Çin Şişeden Çıkarken

Bugün Çin, küresel bir güç olmanın karasal etkilerin ötesine geçip okyanus aşırı bir etkiye sahip olmaktan geçtiğini biliyor. Bu nedenle Çin’in gelecek ‘düş’ünün Kuşak ve Yol projesi kadar önemli bir ayağı, Afrika ve Latin Amerika yatırımları…

Sovyetlerin dağılmasıyla birlikte, tarihin sonu tezleri ve Amerikan liberalizminin ilelebet zaferi gibi çıkarımlar moda olmaya başlamıştı. Artık dünya tek kutupluydu. Bu özgüven, Amerikan saldırganlığının daha da pervasızlaşmasına yaradı. Örneğin, Irak işgali, Sovyetlerin denge unsuru olduğu bir dünyada bu kadar kolaylıkla gerçekleşemeyecekti.

Aradan geçen yıllarda Çin, sessiz sedasız bir süper güç oldu ve şimdi artık ABD’ye kafa tutar duruma geldi. Rusya da Sovyet dönemindeki kadar olmasa da kendini toparladı; Kırım, Ukrayna, Kuzey Osetya ve Abhazya örneklerinde görüldüğü gibi, askeri şiddetle dediğini yaptıran bir güce dönüştü. Buna karşılık Avrupa ülkeleri, güçlerini birleştirerek, Amerika’nın sadık müttefiki olma rolünü iyice perçinledi ve bunu yaparken Doğu Bloğu’nu ve Balkanları tümüyle kontrolüne alarak, Rusya’nın bölgedeki gücünü büyük oranda
kırdı.

Bugün dünya, AB(D) bloğu ile Çin-Rusya ekseni arasında kalmış durumda. Orta Asya’da Rusya, Doğu Avrupa’daki yenilgisini yeniden yaşamak istemiyor. Bölge ülkelerinde hâlâ Rus etkisini görüyoruz. Dünyanın Amerikancı ülkelerini Amerikan üsleri haritasından üç aşağı beş yukarı anlayabiliyoruz. Neredeyse tüm Kuzey ve Güney Amerika ülkelerinde Amerikan üsleri var. Avrupa’nın ve Arap ülkelerinin çoğunda bu üsleri görüyoruz. Avustralya ve Yeni Zelanda’nın yönü zaten belli. Afrika’ya baktığımızda ise çok az ülkede Amerikan üssü olduğunu görüyoruz; çünkü küresel Batı, Afrika’yı Fransa’ya devretmiş durumda.

Sahraaltı Afrika’nın yaklaşık olarak yarısında -ağırlıklı olarak Batı Afrika’da olmak üzere- Fransız askeri üsleri var. Bunlar, genellikle barış gücü olarak konuşlandırılıyor; ancak ‘Batı’nın kendi yarattığı sorunları çözmek iddiasında oldukları için pek inandırıcı da görünmüyorlar. Bu dünya paylaşımının dışında kalan başlıca iki ülke, Çin ve Hindistan.

Bu üslerin hem askeri bir anlamı var hem de simgesel; çünkü küresel siyasette kimlerle yan yana durulduğunu gösteriyor. Ya peki, yeni bir hükümet gelirse ve bu etki alanlarından farklı bir siyaset güderse? İşte o zaman, darbelerle ya da renkli devrimlerle hemen cezalandırılıyor. Çin’in yükselişi ve ABD’ye kafa tutması ise, Afrika ve Latin Amerika başta olmak üzere çeşitli bölgelerde kağıtların yeniden karılmasına neden oluyor.

Çin, beylikler döneminin bitip ülkenin tek bir imparatorun yönetimi altında birleşmesinden Avrupa sömürgeciliğine dek yaklaşık 2 bin yıl büyük bir güçtü. Dolayısıyla Çin’in büyüklüğü yeni değil. Tarihsel hesaplamalarda, Çin’deki ekonomik etkinliğin dünya genelinde tek bir kaynaktan gelen en büyük yüzdeye sahip olduğu zaten biliniyordu. Fakat Çin’in Afrika ve Latin Amerika yatırımlarında yeni olan bir durum var: Dünyada Çinli azınlığın yaşamadığı ve en az bir Çin mahallesinin olmadığı bir ülke neredeyse hiç bulunmasa da Çin, her zaman kıtasal bir güç olmuştu.

Bir dönemler, Japonya’ya, Güneydoğu Asya’ya ve Doğu Afrika’ya deniz yoluyla seferler düzenlese de bunların siyasal etkileri kalıcı olmamıştır. Oysa bugün Çin, küresel bir güç olmanın karasal etkilerin ötesine geçip okyanus aşırı bir etkiye sahip olmaktan geçtiğini biliyor. Bu nedenle Çin’in gelecek ‘düş’ünün Kuşak ve Yol projesi kadar önemli bir ayağı, Afrika ve Latin Amerika yatırımları…

Çin’in Okyanus Aşırı Yatırımlarıyla
İlgili Çeşitli Görüşler

Afrika, altyapı yetersizliği ve istikrarsızlıkla anılan bir kıta. Çin ise Afrika’ya özellikle demiryolu döşeyerek öne çıkıyor. Bunlar içinde Etiyopya’yı okyanusa bağlayan demiryolu hattı, özellikle anılmaya değer. Latin Amerika’da ise Amerikan çıkarlarına karşılık gelen Panama Kanalı’na karşı Çin, Nikaragua Kanalı projesini ortaya atmış durumda. Bu proje, iki okyanus arasındaki geçişler üstündeki Amerikancı tekeli kıracak, geçişleri ucuzlatacak ve bölgedeki Çin yanlısı siyasalar güden ülkelerin taşıma giderlerini düşürerek onların ekonomik gelişmesine katkıda bulunacak. Çin, bu kanal dışında, Amazon ormanlarından geçecek bir demiryoluyla Atlas Okyanusu’nu Pasifik Okyanusu’na bağlamayı planlıyor. Bunun da Güney Amerika’nın bölgesel bütünleşme çabalarına katkısı olacağını söyleyebiliriz.

Elbette, nesnel olmak gibi bir sorumluluk taşıyorsak, bu projelerin olumsuz yanlarını da dikkate almak durumundayız. Şimdi bunları sıralayalım ve sonra güncel tartışmalara girelim. Afrika örneğinde, Çinlilerin ırkçılığı eleştiriliyor. Çin medyasında Afrikalılarla ilgili kimi ırkçı temsiller ara ara skandala yol açıyor. Bu temsiller, Afrikalılığı kirlilikle, hayvanlıkla (özellikle maymunlukla), az gelişmişlikle vb ilişkilendiriyor. Bir yandan karma evliliklerin sayısı artarken, Afrika’ya yerleşen ya da çalışmaya giden Çinli sayısı da yükselişte. Belki bu kültürel yakınlaşmalar, ırkçılığın gerilemesine yol açacak; belki de tam tersi, borç verenler borç alanlar eşitsizliğinde ırkçılık daha da perçinlenebilir. Birlikte göreceğiz.

Bu konuyla ilgili bir diğer nokta, Çin’in iki kıtanın sömürgeci gücü olup olmadığı sorusunda düğümleniyor. Küresel ‘Batı’lı gazeteler ve yazarlar, Çin’i sık sık sömürgecilikle suçluyor. Gerekçeleri şu: Çin, iki kıtada da doğal kaynakları satın alıp işletip bölge ülkelerine işlenmiş ürünler satıyor. Ayrıca bu ülkeleri borç batağına sokuyor. Bu iddialar doğru. Çin, ikisini de yapıyor; ama bu iddiaların sömürgecilik tarifine ne kadar uyduğu tartışmalı.

Neden tartışmalı? İki kıtada da Avrupalılar ve daha sonra ABD, sömürgecilik çağında kanlı katliamlara imza attı. Bu ülkelere ticaretle ya da yumuşak güçle değil askerlerle ya da başka oyuncular eliyle büyük bir şiddetle girdi. Sömürgeciliğin bu vahşi boyutu, onun temel bir özelliğidir. Oysa Çin, Afrika’da ve Latin Amerika’da bu açıdan temiz bir ülke. Geçmişte Çin-Sovyetler çatışmasının bu iki kıtada yansımaları olmakla birlikte, Çin, buralarda asla vahşi bir askeri güç olmamıştır. Çin’e bu iki kıta bağlamında sömürgeci diyen ‘Batılılar’, bu askeri vahşet boyutunu sömürgeciliğin özü değil de bir yan boyutu olarak gösteriyor, onu görünmezleştiriyorlar. Bu açıdan Çin’in yaptıkları hiçbir biçimde, Batılıların iki kıtada yaptıkları kötülüklerle karşılaştırılamaz.

Çin’in yaptıklarının sonucu, sömürgecilikten çok, ekonomik bağımlılıktır ve bu ikisi, ilk bakışta sanılanın tersine çok farklı. Afrika ve Latin Amerika ülkelerine borç veren ‘Batılılar’, çeşitli koşullar öne sürüyor. Örneğin, “para veririm ama kamu sektörünü küçülteceksin” (geçmişte ülkemize yapılan da buydu). Bu talepler, ekonominin ötesine geçip siyasal isteklere de dönüşebiliyor. Batı bunu,  Afrika ve Latin Amerika ülkelerini demokratikleştirmek adına yaptığını ileri sürüyor. Bu biçimde demokratikleşense tek bir ülke bile bulunmuyor.

Çin’in borç vermek için bir koşulu yok. Çin’e göre bu tür koşullar, ülkelerin iç işlerine karışmak anlamına geliyor. Çin, siyasetle değil ticaretle ve dış ilişkilerde etkili olup saygın bir yere gelmekle ilgileniyor. Afrika’da ve Latin Amerika’da ne kadar çok yatırım yaparsa o kadar çok maddi ve lojistik kazanç elde edeceğini biliyor. Bunu en azından, projelerin işletim hakları üstünden gerçekleştiriyor. Dahası, yatırım yaptığı ülkelerin onu Birleşmiş Milletler gibi uluslararası kuruluşlarda destekleyeceğini biliyor; böylelikle diplomatik açıdan da güçlenmiş oluyor.

Afrika ve Latin Amerika ülkeleri, Batı’ya borçlanıp bunun siyasal sonuçlarına katlanmaktansa Çin’den borç almayı yeğliyor. Öte yandan, Çin’in bu iki kıtaya girişinin insan hakları sicili kötü olan ülkelerin güçlenmesine yol açtığı da ileri sürülüyor. Halbuki Suudi rejimi örneğinde gördüğümüz gibi, Batı’nın gerçekte insan haklarını umursadığı yok. O, yalnızca vitrindeki görüntü. Kim Amerikancı’ysa, kim Amerikan çıkarlarını temsil ediyorsa, onun insan hakları ihlalleri görmezden geliniyor.

Çin’in iki kıtadaki varlığı için bir diğer eleştiri demeti, işçi hakları, istihdam, çevre sorunları ve gelir eşitsizliğinden oluşuyor. Çin’de işçi hakları çok gerilerde; insanlar, kölelik koşullarında çalışıyor. Bölgeye gelen Çin şirketleri, bu berbat çalışma koşullarını çalışanlara dayatmış oluyor. Bunun çözümü kuşkusuz, Çin’de değil sendikal mücadelede olacaktır. İkinci nokta şu: Birçok örnekte Çinli işverenler Afrikalı ve Latin Amerikalıları çalıştırmıyorlar, böylelikle evsahibi ülkenin işsizliğe karşı mücadelesinde ona destek olmamış oluyorlar. Bunun yerine Çin’den işçi getiriyorlar. Bunun çözümü ise Çin ile yatırım alan devletler arasındaki anlaşmalara bu konuda bir madde eklenmesi olacaktır.

Üçüncüsü, iki kıtadaki Çin yatırımlarının çevresel yıkıma yol açtığı ve açacağı doğru. Bu yatırımlar nedeniyle Amazon’da ve Afrika’da geniş ormanlık alanlar yok oldu, yok oluyor. Ancak şu da doğru değil: Çin, çevre sorunları konusunda çok duyarlı, bu konuda katı yasalar çıkarmış ülkeleri yoldan çıkarmış değil. Zaten bu ülkelerin çevre sicili iyi değil. Diğer bir deyişle Çin’den önce, bu devletlerin kendileri sorumlu. Zaten çevre yıkımı yaptığı ileri sürülen Çin’e bu devletlerin izin vermesi, çok şey
söylüyor.

Dördüncüsü, Çin’in iki kıtadaki projelerinin gelir dağılımı eşitsizliğini iyice kötüleştireceği söyleniyor. Ama bu eşitsizliği yaratan Çin değil, bu ülkeler Çin’den önce de eşitsiz ve Batılı ülkeler, eşitsizlik konusunda hiçbir zaman kılını kıpırdatmıyor. Onlar görüntüde yoksulluğu hedef alıyor ancak eşitsizliğe dokunmayan bir yoksullukla mücadele programının başarı şansı bulunmuyor. Demek ki Batı’dan bile talep edilmeyen bir şeyin Çin’den beklenmesi doğru değil. Bu noktadan sonra bu konudaki düşünce üretimimizi güncel tartışmalarla tek tek ülke örnekleri üzerinden
genişletelim.

Çin’in Afrika Hamleleri:
Angola’dan Zambiya’ya Örnekler

ANGOLA: Afrika ülkeleri arasında Çin’e en borçlu ülkelerden biri olan Angola’nın ülkenin ekonomisinin büyüklük olarak %30’una denk gelen dış borcunun %70’i Çin’e yönelik. Diğer bir deyişle, Angola’nın tek başına Çin’e borcu, Angola’nın ekonomisinin %21’i büyüklüğünde. Ekonomisi petrole dayanan ve petrolün küresel dalgalanmasından etkilenen Angola, Çin dışında borç kapıları ve ticaret ortakları bakıyor; dış ticaretini çeşitlendirmeye çalışıyor. Başka kaynaklardan, Çin’in yapmadığını, teknoloji transferini umuyor. Angola, Afrika’nın en çok petrol üreten ikinci ülkesi. Angola’nın Çin’e yaptığı dışasatımın neredeyse tümü, petrol ve ilgili ürünlere karşılık geliyor. Her Angolalının Çin’e, 754 dolar borçlu olduğu söyleniyor.

BENİN: Benin hükümeti, ülkeyi kuzey komşusu Nijer’e bağlayacak demiryolu yapımı için daha önce anlaşılmış olan yerli ve Fransız olmak üzere iki şirkete çağrı yaparak, ihaleden Çin yararına çekilmelerini talep etti. Gerekçe, hükümetin bu iki şirketin projeyi bitirmek için yeterli finans kaynağına sahip olmadığını ve Çin’inse buna sahip olduğunu düşünmesi. 10 milyon nüfuslu Benin’in ticareti, liman gelirlerine dayanıyor. Yeni demiryolu, hem Nijer’i Benin limanlarına bağlamış olacak hem de Benin’in ticaretini çeşitlendirecek.

BOTSWANA: Çin, dünyanın elmas üretiminde bir numarası Botswana’nın borçlarının bir bölümünü sildi. Çin şirketleri burada barajlar, yollar ve demiryolu yapıyor. Demiryolu, ülkeyi kuzey komşusu Zambiya’ya bağlayacak. Çin yatırımları ve Çin’le ilişkiler, Botswana hükümetinin hedef olarak koyduğu 2036 Vizyonu için olmazsa olmaz olarak değerlendiriliyor.

BURKİNA FASO: Burkina Faso, yakın zamana dek, Çin Halk Cumhuriyeti yerine Tayvan’ı Çin olarak kabul eden az sayıdaki ülkeden biriydi. 2018’e dek iki ülke arasında 1973-1994 dönemi dışında diplomatik ilişki yoktu. Bu nedenle Çin yatırımlarının Afrika’da en geç gerçekleştiği ülkelerden biri oldu. Çin, Burkina Faso’da ilk aşamada hastane ve iki en büyük şehri bağlayan bir yol yapacak. Ekonomisi, pamuk ve altın dışasatımına dayanan kıyısız ülke Burkina Faso, uzun erimde ülkeye en yakın kıyıya sahip komşu ülke Gana’yla demiryolu üstünden bağlanmak
istiyor.

BURUNDİ: Burundi, Afrika’nın ve dünyanın en yoksul ülkelerinden. Trakya büyüklüğünde kıyısız ve doğal kaynaksız ülke, 10 milyon nüfuslu. Burada Çin, yatırım yerine insani yardım yapıyor. Bunun dışında Burundi, açlıkla başa çıkmak için Çin ve Afrika pirinçlerinin hibridlendiği ve tarımda verimin artırılması için ortak deneyler yapılan bir ülke olarak öne çıkıyor.

CAPE VERDE: Cape Verde, Afrika’nın Atlantik kıyısında 600 bin nüfuslu bir ada ülkesi. Bölgede yerleşik Çinlilerin dükkânları var. Çin’in burada turizm yatırımları bulunuyor ve hükümetin, Çin ekonomik bölgesi kurulması önerisi bulunuyor.

CEZAYİR: Döviz rezervini korumak için belli alanlarda Avrupa ürünlerini yasaklayan Cezayir’de, Çinli girişimcilerin fabrika kurup eskiden Avrupa’dan getirilen bu ürünlerin yerli alternatiflerini ürettiğini görüyoruz. Bu girişimciler büyük kazançlar elde ederken, Cezayir de döviz rezervini korumuş oluyor. Bir diğer Çin şirketi ise Cezayirliler için ucuza araba üretiyor. Öte yandan, Cezayir’in rezervlerinin bu durumda, Avrupa yerine Çin’e aktığını da not edelim. Kazanç/kayıp hanesine ne yazılır, hesaplamak gerekiyor.

CİBUTİ: Bir milyon nüfuslu Cibuti, Çin’in yurtdışında ilk askeri üs açtığı yer. Gerekçe, Somalili korsanlar. Ülkede diğer büyük devletlerin de (ABD, Fransa, Japonya, İtalya vd.) üsleri bulunuyor. Çin, bu üsten söz açarken, ‘askeri üs’ demiyor, ‘destek üssü’ ya da ‘lojistik üs’ diyor ve vurguluyor: “Çin’in dünya ölçeğinde askeri hedefleri bulunmuyor, biz ticaret yapıyoruz.” Ancak bu, elbette ileride değişebilir. Çin’in Cibuti’den üs açma hakkı elde etmesi, Cibuti-Etiyopya demiryolu, liman ve su borusu hattı gibi yatırımları sayesinde oldu. Çin’in Cibuti gibi küçük ölçekli ülkelere altyapı yatırımı sözü vererek ödeyebileceklerinden fazla borçlandırmasının ona askeri üs gibi stratejik olanaklar sağladığı ileri
sürülüyor.

ÇAD: Çad’ın Çin için önemimin petrolle ilgili, Avrupa için öneminin ise askeri olduğu belirtiliyor. Ülke, petrol lanetiyle anılıyor. Çin’le petrol ticaretinin ve ejderhanın Çad’daki petrolle ilgili yatırımlarının, petrol lanetinin ve en uzun süre iktidarda kalan liderlerden biri olan Çad başkanının iktidarının sürmesine neden olduğu ileri sürülüyor. Çin şirketlerinin Çad’da ayrıcalık elde etmek için devlet başkanına rüşvet önerdiği ama başkanın reddettiği, mahkemelere yansımış iddialar arasında.

EKVATOR GİNESİ: Çin’in Ekvator Ginesi’ndeki yatırımı sayesinde, ülkenin elektrik gereksiniminin neredeyse tamamı, yeni hidroelektrik santralden sağlanıyor. Öte yandan, bir Amerikan mahkemesi, Çinli bir şirketin karayolu ihalesini almak için Ekvator Ginesi başkanının oğluna rüşvet verdiğini iddia ediyor.

ERİTRE: Çin, Eritre’de bakır, kalay, gümüş ve altın madeni işletiyor. Eritre, kurtuluş savaşı verip bağımsız olduğu eski ‘sömürgecisi’ Etiyopya’yla Çin’in demiryolu ve liman projeleri sayesinde yeniden bağlandı; bu üçlü arasındaki ortak ekonomik çıkar, Eritre ile Etiyopya arasında 20 yıldır süren çatışmanın son bulması gibi olumlu bir sonuç doğurdu. Eritre, eski Etiyopya’nın kıyı bölgesiydi; Etiyopya, Eritre’nin bağımsızlığıyla denize erişimini yitirmişti. Bu projelerle bu erişim yeniden
sağlandı.

FİLDİŞİ SAHİLİ: Fildişi Sahili ekonomisi, petrol ve kakaoya dayanıyor. Şimdilik Çin’in burada çok fazla yatırımı bulunmuyor, ileride artabilir.

KAMERUN: Fransızca konuşanlarla İngilizce konuşanların birbirine düştüğü Kamerun’da, Çin’in liman projesi var. Bu liman, Kamerun demirini ve pamuğunu küresel pazarlara ulaştıracak. Liman, demiryolu ve karayoluyla bütünleştirilecek. Bu projenin, kıyısız komşu ülkeler Çad ve Orta Afrika Cumhuriyeti’ne de yararı olacak. Bunun dışında Çin’in Kamerun kentlerinde ofis projeleri ve Afrika Kupası için stadyum ve spor kompleksi projeleri var.

MISIR: Mısır’daki Çin yatırımlarına ilişkin en çok tartışılan konu, hükümetin Kahire’nin doğusunda yeni bir başkent inşa etme projesini Çinli bir şirketin üstlenmesi. Bunun dışında piramitleriyle her yıl milyonlarca turist çeken Mısır, daha fazla Çinli turist ağırlamak üzere çeşitli düzenlemelere gidiyor. Arkeoloji alanında, tarihi eserlerin korunmasında Çin’in, Mısır’a teknik destek sağlaması gündemde. Bu arada Çin, dilini ve kültürünü yaymak üzere, ticaret yanında dünyanın ve Afrika’nın dört bir yanında Konfüçyüs Enstitüsü açıyor. Mısır’da buna ek olarak, iki ülkenin üniversiteleri arasında işbirliği anlaşmaları
imzalanıyor.

ORTA AFRİKA CUMHURİYETİ: Orta Afrika Cumhuriyeti (OAC), Somali’den sonra Afrika’nın en yoksul ülkesi. Silahlı çatışmalar hâlâ sürüyor. BM, OAC hükümetine silah ambargosu uyguluyor. Çin ve Rusya silah, mühimmat ve askeri araç satışı ve askeri personel eğitimiyle bu ambargoda istisna oluşturuyor. OAC ayrıca 3 Çinli’nin ıssız, turistik bir yerde nedensiz yere linç edildiği ülke olarak riskli sayılıyor.

ZAMBİYA: Zambiya kamuoyu, Çin’in Zambiya’yı köleleştirdiğini ileri sürüyor. İma ettikleri, Çin’in Zambiyalı siyasetçilere büyük rüşvetler ödeyerek koşullarını kayıtsız şartsız kabul ettirdiği yönünde. Çinli girişimcilerin ekonomik etkinliği ele geçirmesinden rahatsızlık duyuluyor. Oysa bu, genel olarak küreselleşmenin beklenen bir sonucuydu. Yalnız Çinli değil her ülkeden girişimci, köken ülkelerinden çok farklı coğrafyalarda para kazanabiliyor. Ayrıca Çinlilerin çocuk işçi çalıştırdıkları ileri sürülüyor. Burada yine aynı sorun var: Bu insanlıkdışı pratik, Çin’den getirilme mi yoksa Zambiya’da Çinli varlığından önce de var mıydı? Belki Zambiya’nın kendi sorunları için Çin suçlanmış oluyor. Öte yandan şu iki eleştiri doğru olabilir: Birincisi, Çinlilerin altyapı harcamalarını gereksinim duydukları doğal kaynakları Çin’e taşımayı kolaylaştırmak için yaptığı söyleniyor. Bu, elbette doğru olabilir. Çin’in bu iki kıtada kendi çıkarlarına göre hareket etmemesi beklenemez. Çin, bir iyilik meleği değil. İkincisi, Çinlilerin gelir düzeyi Zambiyalılara göre daha yüksek olduğu için Çinli varlığı, emlak piyasasında fiyatların artmasına ve sonul olarak ekonomiye enflasyonel bir baskı yapmasına yol açıyor.

Sonuç: Küreselleşme Çinlileşirken

Bu makalede, küreselleşmenin Batılılaşmayla özdeş sayıldığı Sovyetler sonrası düzenden Çinlileşmeyle koşut gittiği günümüze geçişi, Çin’in özellikle Afrika yatırımları üzerinden örneklemeye çalıştık. Çin’le ilgili algılar olumlu da olsa olumsuz da bir gerçek değişmiyor: Çin, küresel bir oyuncu olarak yükselişte ve bu yükselişin yapı taşları, küreselleşme kavramsallaştırmasını yeniden tanımlayacak nitelikte.

Özellikle, borç batağındaki küçük ülkelerin, kıyısız olup komşularla anlaşmazlık ve altyapısızlık nedeniyle limanlara açılamayan ve dolayısıyla gelişimi belli bir cam tavandan seken iç ülkelerin ve Batı’nın diktatör ilan edip ambargo ya da kısıtlayıcı önlemler uyguladığı ülkelerin, Çin’in sahaya inişini daha olumlu karşıladığını görüyoruz. Bu makalede, Çin’in küresel hamlelerini tek taraflı değil, olumlu ve olumsuz yönleriyle birlikte aktarmaya çalıştık. Çin yükseldikçe, bu konuda daha fazla Türkçe kaynağa gereksinim duyacağız.

Cevap Yazın