Alman-Fransız Antlaşması 
ve Yeni Avrupa

Sabırlı, kararlı ve hesaplı adımlarla hayata geçirilen 1963 tarihli antlaşma, 23 Ocak 2019 tarihli Aachen Antlaşması ile yeni ve ileri bir merhaleye ulaştırıldı. ‘Alman-Fransız İşbirliği ve Integrasyon Antlaşması’ hedefi, mahiyeti, kapsamı sebebiyle her iki ülkede ve dünyada çeşitli şüphe, korku ve tartışmaları da beraberinde getirdi.

Tarihi Arka Plan

Fransa’yı sarsan, Avrupa’yı korkutan, hemen tüm dünyanın ilgisini çeken Sarı Yeleklilerin eylemleri üçüncü ayına yaklaşırken, Aachen kentinin tarihi mekânlarında heyecanlı bir hazırlık göze çarpıyordu. 1950’den bu yana her yıl Avrupa’nın en prestijli nişanlarından biri olan Milletlerarası Karl Ödülü’nün verildiği kent, bu sefer Almanya ve Fransa arasında belki de Avrupa’nın geleceğini şekillendirecek bir antlaşmanın imza törenine hazırlanmaktaydı. Ne Emmanuel Macron’u iyice köşeye sıkıştıran gösteriler ne parti başkanlığını bırakan Angela Merkel’in son dönem başbakanlığı ne de ilki 1963 yılında Élysée Sarayı’nda Charles de Gaulle ve Konrad Adenauer arasında imzalanan antlaşmayı daha ileri bir safhaya götüren adımı engelleyemedi. İlk antlaşma, iki ülkenin bir daha savaşmamasını sağlamak için imzalanmıştı; yeni antlaşma, Avrupa’nın bu iki güç tarafından domine edilmesini ön görüyor.     

Günümüzde Kuzey Ren Vestfalya Eyaleti’ne ait, Fransa ve Belçika hududundaki Aachen, hem Avrupa tarihi hem Almanya-Fransa ilişkileri hem de Haçlı Seferleri açısından önemli bir kenttir. Aachen, her şeyden önce Almanya ve Fransa’nın kurucusu sayılan ve bizde Şarlman diye bilinen Büyük Karl’ın (Karl der Grosse 748-810) kentidir. O, Almanların atası kabul edilen, hâlâ büyük bölümü pagan inançlarına göre yaşayan Cermenlerin meskûn oldukları bölgeyi gitgide genişletmesini bilmiş; kısa sürede hakimiyetini Lombardiya ve Saksonya’ya ulaştırmış, daha sonra Alsas-Loren, Akitenya, Bretenya, Bohemya ve Cenova’ya, Amsterdam, Rotterdam, Frizya, Gelderland, Frankfurt ve Münih’e hakim olmuştu.

Bu arada doğuda Avarlar ve Macarlarla, batıda Endülüs Emevileri ile kanlı savaşlara girişmiş, Endülüs Müslümanlarına mağlup olmasına rağmen sınırlarını Ebro Nehri’ne kadar genişletmişti. Bunlara ilaveten devrinde Cermen halkların akın akın Hıristiyanlığa geçirmesinin de ödülü olarak 800 yılında Roma’da, Papa tarafından taç giydirilerek Roma İmparatoru’nun varisi unvanını kazanıyor, bu Doğu Roma (Bizans) tarafından da onaylanıyordu. Tahtını çocuklarına bırakmadan önce Roma İmparatoru, Sakson, Frank, Lombard, Anglo, Cermen, Got ve Slav Kralı unvanlarına sahipti. Bu hali ile bazı yorumculara göre bugün ulaşılmak için çaba sarf edilen Birleşik Avrupa’nın ilk modelini oluşturmuştu.

Aachen daha sonra Haçlı Seferlerinin başlangıç yeri olarak tarihe geçti. Piyer Lermit (Pierre L’Ermite) adlı gezici Fransız vaiz, vaazlarıyla Hıristiyanları, Müslümanlara karşı kışkırttı, asırlarca sürecek kan ve gözyaşının, yıkımın müsebbibi oldu. Sonraki dönemlerde Aachen, Almanlar ve Fransızların en önemli çatışma merkezlerinden birisi haline geldi. Kâh Almanların kâh Fransızların eline geçen kent, tarihi Alman-Fransız düşmanlığının sembol noktalarından birisiydi.

Almanlar ve Fransızlar son bir buçuk asırdaki üç büyük savaşın (1870/71 Fransa-Almanya Savaşı, 1. Dünya Harbi ve 2. Dünya Harbi) harap ettiği Avrupa’nın tekrar eski günlere dönmemesi için aradıkları çözümü de büyük ölçüde Aachen kenti merkezli girişimlerde aramaya yöneldiler. Sabırlı, kararlı ve hesaplı adımlarla hayata geçirilen 1963 tarihli antlaşma, 23 Ocak 2019 tarihli Aachen Antlaşması ile yeni ve ileri bir merhaleye ulaştırıldı. ‘Alman-Fransız İşbirliği ve Integrasyon Antlaşması’ hedefi, mahiyeti, kapsamı sebebiyle her iki ülkede ve dünyada çeşitli şüphe, korku ve tartışmaları da beraberinde getirdi.

Élysée Antlaşması

1963’teki antlaşma imzalandığında dünya kamuoyu, bunun sürüp sürmeyeceği, sürerse ne kadar yürürlükte kalabileceği noktasına odaklanmıştı. Ancak iki tarafın çabaları ile Élysée Antlaşması’nın başarıya ulaşması, Almanya ve Fransa’yı cesaretlendirdi, işbirliğini daha ileri bir safhaya taşıma azmini güçlendirdi.

Yorumcular, aslında yeni antlaşma üzerinde on yılı bulan bir süredir çalışıldığı, 1963 Antlaşması’nın sonuçlarının inceden inceye değerlendirildiği üzerinde duruyorlar. Buna göre, yarım asrı aşan sürede hiçbir ikili ilişki Almanya-Fransa ilişkilerindeki gibi verimli ve ileriye götürücü olmadı. İki ülke liderleri gittikçe artan şekilde birlikte hareket etmeye yöneldiler, parlamentolar da bu hususta müspet rol oynadılar.

Şimdiye kadar 2200 kent ve kasaba arasında kardeş şehir anlaşması yapıldı. Binlerce okul ve dernek, kardeşlik ilişkisi kurdu. Birlikte 180’in üzerinde ilmi proje çalışıldı. 300 bini bulan karşılıklı değişim programlarından yararlanan öğrenci sayısı 8 milyonu aştı. Bu alandaki işbirlikleri, çocuk yuvalarına kadar indirildi. Bu bağlamda ortak televizyonun (ARTE) önemli bir işlev gördüğü ifade ediliyor. İlk antlaşmada, güvenlik ve dış politikayla ilgili konular daha ziyade ‘dilek ve temenniler’ şeklinde yer almasına rağmen bu hususlarda da önemli işbirlikleri gerçekleşti. İki ülkenin ortak tutumu, Almanya ve Fransa’yı Brexit’ten sonra ‘Avrupa’nın sahipleri’, ‘Avrupa Birliği’nin domine edici gücü’ konumuna getirdi. Aachen Antlaşması, zamanlamanın çok iyi planlandığını ve iki ay önce güçlü bir şekilde gündeme getirilen Avrupa Ordusu konusunun zamanlamasının da tesadüfi olmadığını gösteriyor.

Metnin bütünü, Antlaşma’nın büyük ölçüde savunma, askeri işbirliği ve uygulanacak politikaların Avrupa Birliği’nin politikaları haline dönüşmesinin hedeflendiğini gösteriyor. (Madde 1’den Madde 8’e kadar olan bölüm) ‘Ortak savunma programlarının ortak bir savunma kültürüne dönüşmesi’ vurgusu dikkat çekiyor. Açıktır ki bu iki ülke ordusunun daha sık ve daha fazla alanda işbirliğini gerektiriyor. İki ülkenin işbirliğinin NATO ve AB üyeliğinden doğan yükümlülüklerin yerine getirilmesini kolaylaştıracağı mesajı verilmek istense de bu, Avrupa Ordusu konusunda olduğu gibi şüphe ve tepkileri gidermeye yeterli olamıyor.

Metin daha ziyade genel hükümleri zikrediyor, somut hükümlerden kaçınıyor. İngiliz Financial Times gazetesi bu duruma dikkat çekerken 2010’da yapılan İngiltere-Fransa Savunma İşbirliği Antlaşması’nın daha detaylı olduğunu dile getirerek soru işaretleri oluşmasına yol açtı. Bu noktada ‘ortak savunma ve dış politika konusuna yoğunlaşma’ ve ‘ortak savunma programları üzerinde çalışılması’ konularının, AB’nin ortak savunma konseptinde önemli bir yer tutan PESCO’nun aşılıp aşılmayacağı merak ediliyor.

Bunun gibi, ‘iki ülkeden birisi saldırıya uğradığı zaman diğer ülke askeri güç de dâhil tüm imkanlarıyla yardım ve desteğe koşar’ (Madde 4) cümlesinin NATO ve AB prensiplerini dikkate alıp almadığı önemli bir tartışma konusu hüviyetinde görülüyor. Antlaşmaya göre askeri ve dış politik konuların olgunlaştırılması için 25 kişilik bir ortak kurul oluşturulacak. Dış politika uzmanları, düşünce kuruluşları, partilere yakın vakıflar ve parlamento temsilcilerinden meydana gelecek bu kurul müşterek strateji oluşturulması konusunda çalışacak.

Alman tarafı da Fransız tarafı da bu heyetin ne derecede yeterli olabileceği konusunda şüphelere sahip. Bu ve benzer muhtemel eksiklikleri gidermek için yaygın bir kamuoyu oluşturma ve bilgi akışı sisteminin yürürlüğe sokularak başta televizyonlar olmak üzere çeşitli araçlar üzerinden hem konuyu halka mal etme hem de halkın desteğini alma hedefleniyor. Aslında bununla düşünülenin kısa sürede gündeme gelecek silah ihracatı konusundaki hukuki engelleri ve kamuoyu baskısını kaldırmaya yönelik PR çalışması olduğu açık.

Antlaşmanın en dikkat çekici hükümlerinden birisi Almanya’nın Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne (BMGK) asıl üye olması için Fransa’nın tüm gücüyle çalışacağının vurgulanmasıdır (Madde 8). Almanya’nın BMGK’ye asıl üyeliği Soğuk Savaş’ın bitiminden bu yana çeşitli vesilelerle gündeme gelen ancak konsey üyelerince pek sıcak bakılmayan bir konudur. 2. Dünya Savaşı’nın galipleri o günden bugüne dünya şartlarının değişmiş olmasına rağmen yanlarına ortak almamakta direnmektedirler. Avrupa’da zaman zaman BMGK’de AB’yi temsilen bir üyeliğin verilmesi de gündeme gelmekte ancak buna pek kulak asan olmamaktadır. Diğer yandan Alman-Fransız dostluğunun haddinden fazla sıkı fıkı hale gelmesine paralel, BMGK üyeliğinin iki ülke tarafından nöbetleşe deruhte edilmesi yolunda da fikirler serdedilmekte fakat bunun henüz hukuki temelinin bulunmadığı ve diğer ülkelerce sıcak yaklaşılmadığı bilinmektedir.

Uzun zamandır BMGK’de, AB’ye bir sandalye verilmesi konusunda ısrarlı olan İtalya, Aachen Antlaşması’na en sert tepkiyi veren AB ülkesi oldu. Ona göre, Fransa’nın Almanya için yapacağı kulis faaliyeti, AB’nin aynı yöndeki çabasının önünü kesecek hatta sabote edecek karakterdedir. Son zamanlarda mülteci krizi yüzünden Fransa ile derin bir çatışma içindeki İtalya, antlaşmaya karşı büyük bir muhalefet yapmakta, Avrupa’daki problemlerin büyük bölümünün Afrika’yı insafsızca sömürmeyi sürdüren Fransa’nın emperyalist tutumu yüzünden yaşandığını ileri sürmektedir.

Alman-Fransız ortaklığının bu sömürü sistemini daha derinleştireceği yolundaki İtalyan itirazı haksız değil ve geniş bir taraftar kitlesine sahip. Çünkü antlaşmanın önemli maddelerinden birisi AB’nin, Afrika’daki ortak çalışmaların ileriye götürülmesi hususundaki işbirliklerine vurgu yapmaktadır (Madde 7) ve bunun Almanya’nın Afrika iştahından kaynaklandığını görmek hiç de zor değil.

Aachen Antlaşması’na AB içinden gelen itirazlar İtalya ile sınırlı değil. Hemen tüm ülkeler şu veya bu şekilde ya itiraz etmekte veya rezerv koymaktadırlar. Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri zamanla kendilerinin AB’den dışlanacağı veya ezileceği endişesi yaşamaktadırlar. Birleşen iki büyük gücün politik, ekonomik, askeri ve dış politik alanlarda her şeyi domine edecek konuma gelmesi tereddütten öte korkuyla karşılanmaktadır. Macaristan gibi zaten AB’ne çekinceyle bakan ülkelerde bu şekildeki Alman-Fransız işbirliğinin, Avrupa’nın bütünleşmesinden ziyade bölünmesine yardımcı olacağı dile getirilmektedir. Avrupa’da oluşacak yeni bir hegemonyanın geri dönülmez olumsuz sonuçları üzerinde şimdiden görüşler ifade edilmeye başlanmıştır ve bunun uzun süre devam edeceğini tahmin etmek güç değildir.

‘Utanç Verici Antlaşma’

Antlaşmaya, Almanya ve Fransa içinden de itirazlar mevcut ve bunlar bazı yönleriyle dışarıdan gelen itirazlardan daha sert ifadeler içermektedir. Fransa’da en büyük itiraz beklendiği gibi Le Pen çevrelerinden geldi. Marine Le Pen, ‘utanç verici’ bulduğu antlaşmayı, Fransa’nın bağımsızlığının satılması olarak nitelendirdi ve Fransızların tarihte işlenmiş Alman suçlarına ortak edildiğini savundu. Uzun vadede Almanya ile savunma ve güvenlik alanlarındaki bir antlaşmanın ülke aleyhine olacağını savunan bu çevrelerin açık itirazlarından en önemlileri, ekonomik ve kültürel ilişkilerle alakalı.

Fransa’nın devlet dili olarak Fransızcanın korunması hususundaki katı tavrı öteden beri biliniyor. Fransa bu nedenle AB’nin azınlıklar, bölge ve azınlık dilleriyle ilgili bazı belgelerini imzalamamakta direniyor. Ancak Aachen Antlaşması, sınırlarda ve ticari ilişkilerde iki dilliliğin önünü açan hükümler taşıyor. Bu ise Alsas yöresindeki Almanların, Almanya ile ilişkilerinin daha da rahatlaması anlamına gelmekte. Bununla Alman tarafı en büyük tarihi anlaşmazlık noktalarından birisi üzerinden Fransız devletinin temel prensipleriyle çelişen bir yolu açıyor (Madde 14, 15). Antlaşma metninde iki dilin ‘Partner Dil’ (Madde 10) olarak anılması tenkit ve itirazları önlemeye yetmiyor.

28 maddelik antlaşmanın Almanya’ya sağlayacağı en önemli avantajların siyasi adımlar ve AB’deki hâkimiyet dışında ortak savunma, silah üretimi ve nükleer silahlar konusundaki hedeflere ulaşma noktalarında yoğunlaşacağı biliniyor. Ortak savaş uçağı üretimi, Fransız nükleer silahlarının tüm AB ülkelerinde konuşlandırılması gibi hassas konular başta ABD, Rusya olmak üzere tüm dünya tarafından hassasiyetle izlenmekte.

Alman-Fransız işbirliğinin, Avrupa’nın güvenliğinin Avrupa’da üretilen silahlarla ve AB Ordusu vasıtasıyla sağlanması bazılarınca hâlâ büyük bir fantezi olarak görülmekle beraber önemli stratejik bir hedef olarak gündemde varlığını sürdüreceği bir gerçek. Gerek ABD gerekse Rusya’nın henüz doğrudan topa girmemeleri ise bekleyişteki gerilim ve heyecanı arttırıyor.

Sarı Yeleklilerin gösterileriyle sıkışmış Macron yönetimine antlaşmayla daha güçlü bir Alman desteğinin geleceğini uman birçok çevre hayal kırıklığına uğradı. Başını Fransızlardan ziyade Alman finans ve medyasının çektiği bu kesimler, Almanya’nın Fransa’ya ekonomik desteğinin soyut ifadelerden çıkıp somut uygulamalara dönüşmesi gerektiğini savunuyorlar. Son aylarda iki ülke arasında yapılan her görüşmenin ana konusu olan ekonomik disiplin ve tasarruf konusunda atılması gereken adımlarda Almanya’nın pasif veya ketum tutumu, bu çevrelerce anlaşılmaz bulunuyor. Almanlar ayrıca bilhassa ticari ilişkilerde tüm AB kararlarına ve ikili antlaşmalara rağmen Fransız bürokrasisinin katı tavrını değiştirecek bir ışık göremediklerini ifade ediyorlar.

Her şeye rağmen tarihi nitelikli bu antlaşmanın geleceğin Avrupası’nın şekillenmesinde önemli bir fonksiyon icra edeceği açıktır. Kısa vadede ABD ile Avrupa arasında süren ticaret savaşlarında bir etkisinin olabileceği konusunda fazla iyimserlik mevcut değil. AB içinde İtalya’nın başını çektiği ‘Red Cephesi’nin Alman-Fransız Paktı’na karşı ne kadar direnebileceği ise meçhul. İçte ve dışta bir hayli problemle meşgul Türkiye’nin seçim atmosferine de girilmesi münasebetiyle konuya yeterli ilgiyi göstermediği ortada. Ne siyasi ne de diplomatik çevrelerden Türkiye’nin bakış açısını gösteren ciddi bir değerlendirme veya açıklamaya bugüne kadar şahit olmadık. Aslında birlik üyesi olmasa da önde gelen bir NATO üyesi ve bölge gücü olarak Avrupa’nın geleceğini ilgilendiren bu konuda Türkiye’nin tavrı merak edilmekten öte belirleyici bir ağırlığa sahiptir.

Cevap Yazın