Bir Karın Ağrısı Olarak Statükonun Ötesi

Devlet-toplum ilişkisi, bugün artık özne-nesne ilişkisine irca edilemeyecek bir düzeye gelmiş bulunuyor. İdeoloji dikte edilecek bir tahayyül veya idea olmaktan çıkmış, iktidar aygıtı/siyaset ile realite arasındaki diyalektik ilişkiler içinde şekillenecek bir üst-değer hüviyetine bürünmüştür. Mesele tam da aslında bu üst-değerler bağlamında bir özgülleşme ve derinleşmenin söz konusu olup olmadığıdır.

Türkiye siyasetinin geldiği noktayı doğru değerlendirmek adına, hangi süreçlerden bugünlere geldiğimize dair farkındalığımızı -varsa eğer- kaybetmemek gerekiyor. Yoksa, her şeyden önce sanıyorum siyasetle ilgili beklentilerimizi gözden geçirmekte fayda var. Dünya görüşü (teori) ile reel, pratik siyaset arasındaki mesafe bizzat siyasalın kendine özgü koşulları ve parametrelerinden ileri gelmektedir. Bilhassa iktidar siyaseti bu keyfiyetten muaf sayılmamalı. En güçlü iktidar sahipleri bile siyaseti çevreleyen sosyal, ekonomik, siyasal hatta kültürel koşullardan tamamen bağımsız kararlar verme lüksüne sahip değildirler. Bu yüzden iktidar öznesinde içkin olan stratejik akıl, iktidarın hakikatini ve geleceğini ayırt etmemizi sağlayacak en önemli nirengi noktalarından biridir. Zira şöyle veya böyle bedelsiz iktidar olmaz. Bazı büyük değişimler, belki de gerçek devrimci dönüşümler stratejik tavizler ve alınan risklerle mümkün hale gelir. Mustafa Kemal’in milli mücadele günlerinde izlediği toparlayıcı ve bütünleştirici strateji, o gün verilen bağımsızlık mücadelesinin olmazsa olmazıydı mesela; savaş koşulları içerisinde kurulan ilk meclis de – 60 din görevlisinin milletvekili olduğu dikkate alındığında- bu stratejiye uygun bir kompozisyonu icbar etmekteydi. Birinci Meclis, Mustafa Kemal açısından, ideolojik olarak ne kadar tavizkar bir içeriğe sahipse, İkinci Meclis de hem o kadar stratejik bir zekaya ve tutuma sahip olduğu hem de riskleri göze aldığı konusunda açık bir karine teşkil etmektedir. Bu itibarla, şartları doğru değerlendirme ve zamanlama yeteneği stratejik siyasetin alameti farikası olduğu kadar başarının en önemli sırrıdır da. Ne ki, stratejik bağlamda değerlendirdiğimiz uygulamalar zinciri ve tarz-ı siyaset kendisini sürecin içinde değil ancak bitiminde, başarı veya başarısızlık olarak zuhur ettirir. Başarısızlık halinde belki de hiçbir zaman var veya yok olduğuna emin olunamaz. Strateji tespiti veya iddiası süreç içerisinde sadece bir yorum olmaktan ileri gidemez. Buysa şüphesiz ki mantıklı ve makul verilere dayandırıldığı nispette bir anlam ihtiva edecektir. Değilse zaten bir vehimden ibarettir. Bilindiği gibi mevcut iktidarın Türkiye’yi bir şeriat devletine doğru götürme niyeti içinde olduğu iddiası, ne dün ne de bugün kamuoyu üzerinde etkili olabildi. Sadece propaganda amaçlı, ciddiyetsiz bir iddia olarak dikkatlerde kaldı. Partinin muhafazakar siyasetinin ideolojik öngörüleri nedir, bu hususta sahiden sosyal ve siyasal koşulları hazırlamaya yönelik stratejik bir ajandaya sahip midir, bundan emin değiliz. İslamcı temayüllerin boyutları ve hatta içeriğinden de emin olamayacak kadar flu bir görüntü ile karşı karşıya olduğumuz bir gerçek. Söylenebilecek en kesin şey, dini ve İslamcı hassasiyetlere sahip olanların iktidar mekanizması içinde etkin, karar verici konumlarda olduğudur. En azından iktidardaki başat egemen unsurun dini hassasiyetleri ve İslamcı kimliği konusunda tereddüde mahal olmadığını rahatlıkla söyleyebiliyoruz. Bununla beraber, ideolojik akılla iktidar aklı arasındaki muhtemel mesafeye ilişkin bir belirsizliğe burada işaret edelim istiyoruz. Bir bakıma bu ikircikli diyebileceğimiz mesafeyi ne şekilde değerlendireceğimiz önemli. İktidar algımız da, iktidar siyasetiyle kuracağımız ontolojik-pratik ilişkiler de son kertede söz konusu mesafeyi yorumlama biçimlerimizle doğrudan alakalı.

Çoğunluk siyaseti

Ortada mesafe diye bir şeyin olmadığını düşünenler açısından iktidarın varoluş omurgası, bugün itibariyle “neyse o”dur. İdeolojik parametreleri esas alındığında amaçlarını handiyse gerçekleştirmiş dolayısıyla devlet ve siyaset mekanizmasına ve normlarına ilişkin asli değerler oluşturulmuştur. Böyle bakıldığı takdirde, mevcut iktidar aklının muhafazakar-modernleşmeci kimlikle bir örtüşme içersinde olduğu, esas itibariyle artık ideolojik bir problematikten söz edilemeyeceği ileri sürülebilecektir. Başkanlık sistemine geçişin amacı bir anlamı da zaten ideolojik engellemeleri bertaraf edecek bir iktidar kabiliyetini kazanmak idi. İktidar böylece sahip olduğu ideolojik isterlerin (varoluşun) nihai sınırlarına -belki gerçekten- gelmiş oldu. Millet iradesi, başka bir deyimle muhafazakar çoğunluk için aslolan laikçi ve elit tabakanın boyunduruğuna sokulamayacak bir güce kavuşmaktı; sistemdeki yapısal değişikliklerle bu da oldu. Devlet milletiyle kucaklaşmanın ötesinde kendisini -bir anlamda- amir değil memur bir konuma doğru getirdi. Bundan böyle yapılması gereken, bu gücü hem tarihsel bir derinliğe ve devamlılığa kavuşturmak hem de hayatın bütün alanlarına yaygınlaştırmak olmalıydı. Bu ise “yerli ve milli” mottosuyla realize olacaktır, olmaktadır. Çoğunluk ruhu ve değerleri böylece devlette/siyasal iradede hakim unsur olarak temsil edilme gücüne kavuşmuştur. Popülizm dediğimiz şey de esasen bu süreçte temsili nitelikteki unsurların çoğunluğun anlam referanslarına uygun olarak siyasal ve kamusal alanda kullanıma sokulmasıyla işlevsel hale geldi.
Siyasal akıl/irade, yerli ve milli söylemini popülizmle eşleştirdiği nispette adına muhafazakar demokrasi denilen siyasallaşma biçimi cari hale gelmiştir. Bunun nihai hedef olarak siyasal akla içselleşmesi ve böylelikle kendi varoluşsal sınırlarını tayin etmesi, bugün artık devlet/iktidar aygıtına yönelik normatif düzenlemelere (müdahaleye) ihtiyaç kesp edilmediğini ihsas etmektedir. Nitekim, yerli ve milli söyleminin bilhassa siyasal sisteme ilişkin tekabüliyetleri konusunda tebarüz ettirilmiş önermeleri (Başkanlık sistemine geçiş, çoğunluk iradesinin fiili ve hukuki üstünlüğü, laisizmin reddi) dikkate alacak olduğumuzda, iktidar siyasetinin büyük ölçüde muhafazakar kesimlerin hak ve özgürlüklerini teminat altına alma vaadiyle ayrıştırıldığı söylenebilir. Bunun muhafazakar bir varoluşu ve toplumsallaşmayı öngördüğü şüphesiz. Daha açık söylemek gerekirse, iktidar aklı, kendisini muhafazakar çoğunluğun insiyatifinde ilerleyecek siyasallaşma ve modernleşme biçimleriyle kaim ve sorumlu kılmaktadır. Devletin aşkın, hegemonik bir güç olarak topluma ideolojik tahakküm uygulaması bundan böyle söz konusu olmayacaktır. Toplum, daha doğrusu millet, devletiyle her anlamda bütünleşecek ve kendi yolunu kendisi çizecektir. Fakat kültürel iktidarın diğer alanlarda olduğu denli yerli ve milli bir karaktere sokulamamış olması, iktidarın ideolojik açıdan nispeten nötr denebilecek pozisyonunu daha proaktif, dönüştürücü bir bakış açısıyla sorgulamaya bizi gene de zorlamaktadır.

Statükodan güç devşirme

Diğer taraftan, cumhur ittifakı adıyla girilen süreçte iktidarın izlediği strateji konuyu bir tarafıyla daha açık hale getirirken diğer tarafıyla daha girift ve muğlak bir zemine taşımıştır. Cumhur ittifakının sadece yüzde 51 amaçlı bir seçim kazanma stratejisine matuf olduğu kesine yakın bir ihtimal olarak kabul edilse bile, bu ittifakın yerli ve millici söylem bağlamında son derece işlevsel bir boyuta sahip olduğu tahmin edilebilir. İslamcı-muhafazakar iktidar partisi ile muhafazakar-milliyetçi parti arasında kurulan ittifakın orta-uzun vadede bir ideolojik mutabakat veya bileşimle sonuçlanması, kanaatimizce sürpriz bir ihtimal olmamalı. Dolayısıyla iktidar aklı, kendi ideolojik isterleri doğrultusunda toplumu kanalize etmek yerine, muhafazakar-çoğunluk temelli bir siyasallaşmanın öznesi/öncüsü olmayı tercih etmiş görünmektedir. Yerli ve millici söylem tam da böylesi bir siyasallaşma sürecini tanımlayıcı ve taşıyıcı bir role sahip. Buysa aynı zamanda -Kemalizmle değil ama- hakim sistem ve değerler anlamında var olan statükoyla belli bir uzlaşmayı beraberinde getirmekte. Yerli ve milli söylemini Anadolu irfanı kavramıyla ete kemiğe büründürme çabası, statükoyu zorlayacak bir tahayyülün varlığı konusunda endişe verici bir görüntü ortaya koymaktadır.

Aysbergin görünmeyen yüzü

Ancak iktidarın olgusal/reel bir sabite değil, devam eden bir süreç olduğunu unutmamak gerekir. Dahası iki yönlülük, her şeye rağmen mevcut iktidarın doğasında başka ifadeyle muharrik unsurlarında var. İslami referanslara olan bağlılığın iktidar aklı/gövdesi içinde sağlam bir damar olarak yaşamaya devam etmesi, durumun ifade ettiğimiz kadar basite indirgenemeyeceği konusunda bizi uyarıcı bir veri teşkil etmektedir. İdeolojik tahayyülün ancak iktidarın sürekliliğiyle temin edilebilecek bir varoluş süreciyle tebarüz edebileceği öngörüsü, iktidar aklına orta-uzun vadeli bir stratejiyle yön veriyor olabilir. Aysbergin sadece görünen yüzüne bakarak yapacağımız yorumlar aldatıcı olacaktır. İktidarın iki yönlü doğası (İslamcı ve muhafazakar-millici kimliği) aysbergin görünmeyen yüzüne daha geniş perspektiften bakmayı ve sürece ilişkin ihtiyatlı değerlendirmeler yapmayı gerektiriyor. Kurucu ve inşa edici bir iktidar perspektifi stratejik aklı ve siyaseti her daim şart kılmaktadır. Stratejik siyaset, günümüzün kültürel ve küresel koşulları içerisinde daha da zorlu ve zorunlu bir nitelik kazanmıştır. Devlet-toplum ilişkisi, bugün artık özne-nesne ilişkisine irca edilemeyecek bir düzeye gelmiş bulunuyor. İdeoloji dikte edilecek bir tahayyül veya idea olmaktan çıkmış, iktidar aygıtı/siyaset ile realite arasındaki diyalektik ilişkiler içinde şekillenecek bir üst-değer hüviyetine bürünmüştür. Mesele tam da aslında bu üst-değerler bağlamında bir özgülleşme ve derinleşmenin söz konusu olup olmadığıdır. İslam’ı bir üst-değer olarak sabitleme çabası ile yerli ve millici söylem arasındaki korelasyon henüz netleştirilebilmiş değildir. İslam’ın yerlilik ve millilik motifleriyle ilişkisinin hangi düzeyde, ne şekilde kurulacağı sorusu iktidar aklı tarafından cevaplanmaya muhtaç haldedir. Bununla beraber, İslam’la ilgili güncelleme vurgusu sanıyorum bir tesadüf eseri diye görülmemeli. En azından Müslümanca yaşama arzusunun naif bir dışavurumu olduğu aşikar. Yerli ve millici söylemle soğurulamayacak boyutlardaki bir İslam tasavvurunun nüve halinde bile olsa muhafaza edildiğinin işaretini verdiği şüphesiz.
Buradan hareketle cumhur ittifakını sadece milli beka ve iktidarın devamlılığı meselelerine istinaden izlenen stratejilerle açıklamak yetmeyebilir. Siyasi iradenin ideolojik üstünlüğü temin etmesi, bunu nicel bir zemine dayandırmasıyla da koşullu. Cumhur ittifakıyla oluşan bu zemin iktidarın başat unsur olma özelliği sayesinde ideolojik bir bütünleşmeyi sağlayabilir. 31 Mart yerel seçim süreci bu bütünleşmeyi daha da pekiştiriyor gözükmekte. Bahsettiğimiz şey elbette sadece bir ihtimal. Tersi ihtimal de yok değil, hatta belki daha ağırlıklı bir ihtimal olabilir. Muhafazakar ve milliyetçi hassasiyetlerin ezici ağırlığı altında İslam temelli bir varoluş şuurunun ne düzeyde inkişaf edeceğini kestirmek hiç mümkün değil. Ayrıca iktidarın böyle bir stratejiye sahip olup olmadığı da her şeye rağmen bir muamma. Aysbergin görünmeyen yüzü hakkında daha çok potansiyel nitelikteki unsurları dikkate alarak, burada belki fazlasıyla iyi niyetli bir öngörüde bulunuyoruz. Bazıları için bir tehdit ve tehlike içeren bu öngörü bizim için bir umut anlamını taşıyor. İktidarın ulusal statükoya teslim olması ile küresel statükoya entegre olması arasında pek bir fark yok. Bu açıdan küresel statükonun her düzeydeki tahakkümünden kurtuluşun yolu sadece yerli ve milli olmak değil, belki onu da aşan şekilde daha radikal, daha ahlak ve değer temelli bir varoluşun siyasetini yapmaktır. Bunun muhafazakar çoğunluğun değil ama en azından iktidarın -ümit verici- bir karın ağrısı olduğunu biliyoruz. Bilemediğimiz yahut emin olamadığımız şey, bir strateji olarak reel siyasetin kodlarına hakim olup olmadığı.

Ali K. Metin / Şair-yazar
Açık Görüş

Cevap Yazın