başka deyişle Aydın Doğan’ın medyadan çekilme kararı, sadece bireysel bir teslim oluş olarak okunamaz. O karar, Türkiye’deki oligarşik yapının tasfiye sürecinin bir sonucudur. Nitekim aynı dönemde TSK’daki darbecilik damarının zayıflaması, Yüksek Yargı’daki dönüşüm ve Büyük Sermaye’nin 28 Şubat’taki askerle birlikte üstlendiği ‘oyun kurucu’ rolünü kaybetmesi de, o büyük tasfiye sürecinin yansımalarıydı.

Oligarşinin Kucağından Kalkıp Hükümetin Kucağına Oturmak

Eğer basının tek sorunu ‘oligarşik düzenin medya ayağı’ olmak olsaydı,  uzun ve zorlu bir mücadeleden sonra nihayet feraha ermiş olurduk. Ama mesele bundan ibaret değildi. Çünkü ‘sakat doğumun’ bünyede yarattığı başka travmalar da vardı. Devlet gücü el değiştirince, ana akım medyanın da yeni sahiplerinin kontrolüne girdiğini/kucağına oturduğunu gördük. ‘Yeni sahipleri’ sözümüz yanlış anlaşılmasın; burada değişimin yönü Aydın Doğan’dan Yıldırım Demirören’e doğru değil, askerden hükümete doğrudur.

Hükümet, tıpkı selefi olan güç merkezi gibi, basına bir ‘kale’ gözüyle baktı. Önce karşı kuvvetin merkez medya kalelerine karşı kendi kalelerini kurdu. Böylece ‘Hükümetin her yaptığına yanlış gözüyle bakan’ ana akım medyanın karşısında ‘hükümetin her yaptığı doğrudur diyen’ bir ‘iktidar medyası’ yaratılmış oldu.

André Gide, “Hakikatin rengi gridir” demişti. Türkiye’de ise hakikatin rengi ya hep siyah ya da hep beyaz oldu! Derin siyasi kutuplaşma basını, ‘ya o tarafın ya da bu tarafın sesi’ olmaya doğru savurdu. Ülkede çok sayıda gazete ve televizyon olmasına rağmen esasen iki temel görüş var: Hükümetin (daha doğrusu Erdoğan’ın) her yaptığı iyidir diyenler ve her yaptığı kötüdür diyenler. Hakikat duygusu da işte bu zeminde el birliğiyle kurban edildi.

Öylesine keskin bir kutuplaşma hali var ki gazete okurları için olup bitenlere dair hakikati öğrenme talebi, Erdoğan’ı övme veya Erdoğan’ı yerme ihtiyacının gerisinde kalabiliyor. Gazeteleri ve televizyon haberlerini gerçekleri öğrenmekten ziyade, yüreğini soğutmak için takip eden okurlar ve izleyiciler var. Bu hâkim iklim, kendi ‘haber yöneticilerini’ üretiyor. Bu yöneticiler de kitlelerin istedikleri afyonu onlara ‘haber’ kılıfında sunuyor.

İktidar medyası zaman içinde yeni mevziler kazandıkça, karşı tarafın kalelerini de bir bir ele geçirmeye başladı. Bu satırlar yazılırken ‘ele geçirme’ süreci tamamlanmıştı. Açıktır ki bu yeni düzen de yeni bir ‘sakat doğum’a işaret ediyor.   

Avrupa demokrasilerinde de hükümetteki partiye veya muhalefetteki partinin dünya görüşüne yakın duran basın-yayın organları vardır. Ama bu durum gazeteciliği ayağa düşürmez. Siyasetin solunda veya sağında yer almak demek, pespaye bir hükümet destekçiliği veya hükümet düşmanlığı yapmak demek değildir.

Medya gücü hükümetleri ayakta tutmaz. AK Parti’yi 17 yıldır iktidarda tutan medyanın gücü değildir. Keza medyayı daha fazla zapturapt altına almak da iktidarın ömrünü uzatmayacaktır. AK Parti ne medya gücüyle iktidara geldi ne de medyanın gücüyle iktidarda duruyor. Kendi tecrübesi bunun apaçık bir kanıtıyken hâlâ bütün medya organlarını kontrol altına alma çabası anlaşılır gibi değil.

Kim ne derse desin, Türkiye’nin demokratikleşme süreçlerinde çığır açmış, büyük reformlara imza atmış bu politik hareketin, basın alanındaki siciline kaydedilecek olumlu bir şey var mı?

O günlerde askere “yandaşlık” yapan bir merkez medya vardı, bugünlerde ise hükümete “yandaşlık” yapan bir merkez medya var. Sonuç: “Türkü yine o türkü, sazlarda tel değişti.”

Okurlar zaten ne olup bittiğinin farkında. Ama yine de tarihe kayıt düşmek için bugün haber merkezlerinde nasıl bir iklimin hüküm sürdüğünü yazalım. Ana akım medya organlarında yöneticiler, Ankara’dan gelebilecek pek de ‘hayırlara vesile olmayan’ muhayyel bir telefonun endişesiyle yaşıyor; haberlerini yazarken, manşetlerini atarken bu endişeyle hareket ediyor. Haber kanalları tartışma programlarına çağırdıkları isimleri önceden belirlenmiş bir yorumcu havuzunun içinden seçmek zorunda. Öyle yapmaları ‘güvenli bölge’de kalmaları açısından şart. Dinç Bilgin, 28 Şubat döneminde tetikçilik yapan iki büyük gazeteden Sabah’ın (öteki Hürriyet idi) patronuydu. Yıllar sonra itiraf ve özeleştiri diyebileceğimiz içerikte bir röportaj vermiş ve “O günlerde askere karşı çıkmak nasıl diyeyim, sağlığa zararlıydı” demişti. Darbe dönemleri bambaşka dönemlerdir, tamam ama vicdanı olan söylesin, bugün gazetecilikte ‘sağlığa zararlı’ şeyler az mı?

Bugün en sıkıntı konulardan biri röportaj yapmak. Aslında gazeteciler için röportaj, habere ulaşmanın en zevkli yanlarından biridir. Tabii doğru soruları sorabilmek şartıyla. Gazeteciler işlerini soru sorarak yapar. Türkiye’deki gazetecilerin kahir ekseriyeti için soru sormak veya sorularının peşinden gitmek, işlerini kaybetme riskini göze almak demektir. Röportajların sıkıntılı olması bu yüzden. Televizyonda en son ne zaman gerçek bir ‘lider röportajı’ izlediğini hatırlayan var mı? İnşallah mesleğe yeni başlayan gazeteciler son dönemde izlediklerini o kategoride görmüyordur.

Bugün Cumhurbaşkanı’na soru soramayan gazetecilik, bölgesel liderlik iddiasındaki Türkiye’ye yakışmıyor. Türkiye’de Cumhurbaşkanı’ndan bakanlara kadar yöneticiler, soruları cevaplandırmak için değil, görüşlerini ve icraatlarını anlatmak için röportaj veriyorlar. Gazetecilerin bir kısmı zaten yayın organlarının el değiştirmesinden sonra yeni patronları tarafından işten çıkarıldı. Halen ana akım medyada çalışmakta olanlarsa -bir meslektaşımızın ifadesiyle- “Haysiyetleriyle çocuklarının geleceği arasında sıkışmış durumda.”

Üzücü ve umut kırıcı olan bir başka şey ise genç gazeteci kuşağının gerçek anlamda bir gazetecilik faaliyetini neredeyse hiç tanımadan yetişiyor olması. Bu noktada 28 Şubat medyasının yöneticileriyle bugünün medya yöneticilerinin sorumluluğu ortaktır.

O dönemde kalemini darbecilerin emrine veren, darbecilerle mesai yapan, ‘Sisler Bulvarı’ndan bildiren yazarların, o dehşetengiz manşetleri atan genel yayın yönetmenlerinin, bugün o devirmeye çalıştıkları siyasi gruba yakın duran gazetelerde yazmaya devam edebilmeleri hem kendileri hem de yeni dönemin karakteri hakkında bir fikir veriyor. 

Dün AK Parti’ye karşı mücadele gazeteciliği yürütenler, mesleklerini bu mücadelenin hizmetine vermişlerdi. Bugün de ‘iktidar basını’ aynı şeyi, kendilerinden öncekilerle aynı zihinsel kodları benimsemiş şekilde yapıyor. Dün AK Parti’ye karşı verilen ‘mücadelede’ meslek adına utanç verici tablolar görmüştük. AK Parti’ye karşı tetikçilik yapılan medya kalelerinde bugün bu partinin bayrağı dalgalanırken gördüğümüz tablo da gurur verici değil.

Dün meslek etiğinden ve hakkaniyetten yoksun, vicdansız bir basın düzeni vardı.  Acaba bugün meslek etiğine bağlı, hak hukuk bilen, vicdanlı bir basın düzeni var mı? O zaman medyada yıktığınız o ‘kötü’nün -ki fena halde kötüydü- yerine koyduğunuz ‘iyi’ nedir? Yaptığınız ‘iyilik’ nedir? Aydın Bey’in koltuğuna Yıldırım Bey’i oturtmak mı?

Bugün bir televizyon kanalında iki programcının şöyle bir diyaloğuna şahit olabiliyoruz:  (İsimleri çıkararak yazıyorum)

– “……….’u ben tanımam, sen tanıyor musun?

– O mu? O, ………’ın köpeğidir. Bildiğin bir köpek!”

Böyle bir diyalog ‘seyredilmez’, ‘işitilmez’. Böyle bir diyaloğa olsa olsa mâruz kalınır. Böyle bir diyaloğa ‘mâruz kalmak’, bu seviyenin ekranlarda kabul görmesi, gazetecilik dili olarak normalleşmesi vahim bir durum değil midir?

Şu son 20 yıl için medya tarihine düşülecek kayıt herhalde şudur: Türkiye’nin medyası bu 20 yıl içinde bir değil iki kez iğdiş edildi. Birincisini o eski oligarşik düzenin sahipleri ve onun medyadaki uzantıları;  ikincisini ise eski düzeni yıkan, o kaleleri bir bir ele geçiren, sonra da tıpkı selefleri gibi hareket edenler gerçekleştirdi.

Türkiye’nin yeni iktidar elitlerinin medya vizyonu, ekranlarda bu seviyede bir tartışma dili, manşetlerde hükümet övgüsüyle sınırlı bir habercilik ise bizlere de “Türkü yine o türkü, sazlarda tel değişti” demekten başka bir şey kalmıyor.

Türkiye’nin neredeyse bütün sosyo-ekonomik göstergelerinde son derece olumlu performans sergilemiş bir hükümetin medya vizyonu böyle mi olmalıydı?  Tayyip Erdoğan, AK Parti’nin kuruluş dilekçesini İçişleri Bakanlığı’na verdiği gün konuşmasını, “Bugünden sonra hiçbir şey artık eskisi olmayacak” diyerek bitirmişti. Kendi sözlerini unutmuş olan bugünkü iktidar sahiplerine, ‘Bilge Kral’ Aliya İzzetbegoviç’in sözünü hatırlatarak bitirelim:

“Savaşı, düşmanlarımıza yenildiğimiz zaman değil, onlara benzediğimiz zaman kaybederiz.”

Cevap Yazın