Filozoftan Dindar, Dindardan Filozof Olur Mu?

Felsefi düşünceyi benimsemiş, sorularına bu şekilde cevap arayan biri ne kadar dindar olabilir veya dindardan filozof olur mu? Güzel bir soru. Şu sorunun cevabı da merak konusu: Dini konular düşüncenin konusu yapılabilir mi, yapılamaz mı?

Filozoftan dindar ya da dindardan filozof olur, olmuştur, tarihte örnekleri çoktur. İlk akla gelen isimler olarak Hristiyan dünyadan St. Augustinus ile Aquinolu Thomas’ı, Müslüman dünyadan da Gazali ile İbn-i Rüşd’ü örnek verebiliriz (Gazali filozof mu? Bu sorunun yanıtını daha önce verdiğim için tekrara gerek duymuyorum). Elbette diğer Müslüman filozofları -özellikle de sûfî filozofları (feylesuf es-sufiyye)- ve din adamı olan bir kısım Aydınlanma filozoflarını da unutmamak gerekir.

Dini konuların düşüncenin konusu yapılıp yapılamayacağına gelince, bu soruya “yapılamaz” diyerek olumsuz yanıt veren dindarlık, Müslüman dünyanın başına gelen felaketlerin bir numaralı müsebbibidir. Dini konuları düşüncenin konusu haline getirmekten kaçınmak ya da düşüncenin konusu olmaktan çıkarmak, dinin salt inancın konusu olduğunu kabul etmektir. Düşüncenin konusu olmayan din, bittabi irrasyoneldir.

Bu yaklaşımın arkasında iki ayrı anlayış yatar: Birincisi, dini konuları düşüncenin konusu haline getirmenin dinin tabiatına ters düşeceği yönündeki anlayıştır. Yani dini konular düşüncenin konusu yapılabilse bile bundan uzak durmak gerekir, işin büyüsü bozulursa halimiz nice olur. İkincisi, aklın -örneğin iman esasları gibi- dini konuları kavramakta yetersiz olduğu, bunlara inanmak lazım geldiği yönündeki anlayıştır. Bu anlayışa göre dini konular üzerinde akıl yürütmenin gereği de yoktur, her şey apaçık bir biçimde bildirilmiştir, tasdik etmek, inanmak kâfidir.

İrrasyonel din anlayışı caziptir, çünkü rahatlatıcıdır, düşünmeye, kafa yormaya gerek yoktur, teslim olur, kendinizi akışa bırakır, kurtulursunuz. Bu arada -anlamı çarpıtılmış- kader, kısmet, nasip, kaçınılmaz olarak şansa, kumara, “ya tutarsa”ya dönüşür, işin sonu kötü olursa da çok şükür, lütfu da hoştur kahrı da, sorun yoktur.

Asıl mesele neyin düşünülüp neyin düşünülemeyeceğini bilme meselesidir. Örneğin Allah’ın zatı -ki bundan kastın O’nun hakikati olduğu söylenmiştir- düşünülemez, zira hakkını vermek mümkün değildir. Teoloji/ilahiyat bu nedenle safsatadan ibarettir ve felsefe de bu alana girdiğinde safsataya dönüşür.

Günümüzde bazı kişi ve çevreler, “İslam felsefesi diye bir şey yoktur, İslam’ın felsefesi olmaz” demektedir. İki zıt kutup, bu noktada buluşuyorlar. İslam’ın felsefesi olur mu, olmaz mı? Olur. Allah’ın varlığı, birliği, vahiy, nübüvvet, dinin kaynağı-kökeni, anlamı, hikmeti, maksadı, -İslam nokta-i nazarından- varlığın kaynağı ve anlamı, bilginin kaynağı, tabiat, insan, toplum vs. üzerine gayet güzel düşünülebilir, bunlar felsefi düşüncenin konusu yapılabilir, bir bilgi alanı olarak dinin temelini oluşturan ilkeler bütünü üzerinde akıl yürütülebilir. İbadet-i mersumenin (namazın, orucun, haccın, zekâtın, kurbanın) dahi -hikmet ve maksatları bakımından- tek tek felsefesi yapılabileceği gibi, Kur’an kıssaları da akli olarak ele alınabilir.

Müslüman filozoflar, dini konuları düşüncenin konusu haline getirerek, felsefeyi, İslam’ı temellendirmek -ki akıl yürütmeyi ve argümantasyonu gerekli kılar-, Yahudilik ve Hristiyanlık başta olmak üzere diğer inançlara, yanı sıra Dehriyyûn (materyalistler) ve agnostiklere karşı savunmak üzere kullandılar. Neticede önemli olan bakış açısıdır, örneğin el-Kindi, dini bilginin felsefi bilgiden daha rasyonel olduğunu savunmuş ve bunu başarılı bir biçimde temellendirmiştir.

Müslüman dünya, kendi felsefesini kurabilir, hatta el-Kindi’nin din ile felsefe arasında epistemolojik açıdan bağ kurması gibi, modern disiplinlerle İslam müktesebatı arasında bağ kurarak -bilginin İslamileştirilmesi yoluyla- kendi antropolojisini, sosyolojisini, psikolojisini oluşturabilir. Dini-dünyevi, nakli-akli ya da akli-şer’i ilimler ayrımı yaparak, “Bunların dinle hiçbir alakası yoktur” demek, “İslam masal anlatıyor” demektir. İslam’ın bildirdiği her şeyin varlıkta, tabiatta, insan nefsinde, hayatta, tarihte, toplumda karşılığı bulunmaktadır. (bkz. 1- İlimlerin Tasnifi, 2- İslam Mitoloji midir?)

Günümüzde felsefi ve bilimsel literatürü okuyan gençler, ister gelenekçi ister radikal olsun İslamcı yazar-çizer taifesini sığ buluyorlar. Din ile akıl arasındaki bağ kopmuş olduğu, yanı sıra din, siyaset ve ideolojiye kurban edildiği, her türlü cürmün dayanağı haline getirildiği için Türkiye’de din adına yazılıp çizilenler dünya standartlarında ilkokul seviyesine bile hitap etmiyor, ideolojik dindarlık, edebiyat yapmayı bile beceremiyor. Modern zamanlara ait ‘moloz’ kategorisine dâhil dini literatürü okuyup da dinden soğumamak, -aptallar için değil, ancak- akıllı insanlar için büyük başarı. Onlar da farklı bir din telakkisi edinip, yollarını değiştiriyorlar. Bir söz konusu literatüre, bir de tabiata, hayata, kâinata bakan, söylenenleri akıl süzgecinden geçiren, önerilen ya da yapılmak istenen ile bugüne ait başarılı sosyal ve siyasi düzenleri kıyaslayan insanlar, ortada nasıl bir saçmalık döndüğünü anlamakta zorlanmıyorlar.

Hulâsa, Müslüman dünyada kesintiye uğrayan felsefi ve bilimsel düşünce süreci yeniden başlamak zorundadır.

Atilla Fikri Ergun – atillafikriergun.wordpress.com

Cevap Yazın